Ruh, İnsan, Cin

Ahmed Hulûsi

BEDEN

Herkesin gördüğü, "insan" diye bildiği yapının adıdır..

Görevi, birkaçtır...

Öncelikle insan bilincinin ve varlığının oluşmasını sağlar...

İkinci olarak, beden, beynin faaliyet göstermesi için ihtiyaç duyduğu bioelektrik enerjiyi temin eder... Maddi gıdaları yani kimyasal enerjiyi, bioelektrik enerji haline dönüştürerek beynin emrine verir... Beyin de bu bioelektrik enerjiyi dalga enerji hâline dönüştürerek değerlendirir...

Üçüncü olarak bedeni bir bütün hâlinde tutan, hücreleri birbirine bağlayan manyetik enerji beyinden ileri gelmektedir...

Bedeni meydana getiren hücreler dalga bedene bürülü "İnsanın" bedenden ayrılmasından sonra da yapılarının gereği olan hayatlarına devam ederler; ancak birbirlerine bağlayıcı özellik kalktığı için, dağılıp çürürler... Ve her hücre, kendi yapısına en yakın olan bir başka bileşime dönüşerek katılır...

Izdıraplar, ağrılar, acılar, sancılar, bedenin herhangi bir organının fonksiyonlarının, dıştan veya içten gelen bir etkiyle, olağan şekilde devam edememesi halinde meydana çıkar... Bunların hissedilmesi de beyindeki ağrı, acı merkezleri aracılığıyla olur...

Eğer beyindeki bu merkezler işlemez hâle gelir, arızalanırsa; veya hipnoz, kendi kendine telkin yollarıyla bu bölümler devre dışı bırakılırsa insan hiç bir acı duymaz maddi yapısında yâni bedeninde...

"İnsan" dediğimiz hakiki yapının, bu ağrıları, sancıları bizzat duyuyor sanılmasının sebebi ise, beynin o anda bu ağrılar ve acılar dolayısıyla meşgul bulunması, ve bu sebeple de esas görevini yapamamasındandır... Çünkü beynin esas görevi "insan"ın istediklerini maddi yapıdan açığa çıkarmaktır...

Halbuki ağrı ve acılar sonunda bu vazifeyi yapamadığında, "insan", istediklerini madde dünyasına aktaramamanın azâbını duyar...İşte, insanın ağrılı ve acılı anlarda çektiği azâbın hakiki sebebi budur... Ancak biz, bunu bilemediğimiz için, bedene ait ağrı ve acıları bizzat "insan" duyuyor sanırız...

Gerçekte, bugün madde düzeyindeki insanların, Ruh`a atfettikleri; spritlerin, yani ruh çağıranların(!) da "geri ruhlar", "gelişmemiş ruhlar" diye nitelendirdikleri bütün olaylar, aracı vazifesi gören beyin katının herhangi bir sebeple düzenli çalışmaması sonunda, insanın özelliklerini madde dünyasına sunamaması hâlidir...

Yani "akıl" veya "akılla ilgili", yahut da "ruhla ilgili" olarak sanılan ve "insan" için söylenen bütün hastalıklar, gerçekte ya "beynin" gelişmemesindendir; ya da patolojik bir değişim sonucu düzenli çalışmamasındandır...

İnsanın, kendisinde var olan kâbiliyet ve istidadı madde dünyasına aktarabilmesi, beynin gelişmesiyle orantılı olmaktadır... Beynin gelişmesi ise, her ne kadar elinde görünüyorsa da, bu gelişme dış ya da içe ait çeşitli şartlarla bağlantılı olabilmektedir.

"Ahlâk" diye adlandırdığımız; ve bozukluğunda kişinin veya toplumun çıkarları aleyhine bir takım olaylar çıkmasına sebep olan davranışların temel sebebi dahi beyin olmaktadır...

Ahlâk bozuklukları hâlinde, madde dünyasında tesbit edilen hallerin sebebi, bu özelliklerin "insan"dan "bedene" geçmesini sağlayan beynin, ilgili bölümlerinde yeterli hücre gruplarının gerekli bağlantıya sahip olamayışı, düzenli bir şekilde çalışamayışıdır...

Ki bu durumda da "insan"ın perisperi (ruhu hayvani) adıyla ifade etmeye çalıştığımız bir takım ışınlardan meydana gelmiş yapısının, beynin bu hücre grupları arasındaki tıkanıklıkları açması, yahut da iletişim kurulmamış bağlar arasında gene elektrik akımıyla bu iletişimin sağlanmasıyla düzelmektedir.

İnsanın, ölümünden sonra, dini akîdelere göre, dünyada ortaya koymuş olduğu olumsuz ahlaki davranışlarından sorumlu olması da, o ahlâkın kendi yaradılışında olmayıp, beyninden ileri gelmesi sebebiyle, "insan"ın beyindeki o düzensizlikleri düzenlemeye çalışmamasındandır...

Nitekim bütün insanların yaradılıştan mükemmeliyete sahip olduklarının ispatını da dini yoldan gene Kur`ân-ı Kerim`den bir âyet ile ispatlayalım:

"GERÇEK Kİ İNSANI EN MÜKEMMEL BİR ŞEKİLDE YARATTIK." (95-4)

Evet, en gelişmiş bir şekilde halkedilen "insan" önce dalga bedeni; sonra da biyolojik bedeni ve dolayısıyla da beyin aracı katıyla kısıtlanarak, madde dünyasında, yapısındaki mükemmelliği ortaya koymak durumunda bırakılmıştır... Ki insan bunu başarabildiği oranda mükafata, yapmadığı oranda da sonucuna hak kazanacaktır... Nitekim insanın bu mükemmel şekilde halkoluşundan sonra, maddeyle kısıtlanışı da bir sonraki âyette belirtilmektedir:

"... SONRA DA ONU, (insanı) AŞAĞILARIN AŞAĞISINA iNDİRDİK (madde kaydına soktuk)..."(95-5)

Evet görüldüğü gibi, gerçekte her insan, en mükemmel bir yapıya sahip olmasına rağmen, kendisindeki bu mükemmelliği beyninde gerekli gelişimleri yapmaması sebebiyle, madde dünyasında ortaya koyamamakta; ve Yaratıcısı tarafından da bu yüzden sorumlu tutlmaktadır...

Evet "ahlâkî bozukluklar" diye bildiğimiz durumların kaynağı da beyindeki bir takım bilemediğimiz patolojik sebeplerdir demiştik...

Bakınız ünlü Tıp adamı Ordinaryüs Profesör Doktor Sadi IRMAK, beynin üst yapısı hakkında ne diyor:

"Beynin üst yapısı hakkında şimdilik şunu biliyoruz: Bu üst yapıda 15 milyar hücre vardır... Yâni üst beyin kabuğunda... Ve bu hücreler arasında iştirak bağları, küçücük lifler bulunur... Yâni, bu liflerle birbirine bağlanır hücreler... Ayrıca fizyolojik olarak da elektrik bağları vardır...

Şimdi bu son ilmi araştırmalar gösteriyor ki, insan bu bağlantı imkanlarının (90 senelik hayatında) ancak pek azını kullanmaktadır... Ve bu bağlantılar vasıtasıyla, hücre gruplarının çalışması tefekkürün, felsefik görüşün ortaya çıkmasına vesile olmaktadır...

Fakat şimdi bilmekteyiz ki, en mütekâmil bir insan, Einstein bile, mevcut potansiyellerinin, bağlantı liflerinin pek azını kullanarak ölmüştür...

Şimdi şöyle tahminler yapılmaktadır:

İleride gitgide, yeni kombinezonlar kurmaya alışacak veya hâdiseler onu zorlayacaktır. Böylece insan yeni vasıflar ortaya koyacaktır...

Hatta bu 15 milyar hücre arasındaki irtibatlar, günün birinde tam teşekkül ettiği zaman, insan ulûhiyete çok yaklaşmış olacak, Allah`ın gölgesi veya halifesi durumunda olabilecektir... Fakat şimdilik bu imkânların pek azını kullanabiliyoruz... Bizim, tabii, vasat insan dediğimiz insan, bunun beşini, onunu kullanabiliyor... Shakespare`de 6 bin kelime, bir köylüde ise 60 kelime görülür... Kullanılan kelime adedi, bu kombinezonların sayısı ile ilgilidir... Hangi adam hayatında fazla kelimeye sahip ise, bu kombinezonların fazla olduğuna işaret eder...

-Her bir kelime bir kombinezonun mu ifadesidir?..

-Evet... Her bir kelime bir kombinezonun ifadesidir... Her bir kelime, ayrı hücre grupları arasındaki bir kombinezonla meydana gelir...

-İnsanın tekâmülü, bu lifleri daha fazla kullanabilmesine bağlı demek?..

-Evet, bu lifler anatomik olarak herkes de mevcut; fakat kişinin bu lifleri kullanabilme yeteneği herkesin şahsına göre değişmektedir... Onları kullanmamızı gerektirecek hâdiselerle karşılaşmamış olmamız da bir sebep olabilir burada... Kullanılmaya kullanılmaya insiyaklar da dumûra uğrar.

-Demek, muhayyilesi geniş bir insan dediğimiz zaman, bu kombinezonları fazlasıyla kullanabilen bir kişi kastetmiş oluyoruz?..

-Evet... Bugün ilmin varmış olduğu neticelerden biri de budur!.. Çoğu da bunu erkenden alıştırmalı diyorlar...işte çocuk terbiyesinin, yüksek dimağı faaliyetleri öğretmenin faydası da bundan dolayı çoktur..."

İşte Sayın Ordinaryüs Profesör Doktor Sadi IRMAK`ın da beynin yapısı hakkındaki görüşü böyle...

Biz burada tıbbî bir eser yayınlama durumunda olmadığımız için beynin özelliklerine daha fazla girmeyeceğiz... Ancak beyin hakkındaki fikirlerimizin ispatı mâhiyetinde, zannediyoruz ki ülkemizin bu ünlü bilim adamının sözleri de okuyucularımızın bu sahada bir şeyler kazanmasına vesîle olmuştur...

Bizim burada "İnsan" diye adlandırdığımız ve "1." olarak açıkladığımız yapının adı, dinî kaynaklarda "NEFİS" ve "İNSAN" olarak da geçmektedir.

Dini kaynaklarda "Ruh-u Hakikat" diye tanımlanan, bizde de "Ruh" adını almakta; "Ruh-u Seyrânî" yahud "Nefis" adıyla işaret edilen bizde "İnsan" kelimesiyle yerini bulmakta; kezâ "Ruh-u Hayvânî" denilen kısım da bizde "dalga beden" diye açıklanmaya çalışılmaktadır...

Kelimeler böylece değerlendirilerek, anlaşılarak, aşağıda nakledeceğimiz pasajlar dikkatle okunduğu takdirde, dinî kayanakların ve İbn-i Abbas gibi, devrinin çok ünlü bilim adamının görüşüyle, görüşümüz arasında hiç bir fark olmamaktadır.

Aşağıda okuyacağınız pasajlar "Hak Dini Kur`ân Dili" adındaki 9 ciltlik merhum Elmalı`lı Hamdi Yazır`ın tefsirinden alınmıştır...

NEFS, bir şeyin zâtı ve kendisi demektir. Ruh ve kalb mânâsına da gelir. Örf-i Şer`ide şehvetin, gadâbın mebdei olan kuvve-i nefsânîyyeye ıtlak olunur. Burada evvelkidir. (cilt: 1/Sayfa: 223)

"HER NEFS ÖLÜMÜ TADACAKTIR"... NEFS, zât ve ruh mânâlarına geldiği cihetle, bundan bazı zevat, bakâ-yı ruh mânâsına anlamışlardır. Çünkü tatmak bir eser-i hayattır. Ve zevk anında, zevk alanın bâki olduğunu ifham eder, yoksa zevk tasavvur olunamaz.

O halde mânâ, "her nefis bedenin ölümünü tadacaktır" olur.

Bu da nefis, bedenin gayrı olduğunu ve bedenin ölümüyle onun ölmeyeceğine ifham eder. Binâenaleyh zarûreti mevt, hayatı cismâniyyeye mahsus olup, ervah-ı mücerredenin adem-i fenâsına kâildir.(Cilt: 2/Sayfa: 1244)

*ibn-i Abbas Hazretlerinden vârit olan bir rivayet veçhile, akl-u temyiz nefsi denilen nüfusı nâtıka ile tefsir etmişler ve teveffiyi (ölümü) de bedene olan tealluk ve tasarrufunu kesmek suretiyle kabz edip almak diye beyan etmişlerdir...

İbn-i Abbas hazretleri demişlerdir ki: Ademoğlunda bir nefis, bir ruh vardır; aralarındaki fark, güneş ile ışığı gibidir. Nefis kendisiyle akıl ve temyiz yapılan; Ruh da, teneffüs ve hareket yapılandır. Ölümde ikisi de müteveffa, (yani bedenle bağlantısı kesilmiş); uykuda ise yanlız nefis müteveffadır. (c:5, s:4127)

*Melekülmevt (azrail) bedenden ruh-i hayvânî denilen hayatı cismâniyye ruhunu kabzeder, akl-u temyiz ruhu denilen nüfus-u nâtıkayı, emr-i rab olan ruhi insâniyi ise "ve nefahtu fiyhi min ruhiy" mantığınca doğrudan doğruya ALLAH nefhettiği gibi; "Allahû yeteveffiyl enfüs" mantığınca, kabz-u teveffisi de doğrudan doğruya ALLAH`a aittir. (c:5, s:4129)

*  *  *