Ruh, İnsan, Cin

Ahmed Hulûsi

BEŞ DUYUSUYLA TV DALGASINI
ALGILAMAKTAN ÂCİZ İNSAN!..

Evet günümüz düşünürleri, gelişen bilimin de ışığında, artık, ister katı ister sıvı olsun, bütün maddelerin sürekliliğinin sadece görünümde böyle olduğunu kabul etmekte; katılarla sıvıların gerçekte daima hareket hâlinde bulunan atomlardan meydana geldiğini bilmekte ve çalışmalarını buna göre düzenlemektedirler...

Ve gene modern bilim ışığında düşünen kişiler, bizim yapı olarak kabalığımız dolayısıyla, maddenin atomik yapısından habersiz olduğumuzu belirtmektedirler...

Kezâ evrenin de, her zerreyi oluşturan elektromanyetik dalgaların meydana getirdiği, insan idrâkının ötesindeki, bir tümel yapı olduğunu vurgulamaktadırlar...

Yani, yakın zamana kadar "herşey maddeden ibarettir, madde ötesinde hiç bir şey yoktur", diyen zihniyet tamamiyle iflâs etmiş; bunun yerine, tümüyle madde ötesinin meydana getirdiği "engin bir evren" düşüncesi ortaya çıkmıştır...

Bu dalgalar, bütününün -tâbiri câizse- yoğunlaştığı yerde "madde" adı altında kütleler hâlinde görünen dünyada yaşayan beş duyulu insan; içinde bulunduğu şartlara rağmen sadece ve sadece tefekkür gücüyle madde ötesine geçebilecek özelliklere sahip olmuş ve bu muazzam sırrı ortaya çıkartabilmiştir...

Peki bu buluşu nasıl gerçekleştirdi beşduyuyla kısıtlı, madde görüntüsü içindeki insan?..

Kademe kademe onu görelim isterseniz şimdi özetle...

İlk defa İngiliz hakimi Prout, basit bir cismin her bir atomunun, hidrojen atomlarının bir birleşimi olduğunu anladı ve böylece de evrenin tek bir cevherden yâni hidrojenden kurulmuş bulunduğunu açıkladı...

Nitekim 1911`de Langevin, 16 atom hidrojenin 1 atom oksijeni meydana getirdiği ve bu arada da binde sekizlik bir kayıp verdiğini bilim dünyasına ispat etti...

Böylece insanın, görünümde "çok" diye nitelendirdiği şeylerin, gerçekte "tek" bir asıldan geldiği -ki dini tâbir ile kesretin vahdetten çıktığı- açıklanmış oldu...

Bundan sonra ünlü bilim adamı Albert Einstein şu açıklamayı yaptı:

"Madde enerjidir; enerji de, madde!.. Aradaki fark gelip geçici bir hâldir...

Eğer madde dediğimiz şey kitlesini bırakıp ışık hızıyla seyretmeye başlarsa biz ona radyasyon-ışın, yahut enerji deriz...

Yok eğer, enreji bilakis yoğunlaşır, katılaşırsa, durgun bir hâl alırsa, biz onun kitlesini tayin ve tesbit edebiliyorsak, bu defa da ona madde, deriz..."

Ve nitekim ilk defa olarak 1945 Temmuzunda, New Mexico`da Alamogordo`da maddenin ele gelir bir miktarı ışığa, harekete, sese ve enerjiye çevrilebildi...

Daha sonra da yuvarlak tasavvur edilen elektron, elektrik enerjisinin dalgalanır bir miktarına döndü; atom da birbiri üstüne konmuş bir dalga kümesi olarak nitelendirilmeye başlandı...

Hâsılı bizim için artık "bütün maddeyi, dalgalardan ibarettir... şeklinde kabul etmekten ve dalgalar âleminde yaşıyoruz" demekten başka bir çare kalmadı...

Bütün bunlar ancak bilim adamının değerlendirebildiği şeylerdir hâlen dünya üzerinde...

Fakat bizim değerlendirebileceğimiz şeyler de yok değil bu "dalgalar âleminde!"

Gelin bizim bazılarını beş duyuyla tesbit edebildiğimiz dalgalar-ışınlar bütününün bir kısmına şöyle bir göz atalım...

İşte,

1.numarada, köpek kulağının değerlendirdiği dalgalar yer alıyor.

2.numarada insan kulağının değerlendirebildiği dalgalar var.

3.numarada ise kedi kulağının değerlendirebildikleri... Bundan sonra sırasıyla:

4. Ultrasonik dalgalar,

5.Radyo dalgaları (L - uzun, M - orta, S - kısa dalgalar ki bunları ancak radyo dediğimiz bir çeşit adaptörün vasıtasıyla değerlendirebiliyoruz).

6.Televizyon dalgaları ( VHF - UHF - SHF - EHF ki bu dalgaları da televizyon denen adaptörün gözümüze adaptasyonu ile almaktayız).

7.Radar dalgaları...

8.Şerare dalgaları...

9.Hareket dalgaları...

10.Ve nihâyet gözümüzün degerlendirebildiği kırmızı - mor arası renk olarak tesbit edebildiğimiz ışınlar...

11. Morötesi ışınlar...

12. Rontgen (X-Ray) ışınları...

13.Kozmik ışınlar (dalga boyu santimetrenin 10.000.000.000.000`da birinden kısa).

14. Herşeye rağmen tesbit edemediğimiz meçhul ışınlar...

Yukarıda belirtilen, bilimin tesbit ettiği dalgalar ışınlar dışında daha pek çok dalgalar-ışınlar bulunmaktadır ki, insanlık bunların yapımıza göre neye karşıt olduğunu bilememektedir.

Ve insan duyularının kabalığı, kesitsel algılama araçlarıyla kayıtlılığı dolayısıyla, evrende mevcut bulunan hadsiz hesapsız orandaki ışınsal yapıları, pek çok yerde ve pek çok zaman, idrâk edemediği için, inkâr etmekte, yok saymaktadır...

Halbuki bu doğru mudur?

Görebilmek ile görememek arasındaki fark, ancak santimetrenin yüzbinde üçü kadar bir yer tutar...

Şöyle ki, insan gözünün görmeye başladığı saha morötesi ışınların dalga boyunun başladığı 0,0004cm. ve görme işlemlerinin son bulduğu saha da kırmızı ışınların dalga boyunun başladığı 0.0007cm. lik sahadır...

Halbuki güneşten daha çok çeşitli ışınlar yayılmaktadır...

İşte kırmızı ışınlardan ötede, dalga uzunluğu 0,0008cm`den başlayıp 0,032 cm`de biten ışınlardır...

Kezâ bundan daha kısa olan bazı ışınlar dahi aynı usûlle film üzerine tesbit edilebilmektedir...

Keza morötesinde dalgaboyu 0,0003 cm`den başlayıp 0,0001 cm`de son bulan ışınlar bulunmaktadır ki, sadece fotoğraf plakasına tesbit edilmektedir... Keza bundan daha kısa olan ışınları dahi aynı usülle film üzerine tesbit edilebilmektedir.

Şimdi gelin bu RÖNTGEN yani x-ray IŞINLARI üzerinde duralım biraz...

Hepimizin de bildiği gibi, Röntgen ışınları bizim bedenimizden geçmekte bir film üzerine vücudumuzun çeşitli organlarına ait tesbitler yapabilmektedir...

Hattâ bu geçiş sırasında, tıbbın da bildiği gibi, çeşitli hücrelerde ve organlarda bir kısım tahribat dahi meydana getirmektedir!... Ve bu yüzden de hamile kadınların alt bölümü ile yeni doğan çocuklara röntgen çektirilmemesi tavsiye edilmektedir.

Oysa biz bedenimizden geçen ve hatta bize zarar veren bu RÖNTGEN IŞINLARININ vücudumuzdan geçişinden tamamen habersiz bulunuyoruz!.. Ki bu ışınların dalgaboyu yaklaşık olarak santimetrenin 100 milyonda biri kadardır...

Peki şimdi sorarız:

İnsan, Röntgen ışınlarının dahi varlığını ve vücudundan geçtiğini beş duyusuyla tesbit edemezken, acaba nasıl olur da daha yüksek frekanslı dalgaların varlığını inkâr eder?.. Yahut böyle birşey olmaz, der?..

VE DAHİ, BİLEMEDİĞİ FREKANSTAKİ O DALGALARIN MÂHİYETİNİ iNKÂR MÂNÂSINA GELEN, YAPISININ BU ÇEŞİT DALGALARDAN MEYDANA GELDİĞİ AÇIKLANAN BİR TAKIM YARADILMIŞLARI inkâr EDER ?..

Evet şimdi hemen meseleyi konumuza bağlayalım:

İslâm kaynaklarında "CİN" adıyla açıklanan; halk arasında ise "RUH", "PERİ", "DEV" diye anılan varlığın yapısı; İslâm Dini’nin mukaddes kitabı Kur`ân-ı Kerim`de:

"Min MEÂRİCİN min NAR" yani dumansız ateş; yâni IŞINLARDAN, yâni DALGALARDAN (55-15)...

ve...

"Min NÂR is SEMÛM" yani EN İNCE ve HASSAS MESÂMATA (gözeneklere) NÜFUZ EDİCİ ve ZEHİRLEYİCİ ATEŞ yâni DALGA-IŞIN (15-27) anlamına gelen âyetlerle izah edilmiştir...(1)

(1)Bakınız: Hak Dini Kur`ân Dili, cild: 4 sayfa: 3095.

"DUMANSIZ"

"ZEHİRLEYİCİ"

"TÜM GÖZENEKLERE NÜFÛZ EDİCİ"

diye belirtilen "ATEŞ", elbetteki bugün hepimizin bildiği "IŞIN" yani "dalga yapı"dan başka birşey değildir!.

İşte 1400 yıl öncesinin diliyle, "CİN" denilen varlıkların yapısını meydana getiren "dalga yapı", "Dumansız, zehirleyici, en ince gözeneklere nüfuz edici ATEŞ" olarak târif edilmiştir...

"IŞINLARIN" yani "dalga canlıların", bundan 1400 sene evvel "dumansız, zehirleyici ve tüm gözeneklere nüfuz edici ATEŞ" olarak anlatılması, bize göre KUR`ÂN-I KERİM`in en önde gelen MÛCİZELERİNDEN birisidir.

İşte bu târiften anlaşıldığına göre, "CİN" adı verilen yaratıkların yapısı;

"EN iNCE MESÂMATA YANİ MADDEYE NÜFÛZ EDİCİ ÖZELLİĞE SAHİP OLAN DUMANSIZ ATEŞTEN YANİ BUGÜNKÜ DİLDE KULLANILDIĞI ŞEKLİYLE DALGADAN (wawe)"

meydana gelmiştir.

Ancak bu gerçek, 1400 yıl öncesinde, Kur`ân-ı Kerim`de, o günün anlayış seviyesi nazarı itibare alınarak "BİZ CİNLERİ FİLANCA IŞINLARDAN YARATTIK", şeklinde açıklanmamış; benzetme yollu bir ifadeyle "dumansız ateş", "en ince mesâmata nüfuz edici ve zehirleyici ateş" diye târif edilerek; insanların anlayışına; ilimlerinin bu konuyu anlayacak bir seviyeye gelmesine bırakılmıştır...

Nitekim o günlerden buyana geçen yaklaşık olarak 1400 sene sonunda, bilim bir anda muazzam bir hamle yaparak gelişme göstermiş; ışınların varlığını evrenin yapısını kısmen de olsa tesbit edebilmiş; bundan sonra da bu âyetlerin işaret etmek istediği gerçek, din ile ilmi bağdaştırabilen kişiler tarafından ortaya çıkartılabilmiştir...

Ki böylelikle de "CİN" ve ona bağlı bazı varlıkların varlığı bilimsel olarak anlaşılabilir hale gelmiştir...

"CİN" hakkında yaptığımız bu kısa girişten sonra, tekrar bilim dünyasına dönelim ve bilimin bulgularını yeniden gözden geçirerek "RUH", "İNSAN", "CİN" tâbirlerinin altında yatan gerçekleri araştıralım...

*  *  *