Okyanus Ötesinden -1

Ahmed Hulûsi

15 ŞUBAT 1998

Soru

-Üstadım.... korku, duyduğumuz kadarıyla âlimde olurmuş; haşyet ârifte, cesaret de câhilde!... Haddini bilmezlik olsa gerek, kusurumuzu bağışlayın...

Estağfirullah, arkadaşlar, dün bir hatam olduğundan bahsettiler, elimde olmadan sebep olmuşum, onun için kusurumu bağışlayın demek istedim...

Üstad

-Düne ait ne varsa dünde kaldı cancağızım... Bugün artık yeni şeylerden bahsetmek lazım... Namazın kazası olmazmış diye yazıp duruyor A....

Arkadaşlar son günlerde özellikle üzerinde durduğum bir konu var...

Biz gelelim ana konumuza... Amerika’ya gelip sizden uzaklaştım(!) ya... Şimdi devamlı şu konu üzerinde duruyorum...

TAKLİTTEN TAHKİKE !...

Taklidi bilgi ve birikimden nasıl geçebiliriz Tahkike!...

Bu konuda nasıl bir çalışma yapmalıyız dersiniz?...

Falanca ya da filanca dedi, diye kabulden... Bizâtihi gördüğün bir şeyi kabul noktasına nasıl ulaşabiliriz?...

Dün akşam geç saatlerde .....le konuşurken; bazı idrâkların kendisini, ürkme, haşyet noktasına götürdüğünü ve elinde olmadan duraksadığını ifade etmişti anladığım kadarıyla...

Sizde de bu konuda açılan bir şeyler var mı?... Düşünmekten ürküntü duyduğunuz mu hiç bazı şeyler...!

Sembol ve hikâyelerin işaret ettiği gerçekler acaba nedir diye düşünmeye başladığınızda, size ürküntü verecek bir noktaya ulaştınız mı HİÇ?..

Evet, ne diyorsunuz?..

Cevaplar

-Evet!

-Evet!...

-Sizinle konuşurken bile o duygu içerisindeyim...

-Bahşettiğiniz ilmi yaşantıma geçiremediğim için hayıflandım zaman zaman...

-Evet. Düşüncelerimden de sorumlu olduğumu anladığım zaman!..

-Aldığımız bilgi birikimini yaşantımızda o kadar alt seviyede kullanıyoruz ki daha o ürküntüyü hissedemedim... Ancak, böyle bir ilimle karşı karşıya olmakta haşyet duymaktayım Üstadım.

-Ben geçtiğimiz haftalarda öleceğim anda neler olacağını düşünürken içimi farklı bir his kapladı. İçinde bulunduğum an o anmış gibi geldi. Çok ürkütücüydü. Bir de bazen birine kızarken çok ayıp bir şey yapıyormuşum gibi hissediyorum. Ama maalesef çok kısa bir an!

-Teslimiyetin hissi ile, hayır...

-Bu işin basit olmadığını; yaparım diye hissettiğim şey karşıma çıkınca, ürktüğümü; ve bir kez daha düşünmem gerektiğini hissettim ve ediyorum..

-Rasûlullah`ın tam yanındaymışız gibi hissettiğimizde...

Üstad

-Sormak istediğimi sanırım anlatamadım...

Din kapsamı içinde öğrendiğiniz her şeyin, gerçekte bir şeylerin sembolü olduğunu; ve bu sembollerle çok daha farklı şeylerin anlatılmak istendiğini fark ettiniz mi?...

Cevap

-Evet

Üstad

-Eğer farkettiyseniz, bu farkediş size neler düşündürdü?...

Cevaplarınızı burada istiyorum... Bana arkadan e-mail veya mesajla cevap vermeyin lütfen, onları okumuyorum...

Her şeyi burada açık açık konuşacak duygusuzluğu edinin artık!...

Eğer bu dediklerim size ulaşmıyorsa, o zaman bana hiç gerek yok; bir saygıdeğer şeyhefendi ya da hocaefendi de sizlere çok şeyler verebilir demektir!...

Cevaplar

-Allah(C.C) ve sistemin büyüklüğünü, mükemmelliğini ufacık beyinlerimizle anlayabilmek zaten imkânsız!... Ancak anlamaya çalışmak bile haşyet duymak için yeterli bence... En azından bende böyle oluyor Üstadım...

-Semboller ötesinde birtakım şeylerin olduğu kesin fakat, düşüncelerimi beş duyu ötesine yönlendiremedim, bir altıncı boyutta düşünemedim...

-Hiç birşeyin gördüğümüz ve anladığımızı zannettiğimiz ve beynimizin içinde hayal ettiğimiz gibi olmadığını...

-Anlatılanların sembol olduğunu, zaman zaman, yoğun bir şekilde sohbetlerde idrâk ettiğimde bunların tamamen yaşamımızda gerçekleştiğini düşündürdü....

-Ürküntü değil, kendini bulmanın idraki ve tadını hissetme ne olduğunu bilerek her şeyle bütünleşmek... İşte o zaman ,kâinatin rumuzları sembolleri bir bir çözülüyor.... yeniden doğanların safında yerini bilerek alıyorsun...

-Yanlış şartlanmalarımı düzeltmek için yaptığım çabanın çokluğuna karşılık, az olduğunu fark ettiğimde hep ürküntü içindeyim...

-Hiç birşeyi çözemediğim için ürküntü içindeyim...

-Şartlanmalardan kurtulmak zorunda olduğumu, aksi halde hiçbir şeyi hakkıyle idrâk edemeyeceğimi düşündürdü...

-Her an karşılaştığım sembolleri okuyamamanın sıkıntısını duyuyorum...

-Daha önce DİN konusunda şartlanma yollu da olsa hiçbir bilgim olmadığı için fazla şaşırmadım ve elimden geldiğince bu gerçekleri araştırmaya ve anlamaya çalıştım...

-Kendi hayâlimizdeki bir âlemde yaşadığımızı; gerçek âlemin çok değişik ve acımasız olduğunu anlıyorum...

-O ilk farkediş anım titretmiş ve ürpertmişti beni!... Meğer her şey bir adım ötemdeymiş dedim...

Daha önce bu idrak sınırından defalarca döndüğümü hatırladım....

Nihayet bu idrak ettiriliş sonrasında dönüş yolu yoktu; gidecek başka kapı yoktu!....

Ya ileri gideceksin ya da azaptasın dedim kendime..

-Şu ana kadar öğrendiklerimden çıkardığım en önemli sonuç, var zannettiğim herşeyin aslının BEN`de olduğu, ayrıca bunları ortaya çıkaracak kuvvetinde Halifetullah olarak BEN`de bulunduğunu bilerek, herşeyin özünü bulmaya çalışıyorum.

Her farklı bilinç boyutunda gerçekler değişiyor gibi sanki, bu yüzden mecazlar veya şimdiki gerçek bildiklerim heran değişebilir gibi geliyor..

-Ürküntü olarak adlandırdığınız duygunun kişinin idrâkı ile bağlantılı bir his olduğunu, herkeste farklı hislerle isimlenmesi gerektiğini düşünüyorum; tanrımı öldüremememin sıkıntısı ile tamamıyla taklit yaşamdayım...

-Bir şeyden ürkmek gerekseydi bu ürkmenin kendisi olurdu diye düşünüyorum..

-Epeydir chatte sorularımıza muhâtap oluyorsunuz... Bizde bahsettiğiniz fark edişi algılıyormusunuz, ki açıklamamızı istiyorsunuz Üstadım!!?...

-Sembollerle sınırlanmış olmak ürkütücü!...

-Sembolleri okumak zaten çözmek değil mi? yani çözülmek..

-İdrak ettiklerim, edemediklerimin yanında çok azdır. Sistemin (Dinin) tarafınızdan yapılan rasyonel açıklamasıyla anladıklarım karşısında heyecan duyuyor, çözemediklerimin karşısında ise ilmimi ve kapasitemi arttırma çalışmaları yapmaya çalışıyorum...

Üstad

-Çoğunluğa, anlatmak istediklerimi anlatamamış olmanın acziyle üzülüyorum...

Demek ki gerçekten âciz ve garîbim... Bağışlayın beni!...

Cevaplar

-Bu idrâkın geçmişi ile ilgilenmek istemiyorum... Geleceği için ise: Öz benliğimin gereğini şuurumda ........ rağmen tâvizsiz korumaya çalışırken; birimliliğime yüklenen acziyet ve mesûliyeti zaman zaman hayâ, haşyet ve huşû ile hazmetmeye çalışıyorum!... Yegâne en büyük dikkatim ve kaygım ise, İNSANLIĞIN EN BÜYÜK ŞANSINI DEĞERLENDİREMEMEK VE ALGILIYAMAMAK!..

-Sembollerın vurguladığı gerçekleri kullanma sınırına yaklaşmak...

-Ben şunu düşündüm. Niye acaba sembollerle anlatıyor?....

Direkt anlatılması mümkün değil mi?..

Üstad

-KOZA`nın dışına dair, sembollerle anlatılanların gerçeğini merak etmiyor musunuz; diyordu Elf, Cem`e...

O takdirde çıkart başını KOZA`dan da bir bak bakalım çevrene!...

-Ama Kozamı delemiyorum ki!... demişti ona Cem!...

-Ne olur Elf, dedi Cem....

Sen dışarıdan delsene kozamı!... ki, ben kafamı çıkarabileyim kozadan dışarı...?

-Olmaz bu kesinlikle dedi Elf, Cem`e... Sen hiç yumurtanın kırılarak civcivin dışarı çıkarıldığını gördün mü?... Belki yumurtasını içeriden kıran civcive, çıkması için yardımcı olunabilir... Ama yumurtasını kırmamış civcive kesinlikle dışarıdan kabuğu kırılarak yardımcı olunmaz!... Zira bu ona zulüm olur!...

Cem hâlâ anlayamamıştı Elf`in ne demek istediğini... Soruyordu...

-Ama niye... Ben kozamı delip de çıkaramıyorum başımı hâlâ dışarı!...

-Sen, dedi Elf... Dışarıda nefes alıp yaşayabilecek bir hale gelmiş olsan, zaten kendin deler ve kırarsın kozanı; çıkartırsın başını dışarı; ve o havayı teneffüs edebilir ciğerlerin; yaşamaya başlarsın koza dışında!... Ama şu anda kozayı kıramamanın sebebi zaten, ciğerlerinin koza dışındaki gerçekleri (pardon); havayı teneffüs edebilecek bir kapasiteye ulaşamaman!... Bu durumda senin kozanı kırmak, sana yapılacak en büyük zulüm olur!... Zira o hava zehir olur senin ciğerlerin için!....

Cem bir hayli zorlanmıştı, kozanın dışında bir yaşam olduğu halde, kozayı delip de o yaşamı farkedememekten dolayı...

İşte ben garibim de o Cem gibi...

Farkediyorum; kozamın dışında bir yaşam var ama.... Hâlâ kozanın içindeki kendi hayal dünyamın içinde, kendi yarattığım değerler ile ömür tüketmekten başka bir şey gelmiyor elimden!...

Aslında biliyorum, benim bu çok önemli değerlerimin, Çin`in hong thukiyang köyünde sıfır değer ettiğini!...

Biliyorum ama; beni kozamın değerleri tatmin ve mutlu ediyor ya!...

Gidip bir balık yeyip boğazda avunabiliyorum ya!...

Çevremdeki üç-beş dosta bir şeyler anlatıp, bilgiçlik taslayıp, kendimi tatmin ediyorum ya!...

Çaresizliğimi, avuntularımla örtmeye çalışıp, böylece kendimi aldattığımı sanıyor; uyuşturabiliyorum ya bilincimi; sanki uyuşturucu koklamış gibiyim!...

Neyse, başınızı ağrıttım, lûtfen bağışlayın beni....

Kendi dertlerimle sizleri meşgul etmek hiç bir yarar sağlamayacak bana! Gene de bazen insan, kendini dinleyecek birini bulunca böyle deşarj olmak istiyor işte...

Gelin, siz bana, dünyanızın güzelliklerinden sözederek avutun beni lutfen!... Yarama merhem olun!...

Cevaplar

-"Cem, artık her hangi bir konuda Elf`e ısrar etmenin faydasız olduğunu anlamıştı... Elf, daima ne diliyorsa onu yapıyordu... ve karşısındakinin ısrarı üzerine de yapmak istediğini asla değiştirmiyordu!..."

Üstad

-H......, "EVRENSEL SIRLAR" kitabına göz atacak vaktin oldu mu hiç?...

Cevap

-Kozam beni avutmuyor ki kozamın güzelliklerinden bahsedeyim.. Evet üstadım...

Üstad

Üstad

-Bir soru sormuştum... Ayrı mertebelerdeki iki birbirini seven insan Cennet’te nasıl birarada olacak diye?...

Cevaplar

-Cennet’te ayrı mekânlar değil farklı haz almalar vardır. Bu da Dünya’da elde edilen ilim seviyesine göredir...

-Şu anki zâhir âlemde mertebesi bir olanlar, ancak bâtında da beraber olabilirler ...

-Kozamca; lüsid rüyalar görenler bilirler, o anda istedikleri hatta akıllarından geçen herşey anında yerine gelir...

Cennet hayatının da bundan geri kalmayacağını düşünürsek, Cennet’teki yakınlarımızı görmeyi dilememiz, onlarla birlikte olmamız için yeterli olacaktır. Sanırım ki, eğer biz Cennet’te isek dilediğimizi görmemiz için onların da Cennet’te olması gerekmez. Nerede ve ne halde olurlarsa olsunlar, biz onları kendi yanımızda ve istediğimiz halde görüp konuşabiliriz...

Bu arada Cennet denilen boyutun kendi özellikleri hâricinde herkes istediğince Cennet meyveleri yaratıp dilediğince yaşayacağını düşünecek olursak, buradan herkesin Cennet’inin kendine özel olacağı sonucunu çıkarabiliriz.

Kişinin hayâl ve tasarruf gücüne göre özel bireysel âlemler...

-Bir birimin Cennet’te olması, bence, onun, şuurunun büyük bir kısmını istemli olarak kullanabildiğini gösterir; dolayısıyla istediği birimle de birlikte olabilir diye düşünüyorum.... Üstadım..

-Melekîyet vasfını almış birinin bir alt boyutaki ile görüşmesi, birimdeki kün vasfı ile dilediği gerçekleşir diye düşünmüştüm...

-Arınmalardan geçtikten sonra Cennet’te buluşulabilir, her halde yine mertebe farkı olur.

-Aynı mekânda olabilirler... ama buluşamazlar... Herkes ilmine göre bir yer edinir.

-Alt boyutta olan üst boyutta olanı kendi mertebesi kadar görebilir.

-Belleğinde hatırlayarak ve telepatik bağlantı kurarak..

-Olamayacaklar!. Olmaya da ihtiyaç duymayacaklar!.

-Cennet’te ayrı mertebeleri insanlar kendi benliklerinde yaşayacaklar yani bir arada yaşamalarına karşın herkes kendi Cennet’ini yaşayacak sanıyorum...

-Cennet’e gidenin her istediği olacağına göre, kişi kapasitesi, oluşturabilme gücü kadar sevdiği ile birlikte olabilir diye düşünüyorum...

-Üst mertebedeki şuurun dilemesi ile görüşebileceklerini düşünüyorum...

-Bu Dünya`da da görüşüyoruz. Ama bu hayatı algılayışımız ve yaşama şeklimiz farklı, ilmimize göre... Aynı olay neden Cennet’te olmasın?..

-Öğrendiklerimize göre; Cennet tek bir boyuttur. Aynı bilinç mertebesini paylaşmadan Cennet’e girenler, her ne kadar aynı boyutta görünseler de, bâtınlarında keşfettikleri özellikler, onların kendi boyutlarında yaşamalarına yolaçacaktır. Bu nedenle mekânsal bir buluşma ifadesi, birimlerin âfâki algılamalarına işaret etmektedir...

-Birlikte olmaya ihtiyaç duyacaklarını (Cennet’e) düşünemiyorum!..

-Üst boyuttakiler alt boyutladakilerle ilişki kurabilirler...

-Cennet’te yaşayanların tüm istedikleri gerçekleşeceğine göre, diledikleriyle görüşebilirler.

Tersi azap olur ki Cennet’te azap yoktur, öğrenebildiğimiz kadarıyla...

-Cennet’te birimler birbirleriyle birlikte olacaklar ancak biri diğerinin yaşadıklarını algılayamayacak...

-Şu anda da nasıl aynı bilinç mertebesini paylaşamıyorsak, Cennet’te de aynı algılamalar içinde olacağımızı zannetmiyorum...

-Alt bilinç boyutundaki, üst bilinç boyutundakini kendi kapasitesince algılıyabilirken, üst bilinç boyutundaki dilediği anda alt bilinç boyutundakiyle algılayabilir...

-İstedikleri kişileri düşündükleri anda onlarla birlikte olabilecekler ancak bu kendilerindeki bilgi nispetinde bir hayal ürünü olarak gerçekleşecek diye düşünüyorum...

-Bu boyuttaki gibi birbirlerini sûret olarak algılarlar; fakat Dünya’da tanıyabildikleri oranda bilirler birbirlerini...

-Cennet’e giden herkesin orada Dünya’da edindikleri kapasite kadarıyla yaşacaklarını bildiğimize göre, idraki ölçüsünde Dünya’da algıladığı birimsel yapılarlarla birlikte olacaktır ,diye düşünmekteyiz Üstadım...

-Mertebeler bir arada olmasa dahi en azından haberleşirler diye düşünüyorum. ..

-Zâhir, bâtının aynası olduğuna göre... Nasıl ki burada birimler kendi Cennet’lerini veya Cehennem’lerini burada beraberken de yaşayabiliyorlarsa birisi nefsinde makam sahibi olmasına rağmen pekâlâ eşi nefsi emmare de olabiliyorsa, Âhiret dediğimiz âlemde de her birim kendi boyutunda Cennet’i veya Cehennem’ini yaşıyabilir sanıyorum...

-Arınmamışlar Cennet’e giremez...

Üstad

-Emmare nefs, Cennet’e giremez!... Niye?

Cevaplar

-Nefsine zulmetmektedir. Ancak (bana göre) gerçeğinin,kimliğinin farkına varamayan ve idrak ettiklerini yaşayamayan da emmare nefs’tedir...Birçokları kendilerini bu sınıftan saymasalar da maalesef bu böyledir...diye düşünüyorum...

-Bu Dünya’da sizi ne kadar görebildik ki ÜSTADIM?..

-Bir arada olmak isteği gibi Dünya şartlarının oluşturduğu psikolojilerin Cennet’te devam edeceğini sanmam...

-Üstadım, sizinle burada olmak Cennet’ten başka birşey değildir. Ben sadece akrabalarıma ihtiyaç duymayacağımı kastetmiştim...

Üstad

-Akrabaların okuyor mu bunları?..

Cevaplar

-Evet ben okuyorum Üstadım... Sonsuz bir hüzün duydum Üstadım...

-Ben de Üstadım..

-Ruhta görüşün keskin oluşu dolayısıyla âhiret, Cennet ve Cehennem boyutlarında birimler birbirini görebilir. Âyet ile; ve sizin anlattıklarınızla bu husus sabitleşmiştir!...

Rasûlullah’da Bilâli Habeşi ile Cennet’te görüşüyordu...

Şu fark var, Bâtınî boyutunu zâhire çıkarabilenlerin algılama kapasitesi daha fazladır... Önemli olan budur.

-İdrâki geniş olan her boyutta idraki dar olana göre daha farklı ve kapsamlı algılayacaktır. İleri bilinç düzeyindeki alt düzeydekine ister açık olur ister kapalı. Alt düzeydeki daha üsttekine göre zaten her boyutta â’mâdır...

-Her insan veri tabanında sahip olduğu bilgi kadar bulunduğu Cennet ortamını değerlendirebilir. Bu Dünya’da da yanyana eşler Cennet hayatı yaşıyor olabilirler , fakat değerlendirmeleri farklıdır...

Üstad

-Dostlar...

İnsanların anlayışı galiba bir kaç mertebe... Herkesin anlayışı bu mertebelerden birisi içine giriyor...

Şimdi sizin anlayışınız çeşitli anlayış mertebelerinden hangisi içinde acaba?...

Birinci mertebe şu:

Adama diyorsun ki: Şirk koşma!... Şirk büyük zulûmdür...

Dinliyor seni ve cevap veriyor: Evet haklısın Allah Tek’tir... O her an bizi görüyor!... Yarın mahşerde huzuruna çıkıcaz!.. Hesap vericez yaptıklarımız için!...

İkinci mertebe de şudur:

Ben Allah’a inanıyorum... Nasıl şirk koşarım ki... Emirlerini tutuyorum; yasaklarına uyuyorum; hem ben onu çok seviyorum!...

Üçüncü mertebe:

Evet, anladım ben asla şirk koşanlardan değilim!... İyi ama ne diye bu işi yapıp başını derde soktun?... Mâdem öyle işte böyle!...

Dördüncü mertebe:

Şirk derken herhalde şirki hafi demek istiyorsun!. Biz ondan gayrını görmüyoruz ki şirk düşüncesi içinde olalım!... Ben, sen, o yok; yalnızca O var!... Ama Âyet ne diyor: “O yaptıklarından sorulmaz ama siz mesûlsünüz!...” Öyle ise sen yaptıklarından sorulacaksın!...

Beşinci mertebe...

O bizim özümüz, varlığımız, herşeyimiz... Ama biz bunu yaşayamıyoruz!... Bir yaşayabilsem, o zaman nefsime zulümden kurtulacağım!...

Bir başka mertebe:

Sevdiğine: Sen Hak`sın ve gayrın yok!... Her yerde seni görüyorum!... Ama şu Ahmet abi yok mu!...

Bir başka mertebe...

"O" yok, ben varım!... Senarist tek; senaryo tek; herkes hakkıyla rolünü oynuyor... Bırak içkisine, kumarına zevkine devam etsin; orada da öyle istiyor!...

Bir başka mertebe...

Tek olmasına tek de, nedir bu Cehennem, Cennet?...

Evet bir kısım düşünenlerin düşünceleri...

Aman Üstadım, canım Üstadım, ben seni çok seviyorum Üstadım, ben asla şirk koşanlardan değilim ve nefsime zulmetmiyorum!...

Ben TEK`i görüyorum ya... Boş ver diğerlerinde de Öyle O işte!....

Evet, şirk koşmayan çeşitli düşünceler ve bakış açıları!... Bunlar imanlı ve Cennet’e gidecekler ve orada Cemâlullah’ı seyredecekler!...

Ha sâhi...

Neydi o Rasûlullah’ın işareti... Cennet ehlinin çoğunluğunu "bühl"ler oluşturacak anlamındaki hani...?

Bir neye, nasıl iman gerektiğini bilebilsem!...

Bir neyi, nasıl farketmem gerektiğini farkedebilsem!...

Bir neyi, nasıl idrâk etmem gerektiğini kavrayabilsem!...

Bir düşüncelerimdeki çelişkilerden kurtulabilsem!...

Bir idrak ettiklerimi tam uygulayabilsem...

Bilmeyenler için özetle anlatayım...

Adam tavuk gördükçe kaçıyormuş, çünkü “ben mısır tanesiyim, görürse beni yer..” diye... Almışlar hastanede tedaviye... Öğretmişler ki, sen mısır tanesi değil, insansın!...

Bir gün gelmiş, yıllar sonra, öğrendim bildim ki ben insanım, demiş!...

Salmışlar dışarı...

Bahçede giderken bir tavuk görünce gene kaçmış... Başhekim yakalatıp getirtmiş, demiş adama:

-Yavrum öğrenmiştin, ki insansın, niye kaçtın?

-İyi ama, o tavuk biliyor mu benim yem olmadığımı?... Hikâye bu işte!

Ben öğrendim bildim de O olduğumu; karşımdaki acaba biliyor mu?...

Benim- senin- onun, bir olduğumuzu, hep biliyoruz da; onlar acaba öyle olduğumuzu biliyorlar mı?

"O", diye düşünmek acaba şirk midir?...

"O", diye düşünmeden yaşamak nasıl olur?...

Hesap sormadan yaşamak, ne demektir?... Kimden hesap sorulur, ya da niye sorulmaz?...

Cehennem var mı, Hak mı, yalnızca ölüm sonrasında mı?... Ölümden sonra neler yaşayacağız?

Efendim ölümden sonra şunları şunları yaşayacağız...

Nereden biliyorsun?...

Rasûlullah dedi ki; falanca ermiş dedi ki, sen dedin ki!...

Dedim ki, dedin ki, dedi ki...lerle TAKLİTTEN ÇIKIP TAHKİKE ULAŞACAĞIZ, öyle mi?...

Mukallidun, şirk ehlidir; diyen ne demek istemiş ki?...

Hangi bilgimiz YAKÎNE dayanıyorsa, onda şirk yoktur!...

Cebinde olmayan, üzerinde tasarruf etmemekte olduğun şey senin değildir!..

Şirkin zıddıdır yakîn!..

Cebindekidir yakin!...

Yakîn tasarrufu getirir, ki o da tahkikin sonucudur!...

En büyük yalancı, ilmini paylaşmadığı kişiye seni seviyorum diyendir!...

Sevgi, sahip olmak değil, paylaşmaktır!...

Bilincini paylaşmadığın kişiye seviyorum seni, demek, yalnızca onu aldatmaktır!...

Allah Rasûlü: “Aldatan bizden değildir” demiş...

Bunu yalnızca maddi anlamda anlamak basitliktir!...

Çevrenle ilmini, bilincini paylaşmıyorsan; onların kendilerini Cehennem ateşine atmalarına yolaçacak davranışlarına gözyumuyorsan, onlara ihanet ediyorsun; onlara zulmediyorsun; onları harcıyorsun; demektir...

Allah Rasûlü’nü sevdiğini söylerken bile yalan söylüyorsun; dediler bana!... Niye dedim...

Çünkü O, bütün ömrünü insanlara ölümötesi yaşamı ve hakikatı anlatmak için değerlendirmişti... Sen O’nun yolunda ne çalışma yapıyorsun ki, onu sevdiğini söyleyebilesin... Dünyada bırakıp gideceğin şeyler uğruna ömrünü tüketirken, çevrenle ilmini ve inancını paylaşmaya korkarken, nasıl O’na olan inancın ve sevginden sözedebilirsin ki.... dediler!...

TAKLİTTEN TAHKİKE giden yol uzun; ve yaşamımız ortada!...

Kendimizi tatminse amaç, bunun bedeli hayli ağır!...

İlk şart Taklitten çıkıp, Tahkike ermek için.... Kendimizi aldatmaktan vaz geçmek!.

Düşünelim o zaman, ne kadar şuurlu yaşıyoruz... Ne kadarlık kabulümüz, falanca dediği için;ne kadarı da yakînimiz sonucu?...

Soru

-Eûzü çekmek hangi anlayış içinde olur veya çekince hangi idrâk için çekeriz..?

Üstad

-Eûzü çekilmez, yaşanır... Tıpkı şeytanın yaşadığı gibi!.

Özür dilerim sıktım sizleri... Yorulup düştü çoğunuz chatten!..

Evet, bugünlük de bu kadar... Hepinize iyi geceler....

*  *  *