Bilincin Arınışı

Ahmed Hulûsi

HALİFETULLAH

Allah, "insan"ı, yeryüzünde "halife" olarak yaratmıştır..

Bu Kur`ân-ı Kerîm`de açıklanan kesin gerçektir!..

Acaba biz insan olduğumuza göre "Halife" oluşumuzun bilincinde miyiz?

Ne yönümüzle ve ne kadarıyla "ALLAH" adıyla işaret edilenin "Halifesi"yiz acaba?...

Yeryüzünde ne kadarıyla "halifesi"yiz, "ALLAH" ismiyle işaret edilenin?

"Halife" ne demektir?... " ne demektir?... " ne demektir?...

Bunun yaşamı nasıl olur?... Nasıl "Halife" olduğunun bilincine erer kişi?... "Halife"lık bilincine eren kişinin yaşamı ve yaşama bakış açısı nasıl olur?...

Herhalde bu türden daha pek çok soru aklımıza takılabilir..

İşte bu konuya bir miktar açıklık getirmek amacıyla aşağıdaki bilgi kırıntılarını size takdime çalışacağım.. Başarılı olursam, elbette ki lûtuf ve inâyet Allah`u Teâlâ’nın kereminden; hata ve kusurlar da terkibimin kapasitesinin yetersizliğinden!.

Allah kolaylaştıra!...

Kur`ân-ı Kerim, insanın yeryüzünde "Halife" olarak "meydana getirilişini" "Bakara" Sûresinde 30. âyetten başlayan bölümde şöyle anlatır:

"Ve düşün ki Rabbın melâikeye;

-Ben yer yüzünde muhakkak bir Halife meydana getireceğim" dediği vakit, onlar da "orada fesat edecek ve kanlar dökecek bir mahlûk mu yaratacaksın, biz hamdinle tesbih ve seni takdis edip dururken" dediler.

-Herhalde ben sizin bilemeyeceğiniz şeyleri bilirim!..

buyurdu; ve Adem’e bütün esmâyı tâlim eyledi!...

Sonra O, âlemini melâikeye gösterip;

-Haydi dâvânızda sâdıksanız bana şunları isimleri ile haber verin buyurdu...

-Subhansın ya Rab!.. Bizim için senin bildirdiğinden başka ilim ne mümkün... Alîm ve Hakîm olan Sensin, dediler...

-Ey Adem!... Bunları onlara, isimleri ile haber ver, buyurdu.. Bu emir üzerine, Adem onlara isimleri ile onları haber verince de buyurdu ki:

-Demedim mi size Ben?... Her hâlûkârda semâların ve yerin gaybını bilirim ne açığa çıkarıyorsanız, ne gizliyorsanız!...

Ve o vakit, melâike`ye,

-Adem`e secde edin", dedik. Derhal secde ettiler. Ancak, İblis dayattı. Kibrine yediremedi. Zaten gerçeği örtenlerdendi...

Ve dedi ki:

-Ya Adem!.. Sen ve zevcen Cenneti mesken edinin. İkiniz de orada, dilediğiniz yerde bol bol yiyin!.. Fakat, şu ağaca yaklaşmayın ki, haddi aşan zâlimlerden olmayasınız...

Bunun üzerine, Şeytan onları, oradan kaydırdı...İkisini de bulundukları nimet mahallinden çıkardı... Biz de:

-Haydi!.. dedik. Bazınız bazınıza düşman olarak inin; size yerde bir zamana kadar nasip alma var.

Derken Adem, Rabbından bir takım kelimeler telâkki etti, yalvardı. O da tövbesini kabul buyurup ona yine baktı... Gerçek ki Allah, Tevvab ve Rahim`dir...

Dedik, inin oradan hepiniz!..

Sonra, benden size bir hidâyetçi gelir de kim o hidâyet edicinin izinden giderse, onlar için bir korku yoktur ve mahzun olacak da değillerdir..."

Evet!..

Bu âyetlerde, "insan"ın "halife" olarak meydana getirilmesinden; bir kısım melâikenin Adem`e secde etmesinden; İblis`in bu secdeyi yapmamasından; daha sonra, Adem`in kendisine yasaklanan şeyi yapmasından dolayı eşi ile birlikte Cennetten inmesinden söz ediliyor. Bu konuda çok değerli bilgileri "AKIL ve İMAN" ile "Hz. MUHAMMED NEYİ OKUDU" isimli kitaplarda nakletmiştik.. Okumamış olanların mutlaka oradan okumalarını tavsiye ederim..

Burada ise aynı olayın bir başka yönü üzerinde durmaya ve bu vesileyle de bu güne kadar eldeğmemiş bazı yeni hususlara değinmeğe çalışacağım...

Evet konumuz "yeryüzündeki Halife"!...

"Halife" olması!... Neden?... Nasıl?...

"Hak Dini Kur`ân Dili" isimli eserde, Elmalı`lı Hamdi Yazır şöyle açıklıyor:

"Ben mutlaka yeryüzünde bir halife yapacağım, bir halife tâyin edeceğim demişti ki, O bana izâfeten, bana niyâbeten mahlûkatın üzerinde birtakım tasarrufata sahip olacak, benim nâmıma ahkâmını icrâ ve temfiz eyleyecek..." (1. cilt 299. sayfa)

Şimdi bu konuyu baştan alalım...

"Allah, Adem`i yer yüzünde bir halife olarak meydana getirdi."

Kur`ân `dan evvel gelmiş olan kitaplardan Tevrat`ta da Tekvin bahsinde şu hususa değinilir. "Allah, kendi sûretinde Adam`ı yaptı."

Adem`den Tevrat`ta "Adam" şeklinde bahsedilir... Keza, İncil`de de...

Bununla birlikte, Buhari`de, Müslim`de, İbn-i Hanbel`de bu konuda bir açıklama vardır. Hazreti Rasulullah Aleyhisselâm şöyle buyuruyor:

"Allah, Adem`i kendi sûreti üzere yarattı."

"Allah sûreti üzere meydana getirilen", Adem`in var oluşunun gayesi, bu Âyet-i Kerime’de açıklandığı üzere, "yeryüzünde Halife" olmasıdır...

"Halife" olması, Adem`in, Allah sûreti üzere yaratılması ile ancak mümkündür ki, biraz önce bahsolunan Rasûl açıklamasında da buna;

"Allah Adem`i kendi sûreti üzere meydana getirdi"

şeklinde işaret edilmiştir.

"Allah sûreti üzere..."

diye ifade edilen tanımlamadan ne anlayacağız?...

Biliyoruz ki, Allah, şekilden, maddeden, sûretten münezzehtir!. Bu sûretin, ne olduğu hakkında çok tafsilatlı bir izahı, "Özün Seyri" isimli bölümde bulacaksınız.

Burada bahsedilen "sûret" Cenâb-ı Hakk`ın Esmâ-i ilâhisi ile meydana getirilmiş olan "İNSANÎ mânâ"dır.

Adem`in, "Allah`ın sûreti üzere var olması" demek, "İlâhi isimlerin mânâları ile varlığı var olması" demektir.

Yani, Adem, "Allah`ın isimlerinin mânâlarını ortaya koymakla "Hilâfet" görevine seçilmiş", o görev için meydana getirilmiş demektir.

Nitekim, Nur Sûresi`nin 55. âyetinde de:

"Allah, sizden, inanıp iyi işler yapanlara kendilerini yeryüzünde Halife yapacağını vaadetti"

denilmektedir...

En`âm sûresi`nin 155. âyetini şöyle açıklamaktadır:

"O, sizi, yeryüzünün halifeleri yaptı."

İnsan, "Halife" olarak yeryüzünde mevcuttur!.

Ancak, bu "Hilâfet" görevine lâyık olan, kendisinde mevcut olan bu "Hilâfetin" mânâsını anlayıp, idrâk edip, yaşayabilen zâtlar kimler?...

Elbetteki bu konu, üzerinde çok önemle durulması gereken bir konu..

"İnsansı"lar türünden olan "bedeni" yönünden değil; kendisinde meydana getirilen "İNSANÎ" mânâ yâni "Halife" özelliği ile ilk "insan" olmaktadır Adem!. Bize açılan gerçeğe göre!

"İnsan", yani "Adem", yani ilk "insan"dır!.. "Adem evlâdı" ise kendisindeki "Hilâfeti" sezen, hisseden, anlayan, idrâk eden ve bunun gereğini yaşayabilendir!.

Esasen burada iki ayrı mânâ söz konusu:

Birinci mânâ; fıtraten halife olarak meydana getirilmiş olan Adem ve neslinin, farkında olmadan veya farkederek bu görevi yerine getirmekte olduğudur!... Yani, her insan esasen, kendi kapasitesi oranında bu fıtrî "Hilâfet" görevini yerine getirmektedir.

Çünkü her insan, Allah isimlerinin bileşiminden meydana gelmiş olduğu için, yaşamının her anında bu esmâ bileşiminin gereğini yerine getirmede; böylece de o esmâ bileşimi yönünden; daha doğrusu kendisindeki mevcut isimler formülünün oluşturduğu program yönünden "hilâfet" görevini yerine getirmektedir...

"Adem`e bütün isimleri tâ`lim etti" (2-31)

Âyetinde, bize göre, "isimler" sözcüğü ile işaret edilen anlam "Esmâullah", yâni "Allah`ın isimleri"dir!. Çünkü, insan var olana kadar mevcut olan bütün varlıklar, sadece belirli Allah isimlerinin mânâlarıyla var olan varlıklardı.

Meselâ; bir kısım melekler, "Subbûh" ve "Kuddûs" isimlerinin mânâlarını izhâr için vardır... Bir kısım melekler, "Cebbâr" ve "Kahhâr" isimlerinin mânâlarını izhâr için vardır.

Bunlar gibi sayısız melekler, yani bizim gözümüzün göremediği sayısız varlıklar, hep, çeşitli isim bileşimlerinin anlamlarını ortaya koyabilmek, âşikâr edebilmek için vardır.

Kezâ, insanlardan evvel yeryüzünde yaşamakta olan "Cin" adıyla belirtilen veya günümüzde bazılarının tâbiriyle "Uzaylılar" diye bilinen varlıklar dahi, gene belirli sayıda isimlerin neticesi olarak; sınırlı sayıda ilâhi isimlerin ortaya çıkış şekli olarak vardırlar; ki bu "kısıtlılık" dolayısıyla "Hilâfete" nâil olamamışlar, yeryüzünde "Halife" seçilmemişlerdir!.

İşte, bu gelişimin sonucu olarak Adem, 99 olarak kabul edilen isimlerin mânâsını ortaya koyabilecek bir biçimde meydana getirilmiş; bu isimlerin mânâsını ortaya koyabilecek bir biçimde tesbih etmiş ve bundan sonra da "Halife" seçilmiştir.

Adem`in "insan" ve bunun sonucunda da "halife" olarak, "Ahsen-i takvîm" yani en güzel mânâ sûretiyle meydana getirilişi sırasında; yeryüzü melekleri olayı o sırada yaşamakta olan "insansı"lara bağlayarak hayrete düşmüşler; ve "insansı"ların mevcut şartları içinde "halife" olacaklarını sanmışlar ve bu yüzden de kendilerinde bir hayret ve sual oluşmuştur.

İşte bu noktadaki durum soru cevap sembolü içinde misâl yollu anlatımdır!.

Yeryüzündeki meleklerin, bu durumu anlayamaması, kavrayamaması son derece tabiidir. Çünkü, yeryüzündeki meleklerde bu isimlerin tamamı mevcut değildir.

Yeryüzü melekleri, o ana kadar yeryüzünde yaşamakta olan cinleri, "insansı"ları görmüşler; onların kendi aralarında kan döktüklerini, fesat çıkardıklarını, kemâlden çok uzak davranışlar ortaya koyduklarını müşahede ederek, şaşırmışlardır..

Burada, olayın zâhiri ve de mecâzî - sembolik anlatımına bakıp gerçekten böyle olmuş gibi değerlendirmek insanı yanılgıya götürür!.

Melekler ile Allah`ı iki ayrı, karşılıklı varlıklar gibi düşünüp, Allah`ın meleklere hitâb etmesini, meleklerin de Allah`a seslenişini iki ayrı varlığın birbirine hitâb edişi gibi düşünmek son derece olgunluktan uzak bir görüştür!.

Yani, melekler de dahil olmak üzere hiç bir şeyin Allah varlığı dışında bağımsız bir varlığından sözedilemez!.

Çünkü, ne Allah, meleklerden ötede, meleklerin dışında bir yerdedir; ne de melekler, Allah`ın varlığı dışında ayrı bir vücuda, varlığa sahip varlıklardır!.

Allah, tüm varlığın olduğu gibi, meleklerin de varlığında hulûl sözkonusu olmaksızın mevcuttur!.

Burada kısaca bir tesbit yapalım;

Yeryüzü melekleri yaşamakta olduğumuz madde boyutu nuranî yapılarıyla etkilemekte olan meleklerdir. Onların boyutsal olarak fevkindeki melekler ise semâ melekleri olarak tanımlanmaktadır ki bunların içinde "mele`i a`lâ", "hazire`i kuds", "melâike-i ulül`azm" gibi isimlerle işaret edilen melekler mevcuttur.

(1)Bu konuda detaylı bilgi Şah Veliyullah Dihlevî`nin "Hüccetullahi`l Bâliğa" isimli kitabının birinci cildinde mevcuttur.

Rasûlullah Aleyhisselâm’ın âhırete intikal etmeden önce sık sık duasında işaret ettiği "refîk`i a`lâ" da gene semâ meleklerinden olan mukarreb meleklerdir.

İşte burada anlatılan, Allah`ın "yeryüzünde bir Halife meydana getireceğim" hükmünün âşikâr olmaya başlaması; buna karşılık yeryüzü meleklerinin "Sen, yeryüzünde kan dökücü, fesat çıkarıcı varlıkları mı -halife olarak- meydana getireceksin?" hayretinin oluşması, iki ayrı varlığın karşılıklı konuşması şeklinde değerlendirilmemelidir.

Meleklerin, yeryüzündeki bu oluşu müşahede etmeleri sonucu olarak, yeryüzünde "Hilâfet" vazifesi ile, "Hilâfet" vazifesini yüklenecek yapıda bir varlığın oluşumunu seyretmeleri; ve bunu diğer yanda gördüklerine kıyasla değerlendirmeleri, onlara benzer davranışlar ortaya koyacağı endişesini doğurmuştur.

Ne var ki, melâikenin de karşısındakini değerlendirmesi ancak kendi varoluş kapasitesi kadardır!.

Bunun halk arasında basit bir açıklaması mevcuttur:

"Karşındakini nasıl bilirsin?" dendiği zaman "Kendim gibi, kendim kadar" der... Yani, her birim, karşısındakini kendi anlayışı kadar değerlendirebilir.

*  *  *