Okyanus Ötesinden -3

Ahmed Hulûsi

10 TEMMUZ 1998

Üstad

-Merhaba dostlar...

Düne ait ne varsa dünde kaldı cancağızım, demiş diyen!. Doğru! Dün, yaptığın yanlışları, bırak dünde kalsın, onlarda ısrar etme! Ama unutma ki...

Bugün de dünün sonuçlarını yaşamaktayız!. Tıpkı, yarın da bugünün sonuçlarını yaşayacağımız gibi!.

Öyle ise yaşadığımız gün, her ne kadar bugün gibi ise de; gerçekte biz dünün sonuçlarını yani dolayısıyla dünü yaşamaktayız bugün!.

Bu durumda, yarın pişmanlık duymayacağımız bir bugün yaşamak istiyorsak, bugünümüzü çok iyi değerlendirmek zorundayız!.. Dünle vaktimizi boşa harcamak yerine…

Geçen sohbette bir kelime üzerinde durmuştum...

"NİYE"...

Bu kelimenin önemini çok iyi anlamalıyız dostlar!.

Bir arkadaş bir şeyler anlattığı zaman, hemen cevabını yapıştırıveririz; hatta sözünü yarıda keserek!..

Oysa bu davranış gelişmemişliği gösterir...

Önce o arkadaşımızın ne demek istediğini çok iyi anlamak gerekir... Bu da "NİYE" kelimesiyle olur!.

Yani böylece, onun anlattığı olaydaki düşünce şeklinin gerekçelerini anlamış oluruz.

Birçok ifade bize ilk anda yanlış gibi gelebilir...

Oysa gerekçesini dinlediğimizde, karşımızdakine hak vermek zorunda kalırız...

İşte karşımızdakine ne kadar çok "niye?" kelimesini sorarsak, konuyu o kadar derinliğiyle anlar ve yanlış yapmaktan -yanlış yargıda bulunmaktan kendimizi korumuş oluruz!.

Esasen insana yakışan en güzel davranış, düşünmektir!... Her konunun nedenini, oluş sistemini, gerekçelerini...

Hayatta hiç bir konuya kişisel gözle yaklaşmamak gerekir, saf gerçeği algılayabilmek için!.

Objektif ve global bakış açısı gereklidir, iyi değerlendirebilme yapmak için.

Bir yöreye, bir ülkeye, bir topluma GÖRE olan gerçeklerden değil, evrensel sistem içindeki yeri itibariyle o konuyu değerlendirmek önemlidir!.

Kozanızdan kurtulmak istiyorsanız, her şeyin hikmetini, oluş sistemini; hangi oluşların o şeyin olmasına yol açtığını düşünmeye çalışıp, sonra değerlendirmenizi yapın!.

Hikmete erdikçe, sistemin öyle gerçeklerine yaklaşacak ve onları fark edeceksiniz ki, artık sınırlı ülke vatandaşı kişiliğiniz yanı sıra sınırsız evrensel gerçekler vatandaşı kişiliğine de yaklaşacaksınız!.

Geçen sohbette sormuştum değil mi Yiyene mi merhamet ediliyor, yenene diye?

Acınan varlık; yiyen mi, yenen mi?

Merhamet hangisine uygulanmada evrende?

“Bilen demez, diyen bilmez” diye eskilerden günümüze yansıyan bir söz var...

Acaba, denenler, henüz bizim ancak hazmedebileceğimiz- gerçeğe alıştırma sembolleri, mecazları mı ki?...

Anlayışı kıt olana bir şey anlatmak fevkalâde zordur!..

Misâl yollu anlatırsınız, anlamaz!.

Açık söylersin, üstüne almaz!.

Kapalısının yanından geçemez!.

Zift karası perde içine gömmüştür kendisini, dışarıdaki gerçekleri bir türlü fark etmez!.

Kozasının içindeki hayal dünyasında kendi göresel gerçekleriyle yaşar; evreni ve evrensel gerçekleri bu dünyasındakiler sanır!.

Aldanır, aldatır!. Sonucunda ise yanar!.

Niye?

Gerçeklerle yüz yüze geldiği zaman, hiç bir şeyin düşündüğü gibi olmadığını zorunlu olarak fark eder de ondan!.

Hulûsi`yi yaşadığım zamanlar, seyretmekten- değerlendirmekten- bakmaktan korktuğum; kendime bile ifade etmekten kaçındığım; “ALLAH”ın öyle bir SİSTEM ve DÜZENİ var ki; hazmını dilemekten başka bir şey gelmiyor elimden!.

“ALLAH Adıyla İşaret Edilen”in yarattığı evrende, bir köşedeki minicik -400 milyarcık yıldızlı- galaksinin bir yerinde ki, bir yıldızın uydusunda, kâinatın efendiliğini(!) taslayanlar(!!!)...

Yarın çırılçıplak dünyadan ayrılıp, bir başka boyutun yoksullar yoksulluğunu yaşayacağını fark edemeden; üçbeş kredi kartıyla veya etiketle, ya da bir önde gelen isme yamanarak kendini bir matah sanıp kasım kasım kasılanlar!...

Kendilerini nasıl bir Cehennem’in beklediğini farkedemeyecek kadar ahmaklar!.

Yarın evrensel boyutun gerçekleriyle karşı karşıya geldikleri zaman dövünmekten ve keşke kocama, karıma uymasaydım diye kendi kendilerine sövmekten başka bir şey yapamayacaklar!.

Kaybedecek bir şeyleri olan herkes, sonunda onu kaybetmenin azabını yaşayacaktır!.

Kaybedecek şeyi olmayanların ise, korkacakları da olmaz elbette!.

Azap, kaybetme duygusundan kaynaklanır!.

Cehennem ve Cennet’i, gidilecek bir mekân olarak düşünmekten öte, içinde yaşanılan kişisel boyut diye düşünürsek, olayın şekli biraz daha değişebilir.

İnsanlar sahip olduklarını sandıkları her şeyi bu dünyada bırakarak başka bir boyutun şartları içine geçeceklerdir.

“Oraya gidince gökteki tanrı bana yardım eder “ sanmak ise, temelde Uyarıcıyı inkârdır; getirdiklerini de!.

Acaba nasıl bir boyuta ve şartlarına geçilecektir ki...

Kur`anı Kerim’e göre;

İnsanlar o günde en yakınlarından kaçacak; birbirlerini suçlayarak “senin yüzünden bu hâllere düştüm” diyeceklerdir?

Bu konuda Kur’ân ‘da bir Âyet var mı acaba H..... ?... Yoksa benim zannım mı bu düşünce?...

Cevap

-ÜSTADIM...Bir kaç Âyet var...

Üstad

-Ne diyor?

Cevap

-“Aldatıcı, Allah’la sizi aldatmasın...

O gün kişi o ortamın azâbını görünce oğullarını dostlarını, kardeşlerini, eşini, ailesini, YERYÜZÜNDE NE VARSA HEPSİNİ fedâ etmek ister... Fakat HAYIR (geçerli değil)...

Ey iman edenler eşleriniz ve evlâdlarınız düşmanınızdır.. o hâlde onlardan sakının...”

Üstad

-80. Sûrenin 34-35-36. Âyetleri ne diyor acaba?

O gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuğundan KAÇAR... O GÜN, HERKESİN KENDİNE YETEN, -başını aşkın- MEŞGULİYETİ VARDIR... “

Üstad

-Şimdi şuna dikkat edin;

“Ben size ne bir zarar ve ne de bir fayda vermeye muktedir değilim... Beni, “ALLAH Adıyla İşaret Edilen”den gayrısı kurtaramaz... Benim yapabileceğim ancak Allah’tan olanı ve risâletin gereğini size bildirmektir...

Bu yazdığım Allah Rasûlü’nün Kur’ân ‘daki ifadesidir. Cin sûresi (21-23)… O böyle derken, ben kim olabilirim?

Benim de elimden gelen, ancak öğrendiklerimi sizle paylaşmaktır...

Dileyen anlattıklarımı değerlendirir, dileyen de önemsemez!.

Ve sonuçlarına katlanır!.

Öyle ise...

Gerçekçi olup, vicdan muhasebesi yapalım...

Ben haftada bir-iki gün sizlerle beraber, düşündüklerimin bir kısmını sizlerle paylaşmaya çalışıyorum... Bunun ötesinde hiç bir şeyiniz beni ilgilendirmez; herkes kendi ilminin ve yaptıklarının sonucunu yaşayacaktır!...

Başta da yazdığım gibi...

Dün yaptıklarınızın SONUÇLARINI bügün yaşıyorsunuz, dün dünde kalmaz asla!.

Yarın da bugün yaptıklarınızın sonuçlarını yaşayacaksınız kesinlikle; yaptıklarınızın sonuçları ötesinde bir şey beklemek ham hayaldir!...

Lütfen pişman olmamak için, konuşmadan ya da bir fiil ortaya koymadan önce iyi düşünün; zira atılan adımın geri alınması asla söz konusu değildir!...

Söylenen hiç bir söz, söylenmemiş olmaz!.

Soru

-Bir şeyleri ilk olarak düşünüp ortaya koymak veya sistemde sağlamasını yapmak güzel ama karşılığı olan sebebiyetlerin sorumluluğundan bizi koruyan niyetimiz midir, yoksa bu noktada zarar görmeyi nasıl önleriz? Teşekkür ederim...

Üstad

-Yapılan hiç bir şey yapılmamış olmaz!...

Ne kadarıyla onu telâfi edebilirsiniz; bunu da ancak Allah bilir!...

“Herkes düşüncesinden mesûldür” Âyeti, daha sonra iptal olmamıştır bildiğim kadarıyla!...

Bu yüzden, açıklasanız da, içinizde kalsa da düşüncelerinizden mesulsünüz!...

Çalışmakta olan, Allah`ın yaratmış olduğu sistem’e göre!...

Öyle ise bunu iyi düşünmek gerek...

Kişisel davranışlarınızla ilgili soru sormayın bana lütfen... herkes ilmine göre dilediğini yapar ve sonucuna katlanır... Benim tek insanlık görevim, gerçek bildiğimi, ortam şartları elverdiği ölçüde sizlerle paylaşmaktır!.

Evet, şimdi anlattıklarımla ilgili sorusu olan var mı?

Teşekkürler ve herkese iyi geceler...

*  *  *