Bilincin Arınışı

Ahmed Hulûsi

KIYÂMET ALÂMETLERİNİN BÂTINDA ZUHÛRU

Evet, "Nefs"in hakikatının ne olduğunu bildikten sonra kişi, belli şartlanmalardan da kendini arındırabildiği takdirde, en büyük tehlikeyle yani tabiat tehlikesi ile baş başa kalır... Tabiat tehlikesinin içine düşmesinin sebebi, Nefsin, hakikatını tam hakkıyla bilememesi ve ilmin neleri getirmesi konusunda yeterli bilgiye sahip olmamasıdır!.

İşte bu, "kıyâmet alâmetlerinin bâtınî tecellileri" diye anlatılan bir olayla alâkalıdır...

Rasûlullah Aleyhisselâm’ın açıklamalarına göre, önce Mehdî çıkar ve insanlara Hak ve Hakikatı açıklar!...

Onun akabinde Deccal çıktığı zaman, solunda Cennet vardır; sağında ise Cehennem!. Ve iki kaşı arasında da "Allah`a karşı kâfir" yazılıdır... Deccal çıktığı zaman halk susuz kalır, aç kalır, yiyecek-içecek bir şey bulamaz. Oysa bütün yiyecek ve içecekler, zevkler Deccal`in yanındadır. Kendisine iman edip tâbi olan herkese her türlü zevki tattırır...

Ancak ne var ki, O`nun tattırdığı nimetlerden tadan kişi artık bir daha iflâh olmaz!... Ve Deccal, kendisine inananlara dünyada Cennet hayatı yaşattırır... Oysa, o Cennet hayatını yaşayanların ölümötesindeki geleceği Cehennemdir!

Buna mukabil, kendine inanmayanlara da Cehennemi yaşattırır ki, onların Cehennemi ölümötesinde Cennet hayatına dönüşür. Bu konuya ileride daha geniş bir şekilde gireceğiz..

Bu ne demektir?.

Kıyâmet alâmetleri, kişinin seyri sülûkta "MÜLHİME NEFS" bilinci devresinde bâtınen oluşur...

Önce Mehdî`si çıkar ve gerçeği farkettirir; sonra da aldığı ilmin imtihanı olarak "Deccali" yani "benim dışında ayrıca bir tanrı yoktur dolayısıyla ben dilediğimi yapar, her türlü bedensel zevklerle dilediğim gibi yaşarım bilinci" ortaya çıkar!. "Ben, Hak`kım" der!.

Yani, kişi Nefsi yönünden Rabbını bilir ve tanır. Daha doğrusu, Rubûbiyet mertebesinin "Nefs" adı altındaki zuhûrunu idrak eder. Bunu müşahede ettiği zamanda Nefs, "Mâdemki ben Rabbım, dilediğimi yaparım." düşüncesine kapılır!.

"Mâdemki Hak benim!.. Benim dışımda bir Tanrı yok, öyleyse Hak dilediğini yapar" der; bedensel istek ve arzular doğrultusunda yaşamaya başlayıp, sigaraya başlar, içkiye başlar; zinayı mübah görür; kumar oynar ve tüm mânevî değerlere boşverir!...işte bu, Deccal`a tâbi olup O`nun yalancı cennetine girmek, diye tanımlanır ehli kemâl tarafından tasavvufta!

Bu haliyle Nefs, eğer tabiat ve şartlanmalarından tam hakkıyla arınamamışsa; kendini gerçek boyutlarıyla tanıyamamışsa; kendini bu beden olarak tanıma halindan arınamamışsa; diğer bir anlatım ile, Bilinç tam bir arınışa tabi olmamışsa; kişinin kendini bu beden olarak kabul etmesinin ve "Hak"lığı bedenine vermesinin neticesinde tamamen tabii-bedeni zevklere düşer!. "

MÜLHİME" bilincinin zirvesinden "EMMARE" batağına saplanarak boğulur gider!.

Bu hususu İnsan-ı Kâmil mertebesindeki Abdülkerim Ceyli, "İnsan-ı Kâmil" isimli eserinde şöyle anlatır :

"Tabiatın icabı olan uygunsuz işleri bırakmak, onunla olan bağları yok edip kesmek sûretiyle Nefse muhalefet etmek, Deccal`in sağına aldığı Cehennem`dir..."

Yani bir kişi, Nefsi itibariyle tabiatının iktizâsı olan yeme içme seks gibi hâllerden öte bir varlık olduğunu farkederse; bilinç boyutunun gereğini yaşarsa,onun bu hâli, kendini Deccal`in Cehennemine atması olur. Gerçekte ise, ebedî olarak cennet yaşamına ermesi demektir kendini Deccal’ın cehennemine atması... Böylece, bilinç boyutunda kendini bulmaya başlar!.

Aksine, bilincin kendini beden olarak kabul etmesi sonucu, tabiatına uygun fiillere yönelmesi, onda Nefsâni işlerin sonucu olarak zulmânî perdelerin yoğunluğunun artmasına yol açar; ki neticede o Nefs, Deccal durumuna girer. Yani, Allah`a karşı kâfir durumuna düşer.

"Ulûhiyet" kavramının gerçeğini örterek, kendini "Rab" olarak görme gafletine düşer!.

Ârif`in, yani mâ`rifete ermiş, Nefsinin hakikatını bilmiş kişinin, bedenin tabiatına esir düşmesi sonucu, doğruyu göremez hâle gelmesi; tabiatın ağır basması ve bunun sonucunda kendisine yapılan yüce hitapları anlayamayacak hâle düşmesi; Deccal zamanındaki bazı kişilerin Onun cennetindeki nimetlerle yaşaması gibidir..

Ârif`in, Deccal`ın yanına katılmayıp Nefsi ile arkadaşlık etmek zorunda kalışı, insanların Deccal zamanında yiyecek ve içeceği ancak onun yanında bulmaları yüzünden aç kalmayı tercih edişleri hükmüne girer...

"Bir zaman gelecek, o zamanda dinini tutan, ateşten bir koru avuçlamış gibi olur."

Buyurmuş Rasûlullah insanlara. Bu, zâhirde kıyâmet zamanında olacak.

Buna karşılık, aynı olayın bâtın yorumu ise, Mârifet Ehlinde, işin hakikatını anlayıp idrâk ettikten sonra, hakikatın sonuçlarını bilincinde yaşayabilmesi için tabiatı ile mücadele etmesi zorunluluğunu anlatır.

O süre içinde, şayet bir kişi bilincinin gereğini yaşayabilmek için tabiatıyla mücadeleden geri kalırsa, mücahededen yaya kalırsa, Nefsânî istek ve arzulara yönelirse, bedenin tabiatının gereği olan fiillere bağlı kalırsa işte bu, "Deccal`in verdiğini almak, tutmak" olur.

Yani kişi, varlığının Hak olduğunu müşahede ederek ipin ucunu salarsa...

Zevkini, bu bedenin zevklerinde bulursa ve bu şekilde de yeme içme seks vs. gibi hâllerle kendini perdelerse, bunun neticesi, Deccal`in verdiğini almak olur...

Abdülkerim Ceyli, şu cümleyi kullanıyor :

"Mübah olan yolları tutup onlara dayanmak... (Dikkat edin!. haramı tutmak, demiyor)... Mübah olan şeyleri tutup onlara dayanmak, irfan sahibi katında haram olan şarap gibidir. Ve Deccal taâmı sayılır..." Mübah, bilindiği üzere yapılmasında günah ya da sevap olmayan olağan davranışlar, anlamında kullanılır.

Ârif, yani mârifet sahibi kişinin, mübah yollara dayanması, yani bedenin tabii gereklerine bağlı kalması, haram olan şeyleri kullanması gibidir!.

"Nefse gaflet doğuran, boş ümitlere dönmek de, irfan ehli yanında Deccalin şarabını içmektir" diyor ve gene ilâve ediyor şu cümleyi...

"Makamın gereği olan hâle ulaşmadan önce anlatılan duruma dalan bir irfan sahibi, Deccal eline düşüp artık felâh, kurtuluş ümidi kesilen kimseye benzer. Devamlılığı muhal olan doğmatik alışkanlıkları, hayâl olan tabları kendisine zevk edinmekse Deccalin Cennetine girmektir."

Ancak bir kişi, bu hakikatı idrâk ettikten sonra, bilinç boyutunda zâti hakikatının gereğini yaşayabilmek için zahirde "şeriât nurları" ile yürürse; muhalefetin, mücahedenin ve tabiatla mücadele olan riyâzatın içine inançlı ve güçlü bir şekilde girerse, işte bu takdirde Rahmanî nimetleri tatmış olur; her ne kadar Deccal`in Cehennemine girmiş ise de, neticede Allah`ın Cennetine erer!...

Demek ki, burada önemli olan gerçek şu :

İnsan, hakikatın ne olduğunu idrâk ettikten sonra, o hakikatı yaşayabilmek için tabiat ile mücadele etmek ve de şartlanmaların getirdiği değer yargılarından bilincini arıtmak zorundadır!...

Sadece bilincini şartlanmalardan arındırısa, o kadarıyla da yetinirse; bu defa tabiî zevklere düşme, bedeni kendisi kabullenme ve bedenî zevkler içersinde yaşama tehlikesiyle karşı karşıya kalır ki, bu da onun şuur boyutunda kendini bulup tanımasına kesinlikle engeldir...

Öyleyse kişi, şuur boyutunda kendini tanıyabilmek, yani Tek’lik Bilincine erebilmek için...

Önce, şartlanmalardan arınmak, şartlanmaların getirdiği değer yargılarından arınmak, bu değer yargılarının oluşturduğu duygulardan arınmak; ve bunlarla birlikte bedeniyle mücahede çalışmalarına yoğun ağırlık vermek zorundadır!.

Aksi takdirde, maalesef "Enel Hak" bilinci bedene aitmiş gibi sanılacak; kişinin bedeni ile mücadele yolunda geri kalması nedeniyle de, Tekliği sadece bilgi olarak yaşayacak, bunun ötesindeki gerçek Vahdet yaşamına hiç bir zaman giremeyecektir.

İşte bu gerçeği anlayabilirsek, görürüz ki, Allah`ın Vahdet`i beden boyutunda değil, şuur boyutunda yaşanır.

Ve bunu için de Bilincin her türlü yanlış bilgiden arındırılması zorunludur!.

Dileyelim ki, bize vahdeti yaşama hâli takdir edilmiş olsun. Ve bu takdirin sonucu olarak karşımıza bu işin ehli bir zât çıksın; ve de yapılması gereken çalışmalar, mücahedeler, riyâzatlar kolaylaştırılmış olsun.

Aksi takdirde bir ömür boyu, vahdet hikâye ve lâklâkasıyla günümüzü geçirir, neticede de hakikate ulaşamadan bu dünyadan çekip gidenlerden oluruz..

İşin bilinç boyutu böyle de... Diğer yanı ne?..

Acaba gerçekten yaşadığımız boyutu tanıyor ve biliyor muyuz?..

Gelin Allah ilmi`yle varlık âlemine bakmanın ve O`nun "Ahlâkıyla ahlâklanma"nın ne demek olduğunu anlatmadan önce, içinde yaşamakta olduğumuz "madde(?)" boyutunun ne olduğunu anlamaya çalışalım..

*  *  *