Bilincin Arınışı

Ahmed Hulûsi

NEFS NEDIR ?

Bu güne kadar çeşitli konuları anlatırken, günümüz anlayışı içinde Din`deki pek çok konunun, düşünebilen beyinlere göre artık iman edilecek bir şey değil, idrâkin gereği olarak tatbik edilecek sistematik çalışmalar olduğunu izah etmeğe çalıştık.

Dedik ki;

Din, tamamen fizik, kimya, astronomi, biyoloji gibi bazı bilimsel gerçeklere dayanıyor. Ve bunun da çeşitli yönlerini kitapta izah ettik... Meselâ:

"Hac" olayını anlattığımızda, 1820`lerde ilk defa bulunan ley hatlarından; yerin altındaki pozitif ve negatif akım kanallarının varlığından söz etmiştik.

"Zemzem" suyunun, insanı bir anda canlandıran özelliğinin de gene Kâ`be ‘nin altına isabet eden pozitif enerji alanından kaynaklandığını; bu enerji alanından yayılan enerjinin Kâ`be ‘den yükselişinin pek çok evliyâ tarafından tesbit edildiğinden bahsetmiştik..

Hattâ zemzem suyunun o kuyuda yetersiz kalması hâlinde, oraya dışarıdan pompalanacak suyun da bu merkezden geçirilmesi şartıyla aynı özelliği kazanmış olacağından sözetmiştik!.

İnsan vücudundaki bioelektrik akım şebekesi olan sinir sistemi gibi; yer yüzünün pozitif ve negatif manyetik akım kanalları bulunduğunu, bunların belli radyasyonlar yaydığını, bu radyasyonların da insan vücutları ve beyinler üzerinde etkileri olduğunu söyledik...

Şimdi anlatacağım deve ve kedi ile ilgili bazı olaylardan da görüleceği üzere; bazı hayvanların, bizim algılayamadığımız, ses-koku ya da daha başka bir takım titreşimleri çok iyi algıladıkları bir gerçektir!.

Bunlar beyin kapasiteleri nedeniyle yeraltından yayılan titreşimlerin hücreleri için ne kadar yararlı olduğunu tesbit edip, ona göre yer seçimi yapmaları çok enteresan ibret verici örneklerdir.. Yapılacak bilimsel araştırmalarla yakın gelecekte bu yeraltı akımlarının kesinlikle değerlendirilmesi fazla uzak olmasa gerektir.

Gerek deve ve gerekse kedi olayının, aslında dayandığı çok entresan gerçekler var... Biz, bazı bilimsel olayları eskiden çözemediğimiz için bazı olayları başka sebeplere yoruyorduk... Meselâ:

Hazreti Rasûlulllah Aleyhisselâm Medine`ye geldiği zaman, herkes "Gel bizim evde kal, burası senin olsun" dedi...

Ne var ki O, bazılarına göre, sosyolojik bir seçim yaptı... Kimseyi kırmamak için, "deve nereye giderse orada kalırım" dedi...

O günün insanı hâliyle bunu, kimseyi kırmak istemediğine bağladı...

Halbuki deve, yapısı itibariyle, yer altındaki pozitif akım kanallarının titreşimlerini en iyi algılayan hayvanların başında gelir.

Hz. Rasûl Aleyhisselâm, nerede kalacağını belki de bu yüzden devenin algılama gücüne bıraktı!.

Ve, deve en yararlı, müsbet akımın en güçlü olduğu bölgeye kurulmuş olan, Hâlid Bin Velid`in (Allah ondan razı olsun) evine gitti, orada durdu. Ve Rasûlullah Aleyhisselâm da orada kaldı...

Benzeri türden bir olay da kedi için sözkonusudur!.. Bu konuda uzmanlar diyor ki, evinizin en huzurlu köşesini bulmak istiyorsanız, kedinizi serbest bırakın ve onun yatıp uyuduğu yere daimi oturacağının koltuğunuzu koyun veya yatağınızı oraya yapın..

Genetik verilerle oluşmuş insan beyni, gerek astrolojik tesirler, gerekse yer altındaki bu manyetik akım kanallarının yaydığı radyasyonlarla beslenen ve yönlenen bir yapı olarak çalışır.

Peki, insanda var olan "Nefs" nedir?...

"Nefs", "Ben" kelimesiyle işaret ettiğin varlıktır!.

"Nefs" ve ondaki "bilinç", gerçeği itibariyle, yapısının özü itibariyle, "Rubûbiyet Nuru"ndan, yani "esmâ" mertebesinden yaratılmıştır.

"Nefs", varlığını esmâ mertebesinden yani Hakk`ın varlığından alıp "Rubûbiyet Nûru"ndan yaratıldığı için, "yapısının gereği olarak dilediğini yapmak ister ve yapar"... Engel tanımaz!.. Hayır veya şer, iyi veya kötü diye bir kavram bilmez!.. O, sadece dilediğini yapmak ister ve yapar. Çünkü var oluşu "Rubûbiyet nûru"ndandır...

"Nefs"in aslı, "Nefs-i Küll"dür...

"Nefs-i Küll" nedir?...

Cenâb-ı Hak, kendi esmâsını yani özelliklerini seyretmeyi dilediğinde, kendi Zât`ındaki mânâları seyretmeyi dilediğinde, "Zâtı`ndan Zâtı`na tecelli etti" denen bir biçimde, kendi ilminde kendi esmâsını-özelliklerini seyretti!...

Bu, "kendi esmâsının seyri" dediğimiz ilmî seyr neticesi olarak, bu esmânın toplu bulunduğu mânâlar "Ruhu Â`zâm" adlı meleği meydana getirdi..

"Ruh-u A`zâm" denilen bu Ruha, sahip olduğu bilinç ve ilim itibariyle "Akl-ı Evvel" adı verilir.

Esasen "RUH" kelimesi kullanım yeri ve işaret ettiği anlam itibariyle çok farklı yapılara isim olmuştur.. Tıpkı "Kıyâmet" kelimesi gibi!...

"Kıyâmet" kelimesi Kur`ân-ı Kerim’de, bazen bireysel anlamda "ölüm", yani bir yapının, diğer bir boyuttaki yaşam biçimine dönüşmesi anlamına işaret ederken; bazen de "ruh boyutu yaşamının, nûrânî yaşam boyutuna" dönüşmesi süreci olarak kullanılmıştır.

Evet, "Akl-ı Evvel", varlığında mevcut olan kudret itibariyle "Nefs-i Küll" adını alır. Hayâtiyeti, canlılığı itibariyle, "Ruh-u Â’zâm, Ruh", adını alır. Sahip olduğu mânalar, Esmâ-iilahiyye itibariyle de, "Hakikat-ı Muhammediye" adını alır...

"Nefs-i Küll"ün zâhiri ve varlığı, bu kâinatı oluşturan cevher olan, "enerji" dediğimiz şeydir..

Eni boyu, derinliği, ağırlığı, sınırı falan yoktur. Sınırsız, sonsuz kudrettir... Bir diğer ifade ile "enerji", Cenab-ı Hakk`ın "Kudret" sıfatının açığa çıkmasından başka bir şey değildir... Var olan her şey, bundan meydana gelmiştir!...

"Nefs-i Küll" de mevcut olan bilinç, ilâhi isimlerin mânâlarını yansıtan bilinçtir, ki kendindeki mânâları ortaya koymayı diler.

"Yef`alü ma yurid" = "İrade ettiğini = dilediğini yapar"!.. (22-14)

İşte "MÜRîD" oluşu, yani irade edişi - dilemesi, "Rubûbiyet"in kuvveden fiile dönüştüğü mertebedir...

Ve O, "Rubûbiyetin gereği olarak, dilediğini halk eder"!.

"Yef`âlullahe ma yeşâ`".. (14-27)

"Nefs-i Küll"den, yani varlığın özünü meydana getiren enerjiden, ana rahmindeki sperm-yumurta birleşmesiyle hâsıl olan ilk maddeye, 120. gün`de özden dışa doğru diye tanımlamağa çalışacağımız bir boyutsal geçişle ulaşan "Nefs-i Küll"ün kudreti, o birim`de, "Ruh-u izâfi"yi yani "birim ruhunu=ruhu insânî"yi meydana getirir...

Yani, beyin çekirdeği, 120. günde "can"lılığa kavuşur, faaliyete geçer... "Nefs-i Küll" dediğimiz varlığı meydana getiren kaynak enerjiden -Ruhu Â`zâm`dan- aldığı hayâtiyet, melekî güç tesiriyle ile ürettiği ışınsal yapıyla, kendi ruhunu meydana getirir!.

Ve, böylece "birimsel izâfi ruh", "ruh-u insânî" meydana gelir.

Aynı zamanda da "hayâtiyet" yönüyle "ruh"; "ben"liği yönüyle "Nefs-i Küll"; "ilmi" itibariyle de "Akl-ı Evvel" olan cevherden geldiği için o birimde bilinç oluşur.

Beyin, her an, bir yandan ruhu üretir, bir yandan da genetik verilerin + astrolojik verilerin etkilerin sonucu oluşan bilinci yükler!. Daha sonra, 7. ve 9.ncu aylarda ve doğum anında meydana gelen tesirlerle kişilik özellikleri oluşur... Ve bu kişilik özellikleri aynıyla da bireysel ruha = kişilikli ruha yansır.

Daha sonra, bu kişi büyümeğe başlar...

Bu arada kişide genetik veriler ‘ astrolojik etkiler ‘ çevresel bir "Benlik" duygusu gelişir; bilinç birikimine "Ben" demeğe başlar...

"Ben" kelimesiyle işaret ettiği bir varlık var elbet!.. Fakat, şartlanmaları ne istikamette ise, "Ben"i, o şekilde anlıyor.

"Ben" kavramı şaşmıyor... Ancak, o "ben"i şartlanmalar nasıl oluşturmuşsa, öyle bir "ben" kabul ediyor...

Ve bu "ben" dediği "Nefs"i, şartlanmaları dolayısıyla oluşan değer yargıları nedeniyle, neyi isterse onu yapmak istiyor.

Burada yanlış anlaşılan ve çok önemli bir olay var...

Eskilerin bir çoğu "Nefs" ile "Ruh"u karıştırmışlardır!.

"Nefs", bilincinizin rengine bürünen, "ben" kelimesiyle işaret ettiğiniz soyut varlığınızdır!.. "Hayat" sıfatının varlığını oluşturması sebebiyle "Ruh" ismini alır.. Kişilik bilincinin oluşması ertesinde birim "ruh"a izâfe edilir.. Bilince izâfetle "nefs" denilir ve bilinç mertebesine göre isimlenir.

"Ruh"la "hayat" bulmuş "nefs"te mevcut olan "Benlik" kavramının oluştuğu "bilincin seviyesinin adı"dır, "Nefs-i emmare"!.

"Nefs"in varoluş hükmü, bilinç düzeyine göre dilediğini yapmasıdır!..

"Nefs"in istekleri diye bilinen şeylerse, ya bedenin tabiatının gerektirdikleri, ya da şartlanmalarının getirdikleridir.

"Nefs", bedende kendini tanıdığı ve beden kabul ettiği için; bedende gözünü açtığı için, bedenin istek ve arzularını, kendi istek ve arzularıymış gibi kabullenip, bedene dönük emirler vererek yaşamını sürdürür. Bu yüzden de tasavvufta "emmare nefs" adıyla anılır!.

Fakat, kendisinin bedenin ötesinde bir varlık olduğu yolunda bir açılım olursa o zaman yaşamı değişmeğe başlar. Ve kendisini geçmişte beden kabul edip, yalnızca bedene dönük bir yaşam sürüp, öz değerlerini bilememekten dolayı büyük bir pişmanlık duyarak, kendi kendine "levm" eder... Ki bundan dolayı da "levvame nefs" ismini alır aynı "nefs"!.

"Nefs", öz`ü itibariyle, yani varlığının hakikatı itibariyle, Allah`ın bütün isimlerinin mânâlarını câmidir... "Nefs"in aslı "Nefs-i Küll"dür.

"Nefs-i Küll", esmânın toplu olarak bulunduğu "Ruh-u Â’zâm"ın varlığıyladır; kudretinin açığa çıkmasıyladır; yansımasıdır, aynasıdır!.

Önemli olan Nefs`in kendisinde mevcut olan bu mânâları tanıyıp bilmesidir...

"NEFS"in kendini tanıyıp bilmesinin yedi mertebesi vardır...İnsanların geneldeki mertebeleri de yedidir... Yani bütün insanlar, bu yedi mertebenin birindedirler.

*  *  *