Cuma Sohbetleri

Ahmed Hulûsi

MUHASEBE

 25 Ekim 1996

Belki birkaç ay buradayım, belki birkaç sene!. Hiç bilemiyorum. Allah bilir.

Ancak, ortada bir gerçek var!.

Az çok kitapları okudunuz, kasetleri seyrettiniz ve dinlediniz. Bu ilmi aldınız.

Yarın, öbür gün, kendi başınıza kalacaksınız.

Kendi başınıza kaldığınız zaman, bu ilmi ne kadar tatbik edip, uygulayıp, nereye kadar gidebileceksiniz?.

Bunu bir düşünün!.

Birine dayanarak yürümek güzel bir lüks, rahatlık, ama kendi başınıza kaldığınız zaman acaba ne olacak?. Bunu hiç düşündünüz mü?

Yaşamda, insan tek başına bu dünyaya geliyor ve tek başına çekip gidiyor!.

Tek başınıza bu dünyadan çekip gitme durumunuzda ne olacak?

Şeytan, en büyük şeytaniyetini insanları birbirleriyle uğraştırmak suretiyle ortaya koyar.

Günümüzün büyük kısmını, dikkat edin, “falanca böyle yapmış, filânca şunu demiş, Ahmet bunu yapmış, Ayşe böyle demiş...” diyerek geçiriyoruz.

Bu şekilde geçirdiğimiz her dakika ve saat, Şeytan’a kulluk etme ve ona tapınma halindeyiz demektir.

Allah bizleri, birbirimizle uğraşmak, birbirimizin dedikodusunu yaparak ömür tüketmek için yaratmadı.

Önemli olan, falancanın, filâncanın ne yaptığı değil, senin kendi geleceğine dönük bir biçimde ne yaptığındır.

Hiç kimseye hiç bir şey zorla verilmiyor.

Eline geçeni alırsın, işe yarıyorsa değerlendirirsin; işine yaramıyorsa değerlendirmezsin! Benim yolum, kendi doğru yolum bu dersin, kendi yolunu kendin çizersin...

Ama, şu önümüzde kalan kısacık zamanı başkalarının hakkında konuşarak tüketecek kadar lükse hiç birimiz sahip değiliz!.

Ölüm sonrası yaşamı ne kadar biliyoruz ve bu yaşama kendimizi ne kadar hazırlıyoruz?.

Sualler bu kadar basit!.

Eğer, bir daha dünyaya gelip yapmadıklarını yapma şansın yoksa; ki bu durum kesin bir hükümdür!.. Eğer şu dünyada geçireceğin vakit, daha sonraki sürecin milyarlarca ve milyarlarca sene sürecek boyutuna göre okyanusa dalmış bir kuşun gagasındaki damla kadar az ve kısa ise!..

Ve sen, geleceğini sadece bu süreç içinde kazanma şansına sahip isen!..

Hâlâ daha dedikodu ile, gıybet ile, etraf hakkında konuşmakla vaktini harcayacak lükse sahip olduğunu mu zannediyorsun?.

Aklı olan, zorunlu konuşmanın haricinde kalan tüm vaktini "zikir" ile değerlendirir, tesbih ile değerlendirir.

Nerede olursa olsun, abdestli veya abdestsiz, her halükârda zikir yapılabilir.

Öyleyse yapılacak şey, yanlışlardan en kısa zamanda dönmektir.

Fazilet, yanlışını idrâk ettiğin anda kendine itiraf edebilmek ve onun gereğini uygulayabilmektir.

İnsan, dün ile oyalandığı takdirde, yarınını kaybeder.  Yarınını kazandırmayacaksa, dünden bahsetme!

"Asr Sûresi" bunu anlatır.

"Hak olanı, gerçek olanı, sana bir şeyler kazandıracak olanı elde et, kendinde oturtmaya çalış ve bunları yapma-gerçekleştirme konusundaki güzellikleri çevrene de tavsiye et!.."

Kur`ân’ın uyarısı bu!..

Yeryüzündeki hiçbir değerin ölçemeyeceği, içinde yaşamakta olduğumuz zamanı süratle yitiriyoruz. İçinde yaşamakta olduğumuz zaman, yeryüzünde hiçbir değerin ölçemeyeceği konumdadır.

Ölüm ötesinde; “ahh,” diyeceksin, “neden bir nefesi dahi boşa harcayıp zayi ettim?..”

"Bana ne!.. Falanca ne yapmışsa, yapmış! Ben bunları konuşayım diye gelmedim ki dünyaya!.

Onu bunu konuşayım derken geçen bunca zamanda neler yitirdim?. Neleri elde edebilirdim?."

Bir adam yemeğini yemiş, sofrada bir dilim ekmek bırakmış; ona, ne müsrif insan, diyoruz.

Yalnız o adam değil, hepimiz istisnasız müsrifiz, iflâstayız! Çünkü, içinde yaşadığımız anları, ölümden sonraki hayatta bize yararlı olacak şekilde değerlendiremiyoruz.

Ne kadar büyük bir yanlıştır ki, zikri veya ibadeti sadece câmiye ve seccadeye tahsis etmişiz. Onun dışında kalan zamanın hepsini de dedikoduya gıybete ayırmışız!.

Televizyon seyreder, dedikodusunu yaparız; gazete okur, dedikodusunu yaparız; komşuya gider, dedikodusunu yaparız; iki kişi bir araya gelir, hemen dedikoduya başlarız!

“Ölmüş kardeşinin çiğ etini yemek” diye bahsedilir bu olay yüce Kitabımız Kur`ân’da...

Ölen kardeşini kim sofraya koyup, etini kesip, üzerine tuz-biber ekip, yanına da turşu alıp yer?. Kimse böyle bir şeye kalkışmaz!

Ama Kurân, gıybeti-dedikoduyu, ”ölmüş kardeşinin çiğ etini yemek“ diye tasvir ve târif ediyor...

Mevlâna’nın bir sözü var:

“Ben kötüysem, kötülüğümle gittim, cancığazım!.

Kendi yaptığımın neticesi ile karşılaşacağım.

Ben iyi isem, benim iyiliğimin de sana bir faydası yok!

Sen kendin için ne yapmadasın?”

Kendi geleceğin için yaşamı nasıl değerlendiriyorsun?.

Hepimiz yalancıyız!. Hepimiz kendimizi aldatıyoruz.

Kendimizi aldatmak sureti ile, kendimize verdiğimiz zararı ise, bize dışarıdan hiç kimse veremez!

Eğer, Allah’ın sistem ve düzenini anlamışsak, hüküm şu ki:

“Herkes ancak yaptığının karşılığını alacak, yapmadığının da karşılığını almak mümkün değil!.”

Dışarıdan biri de öyle bedavadan bir şey vermeyecek!.

Birinizin kârı biraz düşük olduğu zaman; “eyvah, bu açığımı nasıl kapatabilirim,” diye telâşlanıyor. Bir takım sorular sorarak kendi kendinize bir takım çareler arıyorsunuz.

En fazla ayda bir muhasebe yapıyorsunuz, “ne geldi, ne gitti, ne kadar kâr ettim, ne kadar zarar ettim, nereye ne harcadım, ne açığım var,” diye...

Kendinizi  hiç olmazsa kendinizi ayda bir defa muhasebeye tâbi tutuyor musunuz?

"Bu ayı nasıl geçirdim?. Bu ay kaç saat yaşadım?. Bunun kaç saatini ölüm ötesi yaşama dönük olarak değerlendirdim?.

Ne kadarını da bu dünyada bırakıp gideceğim ve bir daha hiç ilişkim olmayacak şeyler için harcadım?"

İşte, haftada bir olan Cuma namazının, bir çok özelliği yanında bir özelliği de kişinin haftalık muhasebesi için olmasıdır.

Cuma günü yatağından kalkıp sabah namazını kıldıktan sonra, namazı kıldığın yerde oturup hiç olmazsa beş dakika düşüneceksin:

Şu geçen Cuma namazından bu Cumaya kadar, bu bir haftamı ben nasıl değerlendirdim, hangi kazançlı işleri yaptım, ne kadar zamanımı da israf ettim?… Bu arada, ne kadar insanı da aldattım?. Menfaat sağlamak için ne davranışlar yapıp, ne yalanlar söyledim?. Bu arada neleri kaybettim?. Dünyada bırakıp gideceğim ve bir daha benimle hiç alâkası olmayacak şeyler için ne kadar zaman harcadım?..

Bunun bir misâlini Hâdiste Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem anlatır:

“Kişi mahşerde kendi dünya yaşamını görür. O yaşamı ile hesabını vermeye başladığı zaman bir yana bakar; Allah için harcadıkları yırtık elbiseler, kullanılmış giyecekler, yemek artıkları, beş-on kuruşluk sadakalar...

Sonra öbür tarafa bakar; kendisi için olan tarafta, kıymetli giysiler, lezzetli yiyecekler, kendisine ve en yakınlarına harcadıkları paralar...

Her ikisini de böylece görür. Ve o anda der ki, utancından dolayı:

-Yer yarılsa da ben şu anda toprakta yok olsam!..”

İşte Cuma sohbetlerinde bunu kendi bünyemizde bir düşünelim.

``Bu bir haftalık süre içinde ne kadarlık zamanı bırakıp gideceğimiz şeyler için harcadım, ne kadarını da öbür dünyaya yönelik olarak değerlendirdim? İnsanlara bir şeyler kazandırmaya çalıştım, bildiklerimi onlarla paylaştım, onlara yardımcı oldum mu?. Ne kadar da kendim, ilmimle bir şeyler yapıp, yenilikler güzellikler elde etmeye çalıştım?..

Allah, hepinizin ilmini, irfanını artırsın. Bu ilmin de hazmını versin ve ona göre yaşamınızı değerlendirmeyi kolaylaştırsın!

Zîrâ, bu dünyadan gittikten sonra artık yeniden bir şeyler kazanmanın imkânı yoktur.

Cumanız mübarek olsun, Allah hepinizin muîni olsun!..

*  *  *