Okyanus Ötesinden -1

Ahmed Hulûsi

6 SUBAT 1998

Üstad

-Evet sorularınız var mı?...

Soru

-Allah’ın indinde , ilminde herşey “Dehr” anında olup bitmiştir. Ancak, tüm birimlerin terkibiyetleri gereği ortaya koyacakları ve Allah`ca mâlûm olan fiilleri onun her an yeni bir şânda olarak dilediği doğrultuda gerçekleşmesi durumunu el`an kemâkan bize göre genişletilmiş zaman boyutunda yaşadığımız ve bizce mâlûm olmadığı için değerlendirmelerimizi yaparken sebep -sonuç ilişkisi kuruyoruz... diye düşünüyorum, Üstadım.

Soru

-Evvel ve Âhir "O", Ezel=An olduğuna göre, sorunuzun cevabını "Beynine hükmedemeyen kaderine tâbî olur" ile anlamaya çalışıyorum.. Üstadım.

Soru

-“Evren” diye algıladığımız, “Rahman” isminin açılımındaki oluşumlar mıdır?

Üstad

-Rahmâniyet sıfatının ihtiva ettiği Esmâ’nın Rubûbiyet sıfatıyla açığa çıkmasının bir bölümüdür “Evren”...

Okyanusta bir kaşık su misâli!...

Soru

-Rahim isminin Rahman’dan farkını açıklayabilir misiniz?

Üstad

-Rahman ve Rahim isimleri arasındaki fark “Hazreti Muhammed Neyi Okudu” ile “Temel Esaslar” kitabında geniş açıklanıyor..

Soru

-Üstadım neler dua ile değişir, neler değişmez? Neden Allahû Teâlâ çok sevdiği kullarının bile bazı dualarını kabul etmemiştir?..

Üstad

-Dua takdirdendir... Ancak ne şekilde ve ne zaman icâbet olacağı da takdir sınırlarına dahildir... Zaman kavramı ise bize GÖRE dir... Bu sebeple, biz duam olmadı dersek de, o fıtrat ve istidadımız elveriyorsa, mutlaka olacaktır...Bu arada düşünün, duanıza icâbet edecek olan nerededir?..

Soru

-İstidatımızın ve fıtratımızın elvermediği duayı etmemiz mümkün müdür?

Üstad

-Kâbiliyetinden gelen bir şekilde etmen mümkün .Ayrıca,”Allah istemedikçe siz isteyemezsiniz.” Âyetini hatırlayın..

Soru

-Kâbiliyetinizden gelen bir şekilde ifadesini biraz açar mısınız?.

Üstad

-İstidat ayrıdır; kâbiliyet ayrıdır... Kişinin istidadı olur, kâbiliyeti olmaz... Kâbiliyeti olur, istidadı olmaz... İkisi de olabilir... İkisi de olmayabilir... Yani yöneldiği konuya demek istiyorum...

Şayet istidadı elvermediği halde kabiliyetinin getirisiyle eğiliyorsa o konuya; bir süre sonra ondan vazgeçmesi mukadder demektir!...

Soru

-Hiçbir yorum ve kabul Allah`ın AHADİYYETİ`ni gözardı edecek şekilde olmamalı.. Çünkü mutlak olan Allah`ın AHADİYYETİDİR... Bu durumda gerçekte herşey bir HÜKÜM`dür... Şuur ile şuurun hükmü arasında bir kopukluk, bir ayrılık ve bir zaman olur mu?... Öyle ise ZÂT`ın ilmi dışında (ilmiNİN değil) hiçbir şey mevcûd değildir... Yaşam da bu hükmün algılanışından ibaret bir bütünlüktür...

Üstad

-Teşekkürler...

Soru

-Hz. Meryem’in Hz. İsa’ya hâmile kalışı ile ilgili soru: Hz. Meryem’e gelen melek ne yapmıştır? Sperm görevi nasıl oluşmuştur izah eder misiniz?..

Üstad

-Meleklerin yolladığı impulsların genetiği etkileme ve mutasyonlar oluşturma özelliği vardır... Bu boyuttaki bir gelişme ile Hz. Meryem’in hâmile kaldığını düşünüyorum...Bir şekilde yaratan, başka bir şekilde de yaratabilir..

Soru

-Zikreden, zikredileni zikrederken yaptığı zikrin bile farkında olmayış hâlini nasıl değerlendirirsiniz?

Üstad

-Tüm varlık yazdığın zikri yapmaktadır... DİNLEYEBİLENE; OKUYABİLENE...

Soru

-Namazda okunan tahiyattaki Kelime-i Şehâdeti Mi’râc‘ta kim söylemiştir?..

Üstad

-O bölüm sonradan ilâvedir... Mi’râc `takinde yoktur...

Soru

-Hz Ali , “Görmediğim Allah’a kulluk etmem “ nüktesi ile neyi anlatmak istiyordu ?

Üstad

-Kendisindeki enfüsi ve âfâki müşahedenin tam oluşunu... Dolayısıyla Ayn-el Yakin müşahede sahibi oluşunu!...

Soru

-Ezelde (dehr=sıfat boyutunda) takdir edilmiş olanın yıldızlar ve burçlar âlemi vasıtasıyla Ef’âl âlemindeki zuhûru vehmin hükmü altında olan terkipsel birimler tarafından ``falanca şunu yaptı da başına şu belâ geldi `` olarak algılanır... tabiatımız nedeniyle, ``belâ`` veya “ceza” olarak algılanmakta olan oluşlar takdirin sonucu olmakla beraber, o irade bu birimden çıktığı için yaptıklarımızın sonucu olarak da değerlendirilebilir diye düşünüyorum Üstadım.

Soru

-İlham meleği ile vahiy meleği arasında ne gibi fark vardır.?

Üstad

-Aynıdır... Fark yoktur... Gelen kişiye göre biz “ilham” veya “vahiy” diye ayırırız... Gelen kişi Nebî ise “Vahiy” deriz; veli ise “İlham”!... Sâdık olması şartıyla... Sezgi ile ilhamı karıştırmamak gerekir....

Cevaplar

-Başımıza gelenleri, belâ, cezalandırma diye değerlendirmemiz tamamen terkipsel oluşumumuza bağlı bir perdelilik durumu olduğundan, sistemin işleyişindeki çeşitli vesileleri gerçek nedenlermiş gibi algılıyoruz. Yaşadığımız herşey takdirdendir.

-Mevcut olan aklım benim kaderimdir, idrâka dayalı bir şekilde astroloji ile ilgilenir , gereğini mevcut olan kapasitesi kadar yaşarım. Başımıza gelen belâdan, sizin geçen gün belirttiğiniz gibi hangi yönde bir arınma oluşturduğuna bakmalı.

Soru

-Üstadım, iman sahibinin ibadetlerinden namazın belli vakitleri var... İkân sahibinin ubûdetinin namazında vakti söz konusu olur mu?...

Namazın mi’râc olabilmesi için kişinin öncelikle hayatında tekliği yaşaması mı gereklidir? yoksa bunu yaşamadan direkt olarak namaz Mi’râc olabilir mi?

Üstad

-Namazın ikâmesi, ve Mi’râc ‘ın oluşması kişinin yaşantısıyla bütünleşmiştir... Normalde yaşayamadığını namazda da yaşayamaz... Namaz, Mi’râc ‘ın yaşanması içindir... Müşriğin yaptığı hiç bir ibadetin yararı olmayacağı Kur’ân ‘da ifade edilmiştir...

Tasavvuf çalışmalarının temeli, şirki hafîden kurtulup, Başını nereye döndürsen, yani ne yöne bakış atsan TEK`liği görebilmek içindir...

Namazdan amaç, Allah`ı görebilmektir!... Ama körlere de namaz yasaklanmamıştır!... Zira kör de olsa, sağır değildir hiç olmazsa!... Namazı kılamayan; yani âfâkta, karşısındakinde Allah nûrunu göremeyenin yaptığı ibadet kendine ZULÜMDÜR!...

Soru

-Tasavvufta geçen Hullet makamı Hz İbrahim’e mi aittir.?

Üstad

-O’nda sembolize olan fakat daha sonraki İnsan-ı Kâmil’lerde de açığa çıkan bir tecellidir... Asâleten O`na; verâseten de ondan sonra gelmiş olanlara aittir...

Soru

-İmam Gazali:”Külli aklın feyiz saçmasıyla VAHİY; Külli Ruh`un feyiz saçmasıyla da İLHAM doğar...”diyor.. ne demektir?.....

Üstad

-Kişide külli ilmin açığa çıkması yönüyle; fıtratındaki ilham alma yeteneğinin açıklaması...

Nebîlerde açığa çıkan “Vahiy”,Akl-ı Kül boyutunun ilminin açığa çıkması; Rasûllerde velâyetleri kanalından Ruh-u Âzâm’dan alınan ilmin adının “İlham” olmasıdır.

Sonuçta her ikisi de aynı Tek kaynaktan olmasına rağmen,birincisi zâhire dönük ilmin adı ve aracısı; ikincisi ise, bâtına dönük ilmin adı ve aracısıdır.

Soru

-Hz Meryem`in başına gelen bu mutasyon, yaşanan tek vak’a mıdır? Değilse bu şerefe nâil olmuş başka yaşantılar da var mı?.. Varsa, habersiz olabilirler mi ? Teşekkür ederim..

Üstad

-Kur’ân`da yalnızca Hz. Meryem’den bahsediliyor... Ama yalnızca ona mahsustur diye bir sınırlamanın farkında değilim... Allah’ın sınırlamadığı şeyi benim de sınırlama hakkım yoktur... Dolayısıyla bu konuda kesin bir şey diyemem...

Soru

-Şeytâniyet bir vasıf ise,”halife”de vasıfsızlık demekse şeytanın Âdem’e secde etmemesini nasıl anlamalıyız?...

Üstad

-Şeytâniyet, gördüğü ile kayıtlamak ve kayıtlanmaktır... Hilâfet ise gördüğünü kayıtlamamak, sınırlamamak ve sınırsızlıktan nasip almaktır!...

Şeytan gördüğüyle kayıtlandı... Halife ise her an sınırsız ve kayıtsız olanın ahlâkıyla ahlâklanmış olarak, Halife olmuştur...

Soru

-Hakikatı Ahmediyet makamını izhar eden bir birimin ilmi ne yönlüdür.?..

Üstad

-Hakikatı Ahmediye izhar edilmez!... Edilemez!...Yaşanır o mertebedeki Zâtlarca..

Soru

-Rasûlullah Efendimiz’in tebliğ ettiği dini inkar ettiği halde, bir birimin antiçekim dalgaları almış olması sebebiyle Cennet’e girmesi mümkün müdür? Bana değildir gibi geliyor, yanılıyor muyum?

Üstad

-Doğru ve isabetli düşünüyorsun!...

Soru

-Madde kuantum boyutuna indirgendiğinde yerçekimi kanunu ispatlanabilir mi?.. Çünkü kütle ve yük ortadan kalkar... Alain Aspect deneyinin sonucu çıkar: Mekânsız iletişim ve sonuç beş duyunun algılayamadığı DEHR mi?..

Üstad

-Kuantsal boyutta olayı değerlendirdiğin zaman zaten madde kavramı olmaz,dolayısıyla yerçekimi kalkar... O boyut itibariyle... Kuantsal boyutumuz itibariyle hepimiz varlığımızı yitiririz... Ama gene de DEHR boyutu değildir bu kanaatime göre..

Soru

-Üstadım, başımıza gelecek olanların ve yaşadıklarımızın iyisi de kötüsü de takdirdendir bana göre. Muhakkak her olayın bir nedeni vardır. Bu nedeni oluşturan kim?

Üstad

-Bunlar Allah’ın ilim ve iradesinin zuhûra çıkmasıdır. O`ndan gayrısı olmadığına göre, her olanın TAKDİRİ ve TEZÂHÜRÜ, O`na aittir.

Soru

-Rasûllulah Efendimiz A.S ın "beni gören hakkı görmüştür" açıklaması ışığında düşünerek Rasûlullah Aleyhisselâm’ın Ruh-u Âzâm’ın mânâlarından sadece bir mânânın yeryüzünde açığa çıktığı mahal olmasını nasıl düşünelim açabilir misiniz?...

Üstad

-Hz. Muhammed Aleyhisselâm, BENİ derken, aslında beden boyutunu kastetmiyor ..Kendisinde açığa çıkan Esmâ boyutuna işaret ediyor...!...

Soru

-Düşündüklerim biraz uzunca... yazabilir miyim?

Üstad

-Evet ... bekliyorum....?

Soru

-Anlayabildiğim kadarıyla, bir belâ ile karşılaşıldığında, "bu ilâhi takdirdir" veya "bu yaptığımın karşılığıdır" düşünceleri arasında yapılacak seçim son derece önemli...

Hangi bakış açısını seçmeliyiz ki, bu, bizi hakikati müşahededen uzak düşürmesin?...

ALLAH isminin işaret ettiği mânâ hakkında bilgisi olan herkes biliyor ki, ALLAH`ın takdiri dışında hiçbir iş meydana gelmez. Ancak burada çok ince bir noktaya işaret var...

Cevabımı Kur’ân`dan bir misâlle vermek istiyorum.

Öncelikle, karşılaştığımız bir olayı "belâ" olarak nitelendirmek, o noktai hakikati müşahede edememekten kaynaklanır.Hakikati müşahede edememenin verdiği zorluktur, aslında karşılaşılan...

Dolayısıyla hakikati görememe durumu "nefse zulüm" diye anlatılan hâli ifade eder. Böyle bir durumda bize yol gösteren Kur’ân işâreti: "Zulmeden ALLAH değildir, onlar kendi nefislerine zulmettiler.." dir...

İblis ve Âdem, Cennet’ten kovulma hâdisesi sonrasında, bu işledikleri hakkında iki farklı sonuca varırlar. Her ikisi de yaptıklarının Allah takdiri olduğu bilgisine sahip olmalarına rağmen, Âdem "nefsine zulmedenin kendisi olduğunu" (yani kendi yaptığın neticesine katlandığını) itiraf ederken; İblis, karşılaştığı olayı, "beni azdıran Sensin" diyerek ilâhi takdire bağlar...

Âdem, yaptığı hatayı kendine maleder: "Ben bu halde kendi nefsime zulmettim", der, ve bu değerlendirmesinden dolayı mağfiret bulur. İblis’in ifadesi ise, "beni azdıran sendin" Fakat bu değerlendirme onun helâkına sebep olur.

Kendinden istenenin zıddını yapmasıyla İblis’in helâkine sebep, işte bu sorunuzun cevabında gizli. O halde, karşılaştığı şeyden sıkılan, belâ algılayan demelidir ki:

"ALLAH`ım, şu halde Sen, benim değerlendirmemden Subhansın; kendi nefsimin hakikatini görememekle bu duruma mâruz kalarak nefsime zulmeden ise benim...

Takdir, düşüncede bilinmeli, ancak belâyla karşılaşıldığında böyle diyebilmeli ve böylelikle "SEN"e değil "ÖZ"e dönmelidir... Hepinize sabrınız için teşekkür ederim...

Üstad

-Teşekkürler .... Sanırım bana şunu anlatmak istedin;

İblis’in lânet almasına sebep, Allah’ı enfüste seyredip âfâki seyrini tamamlamamış olması sebebiyle karşısındakinde göremeyişi ve karşısındakini inkâr edişi “şeytan” vasfını almaya sebep oldu!...

Bilmesine rağmen, bildiğini yaşayamaması yüzünden; yaptığının müsebbini ÖTEYE ATTI!... Öteye atmakta ŞEYTÂNİ VASIF olduğu için, LÂNETİ=UZAKLIĞI yaşamak durumunda kaldı...

Buna karşın Âdem ise, Yeryüzünde Halife olarak zâhire çıkarıldığı için, hilâfetinin bilinci içinde, yaptığını ÖTEDEKİNE maletmedi; faili hakiki olarak kendindekini gördü... Ve yaptığını nefsininin hakikatine bağlıyarak; yaptığı gerçeği örtme işi dolayısıyla; nefsinin hakkını yemiş olarak, kendisine zulümde bulunduğunu idrak etti....

Bu idrâk edişin anlatımı, içinde bulunulan idrâk da; "Ben nefsime zulmettim" kelimeleriyle bizim anlayışımıza nakledildi...

Yani kalıp kelime olarak biz bu cümleyi tekrarladığımız zaman, ne tesbih etmiş oluruz; ne de dua!...

O idrâkın bize açılması, hissedilmesi ve yaşantımızda yer alması ise, Âdem’in istiğfarının bizim tarafımızdan paylaşılması demek olur; kanaatime göre...

Soru

-Bir olayla ilgili olarak Mars - Satürn vs. kavuşumlarından söz edilmesi, konunun Sistemin işleyişi açısından ele alındığına işaret eder. Yalnız sistemin ne olduğunun bilinmesi veya bilinmeden konuşulması mânâyı değiştirir. Olaya ezeldeki takdirin sonu diye bakmak şirke işaret eder. Allah için ezel, ebed..gibi vasıflar kullanlmaz. Ayrca Allah`ın tecellisi de yoktur. Konu Tek’lik açısından ele alınır ise, çoklukta teklik ifadesi olarak “BİZ” anlamında deriz ki ; yaptıklarMIZın sonucudur. Yapılan ise ilim boyutunda Esmâların seyridir.... Falanca şunu yaptı da bana şu geldi, böylece cezasını buldu .. denmesi , söyleyen vahdeti yaşamıyorsa ötede bir Allah yani tanrı inancı boyutuna işaret eder.

Üstad

-Bakın tahmin ederim bu oturumda aldığınızı hiç bir kitap veya kasetten alamazsınız.

Nedenini anlatmaya çalışayım...

Ortada A.H. yok!...

Bütün dikkatinizi okuduklarınızı anlamaya veriyorsunuz...

Bu arada beyniniz de tamamıyla yazana yönlenmiş telepatik iletişime açık bir halde... Tüm duyularınız ilme açık...

İşte bu sebepler dolayısıyla bu chatten hayli yorgun ve dolu bir kafayla ayrılmanız muhtemeldir....

Bu sebeple başka sorusu olan yoksa oturuma ara verelim...

Soru

-İlim mi yoksa AŞK mı bu yolda (tasavvuf yolunda) kısa zamanda uzun mesafeler aldırır insana ?..

Üstad

-Aşk ilme daha kolay erdirir ...

Soru

-Kulun Rabbine âsi olması mümkün değilse, "VE ASA ADEMU RABBEHU FE ĞEVA"daki Âdem’in isyanı bir ma`rifet midir, yoksa başka bir şey mi?..

Üstad

-Bu Âyetten ben şöyle anlıyorum ..

Âdem, Rabbi olan Esmâ terkibinin genişliği içinde hareket edemiyerek, beşerî kayıtlarla kayıtlanmak suretiyle hakikatına isyan etme durumuna düştü; ve sonra da bunun farkına vararak Nefsinin hakikatını yaşayamadığı için nefsine zulmetmekte olduğunu farketti ve bunun üzüntüsünü yaşadı...

Soru

-İsteyerek ve hissederek akıldan geçirilen düşünce, takdiri ilâhi değil midir?..

Üstad

-Nefsinin takdiridir!...

Algılama daima değerlendirmeden önce gelir...

Soru

-``Allah için nöbet tutanları Allah kabir azâbından emin kılar.`` Hadisinde bahsedilen nöbeti nasıl anlamalıyız ki bu nöbet kabir azabından emin kılıyor ?..

Üstad

-Vatan sınırları senin izâfî-göresel-geçici maddi vatanın değil;ölümötesi mutlak hakiki vatanındır... O sınırları koruman bu dediğin olaya vesile olur...

Peki herkese iyi geceler... Hoşça kalınız!...

Soru

-Üstadım, neden Rasûlullah Efendimiz’in amcasının tevbesi için yaptığı dua kabul edilmedi?

Üstad

-Dua, fıtratı değiştirmez.

Soru

-“Hz.Muhammed Neyi Okudu?”kitabında... "lâ havle velâ kuvvete illâ billah" ifadesinin mânâsının Rahim’den oluşunu nasıl algılamalıyız?

Soru

-Zâhir yönlü icâzet sahibi kişilerin bâtınî yönden haberdar olmamaları mümkün müdür.?

-Ve Teklik yönüyle "mekr "kavramını nasıl algılamamız mümkündür.?

*  *  *