Ruh, İnsan, Cin

Ahmed Hulûsi

"CİNCİ"LİK "BÜYÜCÜ"LÜK

Bütün bu ruh çağırma (!) dalaverelerinin kökünde eskilerin "Hüddam ilmi", halkın da "CİN`cilik" dediği mesele yatmaktadır...

.

Bilhassa eskilerin ve Anadolu halkının yakından bildiği bu konu şöyledir:

Bazı tesbih veya duaların birer "HADİMİ" yani "hizmetlisi - görevlisi" vardır.

Eğer bir kişi oturup, o kelimeyi veya duayı adedince okur, sonra da karşısına dikilen CİNden, o an için korkmadan bir şey isteyebilirse, o şey derhal olur!...

Veya o CİNin kendi emrine girmesini isterse, o CİN artık onun hizmetkarı durumuna girer!... Bunun için de bir çok formül vardır!...

Bu formülleri bünyesinde toplayan bir çok kitaplar yazılmıştır eskiden ki, bunların içinde en meşhuru; "KENZÜL HAVAS" ismiyle bilinenidir...

Bu kitabın içinde bir çok formüller vardır...

Ancak burada şunu da hatırlatalım ki, "HÜDDAM"cılık ile "RUH ÇAĞIRMA (!) - SPİRİTUALİZM" arasında çok büyük bir fark vardır...

İşte  o fark da şudur:

Ruh çağırma(!) veya spiritualizm denen oyunda CİNlerle temasa geçen kimseler,  daima CİNLERİN elinde oyuncak olurlar...

Aynen aslan eline düşmüş tavşan gibi; CİN de onları istediği gibi elinde oynatır... Ve onlar bu durumu asla farkedemezler...

"Hüddam" ilminde ise, formül, diğer yan şartlarıyla birlikte tam olarak uygulanabildiği zaman, insan CİNni tam anlamıyla pençeleri altına alır; ve ona bütün istediklerini yaptırabilir... Hattâ, bir insanı bile, bu yolla o CİNine öldürtebilir... Aksi halde, yani emre uymadığı zaman o CİN perişan olur.

Bu sebeple, bu ilmin kullanılmasında, insan için öteki sisteme göre mutlak bir avantaj vardır...

İşte aradaki bu fark sebebiyle, eskilerin ve günümüzde de sadece birkaç kişinin bildiği "Hüddam ilmi", spiritualizmden kat be kat üstün durumdadır... Çünkü, anlattığımız üzere, bu ilimde insan için CİNni emri altına almak söz konusudur... "Spiritualizm" diye veya "Ruh çağırma(!)" diye bilinen CİNlerle bağlantı hâlinde ise, CİNni hiç bir şekilde, bir bilgiyi vermek veya bir işi yaptırtmak için zorlamak söz konusu değildir...

Ancak burada şu hususu da çok iyi bir şekilde anlatmak gerekir... Eğer bir kişi "Hüddam ilminin" gereği olan formüllerden birini yapmaya kalkar da; sonra başlamışken, şu veya bu sebeple; meselâ formülü uygularken yarıdan itibaren duyacağı seslerden veya o sırada gözüne görünen acaip şekillerden korkarak yarıda bırakırsa, işte o anda onun için felaket başlar.

Onun, etkisi altına almaya çalıştığı CİN, o anda onu rahatlıkla avlar ve bu kişi CİNi emrine almaya çalışırken, CİN onu ele geçirmiş olur... Ki  bundan sonra, o kişi artık CİNnin emrine bağlıdır... Böylece, Dimyata pirince gidilirken evdeki bulgurdan da olunur...

Bu sebepledir ki, "Hüddam ilmi"ne dayanan bir formülü, ya hiç yapmamalı, ya da başlanıldığı zaman, ne pahasına olursa olsun sonuna kadar yapmalıdır.

Nitekim bu formülün tam olarak yapılmaması için o CİN, bir takım gürültüler oluşturur veya sesler çıkartır, âdeta içinde bulunulan evi veya katı yıklıyormuşçasına gürültülerle sarsabilir; akla hayale gelmeyecek korkunç şekillerde göze görünebilir!...işte bütün bunlar olmasına rağmen, kişinin bütün soğukkanlılığıyla elindeki formulü bitirmeye çalışması îcâbeder...

Nitekim, "fazla tesbih çekmekten deli oldu", diye halk arasında anılan hâl de bu esasa dayanır...

Bir kişinin yönlendiricisi olmaksızın ve formülü bilmeden rastgele tesbih çekmesi, ister istemez bir şifreyi meydana getirir ki, bu durumda, o anda şifreyle bağlantılı olan CİN otomatik olarak harekete geçip, o kişiyi hükmü altına alır... Ve o kimsenin bu durumdan haberi yoktur!... Ve o CİNi kontrol altına albilecek güce de sahip değildir... Artık ister istemez o CİNle iletişimleri başlamış olur...

Bu ilişknin başlaması da bazan kulağına, bazan da içine gelen seslerle olur... Keza bundan önce de burun yoluyla kokular tesbit eder bazan!.. Ve sonunda CİNleri çeşitli şekil ve kıyafetlerde görmeye başlar bu yolunda devam ederse...

Bu gibi kişler, duydukları sesleri veya aldıkları kokuları ya da gördükleri şeyleri bu konuyu bilmeyen kişler içinde açarlarsa, derhal "aklını kaçırdı", "oynattı" diye nitelendirirler ve hastaneye kaldırılırlar... Oysa tıp henüz bu konuda acizdir.

Elektro-şokla tedavi etmek ister fakat bunu da başaramaz!...

 Bu gibi kişiler, artık halk arasında "meczup" "zararsız deli" tâbirlerine muhatap olarak hayatlarına devam ederler...

Bu gibi kişiler eğer içine düştükleri duruma rağmen, bu sahada yetkili bir şahsın eline geçerlerse, o halden kurtulmaları yollarının düzeltilmesi ve o yolda ilerlemeleri mümkündür...

Aksi halde ömür boyu bu durumdan kurtulamazlar... Artık onlar "deli" olmuşlardır...

İlk yüzyıllardan beri, en ilkel topluluklardan itibaren yeryüzünde görülen bir meslek ve iş vardır...

Bu mesleğe "BÜYÜCÜLÜK" yapılan işe de "BÜYÜ" denir...

Bu işten gaye, bir insanı etki altına alıp, ona  istemediği bir şeyi zorla yaptırmak ve bazan da hastaların iyi olmasını temine çalışmaktır...

Büyü, özü "ALLAH"`a dayanan bütün dinleri tebliğ eden Nebi ve Rasûllerce yasaklanmıştır...

Bütün dinler büyüyü insana "Haram" kılmışlardır...

Keza  İslâm Dini de büyüyü "haram" kılmış ve büyü yapan ve yaptıranlarınislam dininden çıkmış olacaklarını açıklamıştır...

Büyünün yasaklanmasındaki özellik, insanların iradelerinin başkası tarafından zoraki bir şekilde kaldırılması veya kısıtlanmasının önüne geçmek; onlara serbestçe hareket, seçme hakkı tanımaktır... Tâ ki böylelikle insan yaptığından sorumlu tutulabilsin...

Büyü ve sihrin yeryüzünde en yaygın olduğu devir, Musa (Âleyhisselâm) Nebî devridir... Nitekim o devrin geçer akçesi de "Büyü ve sihir" olması sebebiyle Musa Nebî bu sahadaki mucizelerle yeryüzünde vazife yapmıştır...

Büyü`nün özü, kökü, CİN`lere dayanmaktadır...

Bütün mukaddes kitapların, önceki "sahife"ler de dahil olmak üzere Tevrat, Zebur, İncil ve Kur`ân her bir âyetinin, her bir kelimesinin 8 hizmetlisi yani "hadimi" vardır...

Yani, her devirde nazil olmuş bulunan mukaddes kitabların orijinalini meydana getiren kelimelerin her birine 8 hadim -hizmetli- vazifeli kılınmıştır... Bunların 4`ü ulvi yani "melek" cinsinden; 4`ü de suflî yâni "CİN" cinsindendir..

Bu kelimelerin "ebced ilmi" denilen bir ilmin verdiği hesaplara göre çeşitli rakamlarla tekrarlanışı; ya da o âyetlerin tersinden okunuşu, o kelimelerin vazifeli CİNini harekete geçirerek, sevkedildiği kişiler üzerinde tesirlerini icra ederler...

İşte, "BÜYÜ" denilen olay, bir kelime veya cümlenin belirli sayıda ve bazı yan çalışmalarla da desteklenerek okunmasıyla meydana gelen tesirlerdir.

"BÜYÜ"nün bozulması için de önereceğimiz en güçlü karşı tesir daha önceki sayfalarda vermiş olduğumuz "CİN korunma duası"dır...

Bu duayı üç-beş veya daha fazla kişi  büyü yapılmış kişinin evinde bir araya gelerek 300 veya 500`er kere okuyabilirler...

Bunu üç gün arka arkaya yaparlarsa daha da tesirli olur.. Bu dua sırasında büyü yapılmış kişinin de bu duayı okuması gereklidir.

Ayrıca bir kişinin sağ elini o büyü yapılmış kişinin başına koyarak  okumasında çok fayda olur...

Bu arada ortaya bir kab içinde su konur ve okunan dualar bu suya üflenerek daha sonra bu kişiye peyderpey içirilirse daha da tesirli olur..

Büyü yapılmış kişide ya da evinde muska bulunursa, bunu aside veya limon suyuna, veya sirkeye atarak eritmek en geçerli yoldur..

Büyünün tesirli olması için büyücüler  günün o saatinin ne saati olduğuna da bakarlar... Meselâ "venüs saati" veya "mars saati"  gibi... Saatler konusunda geniş bilgi "İNSAN ve SIRLARI" kitabında mevcuttur..

Bizim konumuza, yan konu olması sebebiyle "BÜYÜ" üzerinde daha fazla durmayıp, sadece bunun ne şekilde meydana geldiğini açıklamaya çalışacağız.

Bugün objektif ilmin de tesbit ettiği gibi insan beyni, her an birtakım  dalgalar yayınlamaktadır...

Nitekim bu sözümüzü açıklayan bir son haberi burada sizlere nakledelim:

Hürriyet  gazetesinden naklen veriyoruz:

 

"ANTEN VAZİFESİ GÖREN iNSAN VÜCUDU DÜŞÜNCELERİ BİNLERCE KİLOMETRE UZAĞA iLETEN AKIM YAYIYORMUŞ...

Los Anngles, (Kalifornia) AP

İnsan vücudunun anten vazifesi görebileceğini ve vücudun düşüncelerini bir antenle binlerce kilometre uzaklara kadar gönderebilecek derecede kuvvetli elektrik akımları yaydığı, dün, Rus ve Amerikan bilginleri tarafından açıklanmıştır...

Moskova`daki Popov Radyo elektronik ve Muhabere Çalışmaları Enstitüsü bilginlerinden Prof. M. Kogan 1966-1967 yıllarında yapılan denemelerden çıkartılan sonuçlara göre, zirveleri arasında 25-1000 kilometre arasında mesafe bulunan son derece uzun elektromanyetik dalgaların, insan düşüncelerini çok uzaklara kadar ulaştırabileceğini gösterdiğini söylemiştir..

Kogan, Los Angeles`teki Kaliforniya Üniversitesi tarafından tertiplenen "6. his" konusundaki bir simpozyumda okunan raporunda, "elektromanyetik alan vasıtası ile telepatinin çok uzaklara kadar ulaştırılabileceği anlaşılmıştır" demektedir.

Öte yandan, Kaliforniya Üniversitesi Tıbbi Psikoloji Profesörü Dr. Thelma Moss, simpozyuma hitâben yaptığı konuşmada, Dr. Kogan`ınkine çok yakın sonuçlara denemeler sonunda varılmış olduğunu söylemiştir...

Kogan`a göre, yapılan tahminler, insan vücudunun, çok uzun mesafeler arasında telepati için gerekli olan elektriğin, 4-5 mislini ürettiğini göstermektedir."

Evet, işte size son bir yılın haberini vererek gösterdiğimiz gibi, bilim dünyası tarafından da kabul edilmiştir ki, insan beyni sürekli olarak elektromanyetik dalgalar üretmektedir...

İnsan beyninin ürettiği dalga türleri ile beynin bu yoldaki geniş faaliyetleri hakkında detaylı bilgi "DUA ve ZİKİR" isimli kitabımızda mevcuttur..

İşte insan bir kelimeyi ve kelime grubunu devamlı olarak okuduğu zaman, yaydığı bu elektromanyetik dalgalar sanki bir şifre şekline sokmaktadır ki; bununla da o şifre ile en yakın yapıdaki bir CİN ile iletişim kurmuş olmaktadır...

İşte bu iletişim neticesinde o şifre durumundaki elektromanyetik dalgalar, kendisine en yakın yapıdaki CİNE etki etmekte ve iyi düzenlenebildiği zaman, onu istenilen şeyi  yapmaya zorunlu kılmaktadır...

Eskilerin deyimiyle, kişi bu duaya devam eder de, buna rağmen CİN o emri yerine getirmezse, o takdirde CİN yanmaktadır!...

Şimdi de bu sözün mânâsını açıklayalım:

Evet insanın özelliği olan bir kelime veya kelime grubuna belirli oranda devam etmesi sonunda, beyin aracılığıyla yaymış olduğu elektromanyetik dalgalar, o dalga boyuna uygun yapıdaki CİNNİ istenilen şeyi yapmaya zorunlu bırakıyor; yapmaması hâlinde ise, o kişinin o duaya veya kelime grubuna devamı halinde yaymış olduğu elektromanyetik güç; yapısı önce de anlattığımız gibi bazı ışınlardan yapılmış olan CİNnin tahribine yani kaba bir tâbirle yanmasına yol açmaktadır...

Nasıl ki bir radyo istasyonunun daha kuvvetli yaptığı yayınla bozulmakta, yani kuvvetli istasyonun yaydığı elektromanyetik dalgalar, zayıf tâkatlı istasyonun dalgalarını bozmakta ise; işte aynı şekilde insanın bu çalışmalarla yaptığı elektromanyetik dalgalar da CİNlerin ölümüne yol açmaktadır...

Bu sebeple CİNler, belirli bir çalışmaya devam ederek kendisini yakıcı elektromanyetik dalgalar yayabilecek güçteki kimselerin emri altına girmek zorunda kalmakta;  ister istemez "BÜYÜ" dediğimiz, onların emirlerini yerine getirme işine tâbi olmaktadırlar!...

Bilmem açıklayabiliyor muyuz?...

*  *  *