Ruh, İnsan, Cin

Ahmed Hulûsi

IŞINLARDAN OLUŞAN EVREN, "VARSAYIM ÇOKLUK"

Bern`de imtiyazlar dairesinde görevli bir genç adam vardı... Henüz 26 yaşında idi... Albert diye çağırılardı onu... Oysa geçen zaman, düşünce şekli, onu kısa zamanda dünya çapında şöhrete eriştirdi ve artık herkes onu:

-Sayın Einstein...

diye çağırmaya başladı...

Einstein`in ilk yaptığı iş, bilimi, yepyeni bir fizik sahasına yöneltecek bir yazıyı yayınlamak oldu..İnsanların yaptıkları takvimler 1905 yılını gösteriyordu o zaman...

Einstein ilk olarak uzay ve zamanla ilgili düşüncelerimizin yanlışlığını ortaya koydu...

Mekânın, maddi şeylerin olanaklar içindeki tertibine verilen bir addan başka bir şey olmadığını anlatırken; zamanın da, dışarıda değil bizim kendi zihnimizde yaşayan bir şey olduğunu; olayların birbiri ardınca dizilişinden başka birşey olmadığını söylüyordu...

Einstein bunları daha açık bir şekilde de şöyle izaha çalışıyordu:

"Mekân dediğimiz şey, hariçte mevcut olan bir şey değildir... Bizim, mekanda idrak ettiğimiz şeyler, aslında mevcudatın öz yapısından dış yapısına, yahut da, dış yapısından öz yapısına doğru bir dizilme içinde bir bütündür; ve zaman dahi bu diziliş içinde yer alan, birini ötekine göre kıyaslama metodundan başka birşey değildir..."

İşte bilimin bu şekilde yepyeni bir gelişme hızına kavuştuğu sırada, 1915`de evrenin de - daha doğrusu evrende madde olarak tesbit edilmiş bulunan şeylerin - tek bir asıldan meydana gelmiş olduğu, Langevin tarafından isbat edilmişti...

Ki bu da, gene Einstein`in nazariyesi sayesinde ortaya çıkıyordu...

Bu arada -yani 1900 yıllarında- ünlü bilim adamı Max Planc da bir açıklama yapmış ve uzun zamandır cevabı verilemeyen şu soruyu cevaplandırmıştı...

-Herkesin bildiği gibi, ateşte kızartılan -meselâ bir çelik- nesneler ilk önce kızarır, sonra turuncu, sonra sarı ve daha sonra da beyaz bir renk alır... Demek oluyor ki, bu cisim ısıtılarak bir enerji yayılmaktadır... Ve bu enerji yayımı dolayısıyla da, sıcaklık derecesine göre değişik dalga boyundaki ışınlar meydana gelmektedir... Ancak bu yayılım hangi kanuna göre gerçekleşmektedir?..

Evet, Max Planc konuştu, dedi ki:

-Cisimlerin yaydığı enerji akarsu gibi devamlı olmayıp, kesik kesik, dalgalar halindedir... Ki böyle dalgaler hâlinde yayılan enerji cüzlerine de "Quant" demekteyiz...

Planc`ın bu sözleri Einstein`in 1905`deki açıklamasına kadar anlaşılamamıştı...

Ancak bu husus da Einstein tarafından değerlendirilebildi ve Einstein bu buluşa şu ilâveyi yaptı:

-Işık, hareket, X ışınları gibi bütün yayılıcı enerji, gerçekte birbirinden ayrı quantlar hâlinde uzayda seyretmektedir...

Einstein; ışığın bu özel etkisini, ancak, ışığın birbirinden ayrı enerji taneciklerinin -fotonların- birleşmiş farzedilmekle izah edilebileceğine; ve bu taneciklerden birinin bir elektrona çarpmasının bilardo bilyelerinin birbirine çarpması gibi olacağına karar verdi...

Ve bu şekilde düşünmeye devam ederek şöyle konuştu:

-Mor ve ötesindeki ışık fotonları kırmızı ve ötesindeki fotonlardan ziyade enerjiye sahiptir ve maden levhadan fırlayan her elektronun sürati, o levhaya çarpan her fotonun enerji mevcuduyla eşdeğerlidir...

Einstein bu prensipleri bir sıra tarihi gelişimler içinde izah etti ve bu yüzden de Nobel mükafatını kazandı...

Ancak daha sonraları, Einstein`in ileri sürdüğü;

-Belki de, ışık, birbirinden ayrı cüzlerdir... fikri, ondan daha izah edici olan;

-Işığın dalgalardan meydana gelmiş olduğu... görüşüyle karşılandı...

Böylece, bir zaman, "ışık dalgalar halinde midir, ayrı ayrı zerreler midir?" sualine cevap verilemedi...

Nihâyet 1925 yılında Louis De Broglie, "elektronların zerreler halinde olmayıp, dalga şeklinde kabul edilmesini", bunun daha gerçekçi olacağını ileri sürdü...

Keza bu arada elektronların katı elastiki kürecikler olmasından ziyade, gözetlemeye, ölçmeye gelmeyen şeyler olduğu tesbit edilmeye başlandı...

Ve bu arada Sir J. Jeans fikrini açıkladı:

-Katı bir yuvarlak için uzayda her zaman muayyen bir mekan olur; halbuki görünüşte elektronun böyle bir mekanı yoktur... Katı bir küreciğin hacmi olur; halbuki kalbe düşen bir korku veya merak ne kadar yer tutar, diye düşünmek nasıl ki mânâsız ise, bu elektron için de böyledir..."

Ve 1927 yılında Viyana`lı fizikçi Schrödinger, proton ve elektronlara hususi dalga hareketleri isnâd ederek, quantsal olayları izah edecek bir görüş ortaya attı...

Keza aynı yılda Amerika`lı iki alim Davisson ve Germer de, elektronların gerçek dalga halleri gösterdiğini tecrübe ile isbat ettiler...işte böylelikle maddenin bütün temel taşları yavaş yavaş maddelikten soyulmaya başlandı...

Eskiden, katı bir yuvarlak tasavvur edilen elektron; elektrik enerjisinin dalgalanır bir miktarına döndü; atom da, birbiri üstüne konmuş dalga kümesi oldu...

Sonuçta bizim için:

-Bütün maddeyi dalgaların meydana getirip "var gösterdiği" bir bütün; diye kabul etmekten ve;

-Dalgaların meydana getirdiği bir evrende yaşıyoruz!.. demekten başka bir çare kalmadı...

Einstein bunlarla da yetinmedi...

Maddenin enerjiye; yâni başka bir tâbirle, "maddenin", "maddeötesine" dönüşmesinin esaslarını da inceledi...

Ve bunu da şöyle izah etti:

-Hareket eden bir cismin kitlesi, hareket hızlandıkça artacağından ve bir çeşit enerji olduğunda, hareketli bir cismin kitlesinin artması demek olur...

Yani kısaca, enerji, kitledir!... Herhangi bir madde parçasında bulunan enerji, kitlesi gram olarak -ile ışığın sürati- saniyede santimetre-karesinin çarpımına eşittir...

Bu demektir ki, eğer imkan olsa da 1 kilo maden kömürü tamamen enerjiye çevrilebilse, 25 bilyon, yâni milyon kere milyon kilovatsaat elektrik elde edilir, ki ABD`nin bütün enerji kaynakları devamlı çalışarak ancak iki ayda bu enerjiyi sağlamaktadır...

Evet bütün bu gelişmelere rağmen öyle bir sual ile karşı karşıya ki insanlık ve dolayısıyla bilim dünyası, onun cevabını objektif olarak hiç bir şekilde veremiyor...işte o soru:

-Bu kitle yahut da enerji dediğimiz cevherin mâhiyeti nedir?.. Sahip olduğu güç nerden gelmektedir?..

Bu da başka bir soru...

-Madde enerjiye döndüğü gibi, tekrar maddeye dönüşemez mi?.. Bu imkansız mıdır?

Objektif bilim maddeyi maddeötesine, enerjiye dönüştürebildi... Gerçekleştirdi bu fikri!... Buna karşın henüz maddeötesine yani enerjiye dönüştürdüğü maddeyi tekrar ilk hâline yani tekrar madde haline dönüştürmeyi başaramadı...

Ancak, biz burada antiparantez belirtelim ki:

-BİLİM ERGEÇ, MADDEYİ ENERJİYE YANİ MADDEÖTESİNE DÖNÜŞTÜREBİLDİĞİ GİBİ, ONU TEKRAR ESAS HÂLİNE, YANİ MADDE HÂLİNE DE SOKMAYI GERÇEKLEŞTİRECEKTİR..

Zira bu husus İslam tasavvufunda görülen "tayyı mekân" yahut bir diğer deyişle "ESRA" olayının açıklanmasından başka bir şey değildir.

Nasıl ki bir velinin uzak mesafede olanları olduğu yerden aynen görmesi "Clairvoyans" olayı bugün televizyonla kısmen açıklanabiliyorsa!..

Zamanımız velilerinden birinin:

-"Biz hasırdan Mısır`ı göremeseydik, siz Avrupa`da olanları buradan zor seyrederdiniz..."

Yâni, insanın yapısında beyninde bu özellik olmasaydı, siz televizyonu zor keşfederdiniz..

Sözü üzere; bilimin her izah ettiği, gerçekte tasavvuf ehlinin normal yaşantısının müsbet ilimle isbatından başka bir şey olmamaktadır... Ki bu konuyu çok daha geniş ve detaylı bir şekilde "İNSAN VE SIRLARI" ile "TEKİN SEYRİ" adlı kitaplarımızda incelemekteyiz...

Evet, netice olarak bugün insan ilminin objektif bilim hududunu dışta "İzâfiyet - Rölativite - Göresellik" içte de "Quantum" nazariyesi çiziyor...

"İzâfiyet-Göresellik", mekân ve zamana ve çekim kuvvetine ve idrâk edemeyeceğimiz uzak ve büyüklükteki hakikatlere dair düşünce dünyamızı objektif yoldan imar ederken;

"Quantum nazariyesi" de, madde, atom, enerji birimleri ve özellikleri hakkında idrâkın fevkindeki hakikatleri kabul etmemiz gerekliliğini gösteren yolu açmış bulunmaktadır...

Eskiden insan, bilim adına, herşeyi maddeden ibaret sanıp, maddeötesini inkâr eder, maddeötesindeki herşeyi yok sayarken;

Bugün insan,

Bilim gereği olarak, maddeötesini kabul etmediği, inkâra yöneldiği takdirde "basit, ilkel yaratık" olarak kabul edilmektedir!.

Evet değerli okuyucular, bundan yüzyıl öncesinin fizikçileri bir gülün kırmızılığını subjektif (enfüsi) bedii bir ihsas diye nitelendirdikleri halde, inanıyorlardı ki hakikatte kırmızı dedikleri şey, ışık yayan uzayın titreşimidir...

Oysa bugünün fizikçileri tarafından aynı kırmızı, bir dalga uzunluğu îtibar edilmekte ve onun fotonları havi enerji miktarı olduğu da kabul edilmektedir...

İşte bu görüşler dolayısıyladır ki, meşhur bir fizikçi şu istihzâlı sözleri söylemiştir:

-İnsan, Pazartesi, Çarşamba, Cuma günleri Quantum nazariyesini; Salı, Perşembe, ve Cumartesi günleri de dalga mekaniği nazariyesini kullanmalıdır!!!

Evet her iki halde de kullanılan mevhumlar, hayâlin meydana getirdiği birtakım mücerret şeylerdir...

Çekim kuvveti ve elektromanyetizm, enerji, akım, momentum, atom, foton gibi kavramlar ele alınıp da bakıldığı zaman hep fikirde, işaret yollu kabul edilen şeyler olarak ortaya çıkmaktadır...

Ki bunları, insan yer ve gökyüzündeki şeylerin aslı dediği, dıştaki sahih gerçeği bulmak için ortaya atmıştır... Ve kendi aklı ile îcat etmiştir...

Bütün bu anlattıklarımız, bilimin son derece muazzam gelişmesi, insana tek ve kesin birşeyi göstermiş, öğretmeye idrâk ettirmeye çalışmıştır:

Bilinen MADDE DÜNYASI`nın ÖTESİNDE, bilinmeyen ve İDRÂKIN KAVRAYAMAYACAĞI kadar muazzam bir MADDEÖTESİ BOYUT MEVCUTTUR...

Ki düşünen bir insanın, bu maddeötesi alemi yok sayması; veya bu maddeötesi boyuta ait olduğu belirtilen şeyleri inkâr etmesi, en azından, onun basitliğini, ilkelliğini ortaya koymaktadır; o kişi isterse 20`nci yüzyılın sonunda ve bilim dünyasının bitişiğinde yaşasın...

Nitekim bu sebeple günümüz düşünen insanı, artık bilmektedir ki, inkâr, bir kişinin o sahadaki boşluğunu örtmek için kullandığı bir savunma silahıdır...

Bilim dünyasındaki bu kısa gezintimizden ve gördüklerimizi önümüze koyduktan sonra, şimdi de onların ışığında esas konumuza dönelim.

Çeşitli yapı ve birikimdeki elektromanyetik dalgaların, birbirini tedirgin etmeden rol oynadığı bu dalgalar âleminde, insanın ve onunla ilişkili olarak konuşulan, "ruhun", "cinnin" ne olduklarını anlamaya çalışalım...

Beş duyu blokajından kurtulmuş, tefekkür bineğine sahip, din ve bilim projektörlerinin aydınlığında yürüyen kimseler acaba;

"RUH"

"İNSAN"

"CİN"

kelimelerini nasıl ve ne şeklde değerlendirirler?..

Biz bütün bu saydıklarımız içinde, sadece "İNSAN"ı tanımaktayız ki, bu da onun dış yapısına, yani bedenine ait olan bir tanıyıştır...

Bu incelememize "RUH" tan başlayalım...

Gelelim RUH konusuna...

*  *  *