Akıl ve İman

Ahmed Hulûsi

DİNİN DİREĞİ NAMAZ

 Hz. Rasûlullah Aleyhisselâm efendimiz bir açıklamasında:

 "Namaz dinin direğidir"

buyuruyor.

Dinin direği ne demektir?..

O zamanlarda, insanların çok az bir kısmı kerpiçten yapılan evde yaşarken, büyük bir kısmı çadırda yaşıyordu... Çadırın meşhur orta direği vardır. O çadırı ayakta tutan ana direk gibi; dinin direği de namazdır!

Kişi, "Mi’râc olan namaz" gerçekleşmediği sürece, bir önceki basamakta yapmış olduğu “kelime-I tevhid”i tasdikinin gereğini hissedip, yaşayamaz!. Bilgide kalır!.

İlm-el yakîn, “kelime-i şehâdet”in sırrının kavranmasıdır!.

Bunun ayn-el yakîni “namaz”ın mi’râc oluşudur!.

Hakk-el yakîni “oruc”tur.

Buraya kadarı Fenâ Fillah’tır…

Bakâ Billah ise “zekât”tır!

Bunlar bugüne kadar pek bahsedilmemiş şeyler olduğundan, belki de nasıl oluyor diyerek yadırgayacaksınız, şaşıracaksınız; hatta belki de reddeceksiniz…

Ama sakın ola ki inkâr etmeyin; nefsinize zulmetmeyin!.

"İlmel yakîn"de; kişi ilmî idrâk ile "Allah"ın tekliğini, Hz Rasûlullah`ın elçiliğini ve kulluğunu idrâk ederek şehâdet eder.

Bu şehâdetin neticesinde, aldığı ilme göre namazı ikâme ederse (namaz kılarsa değil), o namazı ikâme edişi ile kendisinde mi`râc başlar..

O yaptığı "urûc" ile oluşan "Mi`râc" sonucunda da "Allah"a vâsıl olur!...

Bunun da neticesinde kendi varlığı ortadan kalkar; varlığında TEK mevcud olan Hak`tan gayrı olmaz!.

Bu halde varlığının Hak`kın varlığı olguğunu kavrayınca; Kendisi varlığındaki ilâhi vasıflarla tahakkuk eder.

Ettiği zaman, "oruç”lu olup zâhir olduğu kapasite çapında aç kalır, susuz kalır; açlığa ve susuzluğa tahammül gösterir; "Samediyyet tecellisi olur" böylece de "Hakk-el yakîn" hâli kendisinde zuhur eder.

Evet, önce "NAMAZ" üzerinde duralım...

"Kulun Allah`a en yakîn olduğu hal ve zaman secde hâlidir"

buyurulur...

Bir de namazın "ikâme" edilmesinden söz edilir.

Namaz "kılan"lar vardır.. Namazı "ikâme" edenler vardır.

Namazın "kılınması" ayrıdır, namazın "ikâme" edilmesi ayrıdır, "dâimi namazda" olanlar ayrıdır.

"Zâhir ehli", yani olayın tefekkürüne girmeyenler topluluğu diye bahsedilen "avam" için, "namaz kılınır".

Namaz kılınması demek, belli hareketler arasında, belli zikirlerin yapılmasıyla, bu zikirlerden ve dualardan hâsıl olan enerjinin beyin tarafından ruha yüklenmesi hedeflenmiştir...

Bu çalışmadan amaç, ruhun pozitif enerjisinin kuvvetlenerek, kişinin kendisini ölümötesi yaşamda güçlü bir hâle getirmesi hedeflenmiştir.

"Namaz"dan söz ederken önce şu tesbiti yapalım...

Kur`ân-ı Kerim`de "beş vakit namaz" kesinlikle mevcuttur; ve Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm da bu konu kendisine açıldıktan sonra, dünyasını değişene kadar bu ibadete, günde beş defa olarak devam etmiştir!.

Âyet:

"NAMAZLARA VE ORTA NAMAZA DEVAM EDERLER..." (2-238)

Namazı beş vaktin altına düşürmeye kalkmak; ya da beş vakit namazı inkâr etmek tek kelime ile "ahmaklık"tır!.

Ancak, vaktinde kılamadığınız bir namazı daha sonraki namazın öncesinde edâ etmek de imkan dışı olmamalıdır!

Müslümanların kılmak zorunda oldukları beş vakit namazın vakitleri ve rekâtları şöyledir:

Sabah namazı 2 rekât;

Öğle namazı 4 rekât;

İkindi namazı 4 rekât;

Akşam namazı 3 rekât;

Yatsı namazı 4 rekât.

Bunlar "farz" namazlardır... En azıyla, bu kadarı zorunludur...

Esasen namazlar, bütün diğer "ibadet" türleri gibi, ikiye ayrılır;

A-  "Farz" namazlar...

B-  "Nâfile" namazlar..

"NÂFİLE", yani Türkçe mânâsıyla "YARARLI" namazları araştırmacılar kendi aralarında çeşitli şekillerde değerlendirmeye tâbi tutmuşlardır... "Vâcip, sünnet, müstehap, mendup" vs. gibi tâbirlerle...

İsteyenler, Bu "farz" namazların öncesinde ya da sonrasında, vaktin elvermesine ve içinde bulundukları hâle göre, diledikleri kadar bu namazlardan kılabilirler!... Ancak bunlar "farz" değildir!.

Bugün câmilerimizde kılınan namazların Rasûlullah Aleyhisselâm devrinde kılınan namazlarla tek benzerliği, farzların imamla kılınmasıdır!.

Şayet bir kişi öğle vakti dört-beş dakikasını ayırıp bulunduğu yerde, veya camide imama uyarak dört rekâtlık öğle namazını kılıyorsa, bu kişi üzerine "farz" olanı yerine getirmiştir!.

"Farz" namaz önce ve sonrasındaki "nâfile" namazların, "sünnet" adı altında âdeta "farzlaştırılarak"; müezzin yönetiminde tesbihler ve dualarla birlikte dinsel bir tören havasına sokulması tamamiyle sonradan düzenlemedir!.

Hele hele, para karşılığı okunan, "mevlid" adı verilen törenler tamamiyle sonradan icâd olup, ibadet’le hiç ilgisi yoktur!...

İslâm Dini’nde "mevlid" diye bir ibadet mevcut değildir!.

"Mevlid", Hz. Rasûlullah Efendimiz Aleyhisselâm’ın âhırete intikâlinden yüzlerce yıl sonra, O`nu övme amacıyla yazılmış bir şiir olup; bu şiirin gazel havasında okunmasının da ibadet olması, elbette kesinlikle sözkonusu değildir!

Hz. Rasûlullah, ancak "Âlemlerin Rabbı olan "ALLAH" tarafından övülebilirdi ki; bu da Kur`ân-ı Kerim’de gerçekleşmiştir:

-"ÂLEMLERE RAHMET OLARAK SENİ İRSÂL EYLEDİK" (21-107)

hükmü, O`nun yüce şânını gösterir!..

Bizim gibi sınırlı anlayışlı insanların, O yüce Zâtı övmeye kalkışı ise, O`nun yüce şânına ancak kısıtlama getirir!

Ayrıca Rasûlullah bizden, kendisini övmemizi değil; getirdiklerini anlıyarak çevremize olabildiğince verici olmamızı istiyor ve bekliyor!... O`nun ulvî şahsiyetini, kendimize geçim kaynağı yapmamızı değil!.

Ayrıca kesinlikle bilelim ki, para karşılığı yapılan hiç bir çalışmanın “İslam Dini”nde yeri yoktur!

Parayla, ne "Kur`ân" okutturabilirsiniz; ne "hatim" indirtebilirsiniz; ne de ölmüş kişilerin “namaz” veya “oruc” borçlarını ödetebilirsiniz!..

Kesinlikle bilelim ki, Kur`ân ve Rasûlullah açıklamaları kökenli “İslâm Dini”nde belirtilen ibadetler arasında, ne "mevlid"; ne de ölünün namaz-”oruc” borçlarını kapatmak için yapılan "ıskat ve devir" törenlerine yer vardır!..

Bunları yapıyorsanız, kesinlikle biliniz ki, sadece kendinizi tatmin ediyor; bu arada bazı kişilerin de bu bahaneyle geçimine yardım ediyorsunuz!..

&

Para ödendiği için yapılan; para alınmadığı takdirde de yapılmayacak olan, hiçbir fiilin İslam Dini’nde kesinlikle yeri yoktur!..

&

Eğer, bu yanlışı yapıyor ve bilgisizliğimizin karşılığını biraz pahalı ödüyorsak; suçu karşımızdakinde değil, kendimizde arayalım; işin gerçeğini araştırmayıp, körü körüne, bilinçsizce etrafa uyduğumuz için!.

Bu arada yanlış anlaşılmasın!.. Biz, "farz"lar öncesinde ya da sonrasında "nâfile" namaz kılınmasına karşı değiliz!..

Dileyen dilediği kadar "nâfile" namaz kılar; ve bunun karşılığında da büyük ecir ve sevap alır!.. Ancak, bu "nâfile" namazların, bugünkü uygulamalarla, zorunluymuşçasına, "farz"mışçasına takdiminin yanlış olduğunu vurguluyoruz!.

"Nâfile"nin bir türü olan "sünnet" namazı, "farz" namazmış gibi göstermek, bu zannı vermek büyük hata ve gaflettir!.. Belki iyiniyetledir; ama kesinle bilgisizlik ve düşüncesizliktir!.

"KOLAYLAŞTIRIN, ZORLAŞTIRMAYIN; MÜJDELEYİN, NEFRET ETTİRMEYİN";

buyuran Rasûlullah Aleyhisselâm efendimize düşüncesizce karşı çıkmaktır!.

"DÖRT" ya da "ÜÇ" veya "İKİ" rekât için birkaç dakikayı ayıramıyan insanın pek mâzeret gösterme şansı yoktur!.

Ancak, günümüz telâşesi içindeki insana, içine beş-on dakikalık "farz"ın da katıldığı yarım saat hatta kırkbeş dakikalık, şişirilmiş, ibadetler bütününü, "farz" diye göstermek ve kabul ettirmek oldukça güçtür!..

Ve bu, dini zorlaştırarak, insanları zorla İslam Dini’nden uzaklaştırmaktır!.

Hele, Cuma Namazları!..

"CUMA Namazları", günümüzde, tam bir câmiden insan kaçırma uygulamasıdır!.

Rasûlullah devrinde, bizâtihi Rasûlullah Aleyhisselâm tarafından "İKİ" rekât olarak kılınan CUMA namazları, “hakikat” şuuru olmayanlar tarafından "YİRMİ" rekâta yükseltilmiştir!.. Hele buna bir de upuzun “buldum kaçırmayım” zihniyetiyle düzenlenen ve “Din”in amacına hizmet vermeyen hutbeleri eklerseniz; insanları "CUMA" namazından kaçırtmak için daha güzel bir yol bulamazsınız!.

Rasûlullah zamanında ezan okunduktan sonra kâmet getirilir ve bu kâmet sonrasında hutbeye çıkılarak müslümanlara yeni gelen vahiyler duyurulur; ya da onlara çeşitli vahiylerle ilgili açıklamalar yapılır; sonra da iki rekât cuma namazı kılınır ve dağılınırdı!. Bu "iki rekatlık CUMA namazı" sonrasındaki bugünkü "zuhru âhir" dedikleri namazlar tamamiyle uydurma olup; Kur`ân ve Rasûlullah kaynaklı Dinde yeri yoktur!.

"CUMA GÜNÜ HUTBEYİ KISA, NAMAZI UZUN TUTUN" şeklindeki Rasûlullah buyruğu günümüzde tam tersine döndürülmüştür...

Hutbeler, “Din”le alâkası olmayan konularda, upuzun kendini tatmin konuşmalarına dönüştürülmüş; namaz da iki-üç ayetle geçiştirilmeye başlanmıştır!... Oysa gerçekte hutbenin, elden geldiğince kısa tutulması, namazında olabildiğince uzatılması; okunan âyetlerin de dikkatli seçilmesi gerekmektedir!

Ayrıca, namaz sırasında el bağlama şekillerinin, ya da otururken ayağını altına almanın veya yana çıkarmanın; zorunlu örtünme miktarı dışındaki kıyafet tarzlarının, namazın "KABUL OLMASIYLA"da hiç bir alâkası yoktur!... Bu konuda getirilen tüm şartlar uydurmadır; sonradan kişilerin kendi dar anlayışlarına göre konulan yakıştırma kurallardır!.

"Benim sünnetimden yüz çeviren...."

uyarısının işaret ettiği mânânın, o devrin örf ve âdetleriyle ilgili olan giyim-kuşam yada oturup-kalkma usulleri ile hiç bir ilgisi olmayıp; tamamiyle RASÛLULLAH Aleyhisselâm’ın bize öğrettiği "İNANÇ ESASLARI" ile alâkalıdır!. “SÜNNET” kelimesinden muradın ne olduğunun detaylı açıklaması “Hz. MUHAMMED NEYİ OKUDU” kitabımızda mevcuttur.

Çünkü daha önce de açıkladığım gibi “Din ve dinsel değerler, "SÜNNET" denilen Allah indindeki zamanüstü gerçeklerle bağlantılı olup; insanlara “Din” deki zamanüstü gerçeklerin kavratılması ve yaşamlarını bu izâfi-göresel olmayan gerçekler doğrultusunda düzenlemeleri için gelmiştir!..

Gene bu konuda söylenen, "namazda aklına başka şeyler geliyorsa namazın kabul olmaz" fikri de kesinlikle uydurmadır!.. Elbette o sırada aklına başka şeyler gelebilir; ve buna rağmen de namazın geçerlidir!..

Namazı "kılan" bir kişi velev ki, o âyetleri okurken veya tesbih ederken aklı başka yerde olsa bile, bu okuduklarından meydana gelen veriler ve enerji beyin tarafından ruha yüklenir!. O anda başka şeyler düşünse de!.

Çünkü beyinde aynı anda pek çok devre çalışır. Her biri kendi devresinde, kendi varoluş gayesine ve sistemine göre görevini ifa eder.

Biz beynimizin faaliyetlerinin pek çoğundan bîhaberiz!.

Ancak, haberdar olmamamız, bir şeyi değiştirmez; ve biz, beynimizin yaptığı sayısız işlevden habersiz olsak da beyin bu görevlerini yapar...

"VAY HÂLİNE O NAMAZI EDÂ EDENLERİN Kİ, NAMAZIN ANLAMININ FARKINDA DEĞİLDİRLER " (107-4/5)

"ONLAR NAMAZDA HUŞÛ İÇİNDEDİRLER" (23-2)

 "HUŞÛ" kesinlikle bilelim ki "KORKU" değildir!

"ALLAH" azâmetini farkeden insanın, bu sonsuz yücelik yanında kendi "hiç"liğini farketmesi; ve bunun sonucunda da hissettikleridir "HUŞÛ"!..

Bu âyetlerin anlamlarını yeterince anlayamayanlar, "sen namazda dünyadan yeteri kadar arınamıyorsun, Allah`a yönelmiyorsun, dolayısıyle namazın kabul değildir; gibi hükümler verirler...

Oysa bu yorum, bu anlayış tamamen yanlıştır!. Çünkü namaz, birinci derecesinde söylediğim gibi, kılınma şekliyle, senin ölümötesi azaptan cehennemden korunman için gerekli olan enerjiyi sağlayacaktır.

Burada "huşû olmazsa, olmaz" denmesi, "Mi’râc olmaz" anlamınadır!. "Allah`a vusûl olmaz", anlamınadır!.

Kişiye Dinde önerilen çalışmaların iki amacı vardır:

1-Ölüm ötesi yaşamda çeşitli ortamların azâbından korunması...

2-"ALLAH"a dünyada yaşarken ermek!.

Bu ikisini birbirine karıştırmamak gerekir.

İçinde huşû olmayan namaz, "Mi`râc" olmaz, ama huşû olmayan namaz kılınır ve kılınan namaz kişiyi çeşitli azaplardan korur.

İşin iç yüzünü bilmeyenlerin sözlerine kapılıp; "mâdem namazı tam hakkıyla kılamıyorum o halde hiç kılmayayım"; demek büyük gaflettir!. Bilmeyenlerin sözlerine kapılıp, işin gerçeğinin kapsadığı büyük sırdan mahrum kalmaktır... Papaza kızıp “oruc” bozmaktır!.

Baklava-börek yiyemiyorum o halde aç kalayım; diyerek önüne gelen kuru fasulyeyi geri çevirmeye benzer!.

"Namazı kıl", ayrıca da "namazı ikâme" nasıl olur diye de araştırmanı yap!.

&

Evet, gelelim namazın "ikâme"sine:

Namaza dururke,n

"ALLAHÛ EKBER"

deriz.

Başlangıç "tekbir"iyle birlikte, eller avuç ayaları karşıya bakar şekilde yukarı kalkar; ama kolunu kaldırma işini başına veya omuzuna kadar kaldırmışsın, veya ellerini kulağına değdirmişsin bu önemli değil!.

Mühim olan, vücuda paralel bir biçimde ve avuç ayaları karşıya bakar bir şekilde ellerini başa doğru kaldırmandır... Bunun mânâsı;

"Allah ile aramdaki tüm perdeleri kaldırdım arkama attım"; demektir.

"Tekbir", yani "Allahû ekber" sözünden murad;

"O" öylesine sınırsız, sonsuz ilim ve güç kuvvet sahibidir ki, "O"nun dışında bir varlık yoktur"; demektir.

Şimdi bunu düşünerek namaza girdiğimizi düşünelim... "Allah"ın Tekliğini, yüceliğini; her varlıkta her zerrede var olanın "O" olduğunu müşahede ederek namaza durduk.

İşte "namazın ikâmesi" başladı.

 “Veccehtu vechiye lillezyi fâtaras semâvati vel ardı h3aniyfen ve ma ene minel müşrikiyn”

 “İnnes salâtiy ve nusûkiy ve mahyaye ve mematiy lillahi rabbil âlemiyn; ve la şeriyke lehu ve umirtu; ve ene minel müslimiyn”

 “Şuurumla bütün boyutların ve varlıkların Fâtır’ı olana her hangi bir tanrı kavramını kabul etmeksizin yöneldim… Şirk koşanlardan değilim”

 “Şüphesiz ki benim namazım ve kulluğum, hayatım ve ölümötesi yaşantım âlemlerin rabbı olan Allah’a aittir!. O’nun yanısıra bir tanrı yoktur.. Bunu idrak ve itirafla hükmolundum… Ben müslümanlardanım!”

Ondan sonra "Subhaneke ve bihamdike"yi okudun; her zerrenin "O"nu tesbih ettiğini, "O"nun bütün eksik kavramlardan münezzeh olduğunu; her bir yaptığının mükemmellik olduğunu; her bir var ettiğinin ayrı bir mükemmeliyeti sergileme amacına dönük olduğunu idrâk etmiş olarak dile getirdin.

"O"nun "hamd"ı ile "hamd" ederim... dedin... Yani, sadece "Allah" kendi kendini idrâk edip, değerlendirebilir; dedin...

Zirâ, "ALLAH"ı "ALLAH"ın dışında bir varlığın idrâk etmesi mümkün değildir!.

Övüp, yüceltmek ancak idrâk etmekle mümkündür!.. Bizim "Allah"ı değerlendirip, övmemiz, yüceltmemiz mümkün değildir…

…ve hattâ böyle bir şeye kalkışmamız "O"na bir nâkısiyet atfetmektir!.

Gerçeğiyle, ancak ve sadece, "ALLAH" kendi kendini anlayıp, bilir ve değerlendirir demektir “hamd”in mânâsı!..

Ondan sonra, EUZÜ BESMELEYİ çekip; yani, seni tanrına tapınmaya yönelten ve de varsayımdan oluşan düşüncelere saptırıcı olan "CİN KÖKENLİ" ilham ve vesveselerden "ALLAH"a sığındın...

"B"ismillah`ir Rahman`ir “RAHÎM”...

“Varlığımı da oluşturup ismi “Allah” olan Rahman’dır..Rahîm’dir”… Ki O’nun namınadır eylemim!

dedin... Ve…

Bu arada "ALLAH", dilinde okudu!..

Kendi kuvvet, kudret ve ilmiyle varolan âlemlerin, Rabbı olan "Allah"ın, özelliklerinin eseri olan âlemlerini seyr halinde olduğunu; ve o âlemlerin terbiye edici, yönlendirici, varedicisinin de "Allah" olduğunu açıkladı... Daha doğrusu bunun böyle olduğunu sende dile getiren Allah oldu!.

Sen, "yok"luğunu farkettin, böylece çıktın aradan, ortada kaldı sadece Yaradan; ve "ALLAH" sende bu mânâyı ifade etmeye başladı.

FÂTİHA”nın açıklamasını “Hz.MUHAMMED NEYİ OKUDU” isimli kitabımızda elimizden geldiğince yaptık...Arzu edenler oradan okuyabilirler.. Ondan sonra rükuya giderken de, "Allahûekber" diyorsun.

Belden yukarısı yere paralel, bele kadar dik bir biçimde...

Deminki âyetleri okurken, kıyâm halinde ayakta dik duruyordun.. Varlıkta hükmünü icra eden "HAYY" ve "KAYYUM" Hak`kın kelâmı senden "kıyam"da açığa çıkıyordu!... Varlıkta dimdik duran, her an geçerli sistem ve düzen olan "ALLAH" hükmü senden açığa çıkıyordu... Bunun için dimdik ayakta idin..

Ondan sonra İsimlerin özelliklerine dayanan bileşik yapın nedeniyle; terkipsel yapıların Rabbül âlemin önünde boynu eğik olması sebebiyle; bu varlıkta ilâhi hükümlerin gereğinin senden çıkmasına işaret eden bir biçimde rükûya eğildin...

Belden aşağın dik, belden yukarın yere paralel; varlığın bir kısmı ile kulluğunu yerine getirmedesin, varlığının belden yukarısı yani, idrâk yanıyla, şuur yanıyla bu evreni var eden mutlak varlık önünde eğilme durumundasın. Onun varlığını, tekliğini tasdik etme durumundasın...

Ayrıca...

Belden yukarısının eğik, yere paralel durması, “fıtrî kulluğu” ifade ediyor!.

Belden yukarının yere paralel olması, senin, varlıkta Hâkim olan mutlak varlığı idrâk etmek suretiyle; "O"nun ilmi, kuvvet ve kudreti önünde eğik, teslim olmuş bir durumda olduğunu ifade ediyor... Bu idrâkın sende varolduğunu gösteriyor.

Buna karşın yere dik bele kadar olan bölümünle de mutlak vücudun varlığıyla varlığının idamesine işaret etmektesin!..

Esmâ terkibi sonucu varolan vücudun varlığını oluşturan “hakkânîyet” yönünden bele kadar dik; İsimlerin özelliklerinden meydana gelmesi sebebiyle de Rabbül âlemiyne tâbi olması yönünden “O”nun önünde belden yukarısı bükülü!.

"RÜKÛ"; Ulûhiyet önünde, Rubûbiyet hükümleriyle varolan varlığın sembolizesidir!.

Bu durumda tesbih yapıyorsun.

"Subhane rabbiyel azim"

"Azim olan, azâmet sahibi olan Rabbim subhandır"

Her bir zerrede "O"nun hükmü yerine gelmektedir. Her bir zerre "O"nun varediş gayesine uygun davranışlar ortaya koymak suretiyle; kulluğunu ifâ edip fıtrî tesbihini yapmaktadır!..

Ondan sonra:

"Semi Allahu limen hamideh"...

"Semi Allahu" : "Allah algılamadadır".

"Limen hamideh": "Hamd edenin hamdı, Allah`ındır!."

Yani, benim yaptığım her hareket il3ahi kudretin tasarrufu neticesinde meydana çıkmaktadır ki, "ALLAH" fiilimin gerçek fâili olarak ne yaptığımı bilmektedir; çünkü ilminde takdir eden "O"dur; anlamı var orada.

Doğrulduktan sonra tam dik vaziyete geliyorsun!. Tam doğrulmadan, dik vaziyette bir lahza durmadan secdeye gitmiyor, dimdik duruyorsun!.

Dİk dururken, "Rabbena lekel hamd" diyorsun veya daha uzun şekli ile;

"Rabbena lekel hamdu kemâ yenbagıy licelâli vechike ve liazıymi sultanik." diyorsun...

Ki, Hz.Rasûlullah Aleyhisselâm çoklukla böyle söylerdi.

Daha tam anlamıyla dik durmadan, secdeye gitmek yok!.

Bu tesbih de tam dik dururken söyleniyor!. Hemen rükudan kalkarken ve dik halde iken... Anlamı ise yaklaşık şöyle:

"Kendi kemâlini, azâmetini, hikmetini, idrâk, değerlendirebilme Rabbime mahsustur; ki onun kadrini ve kıymetini, sonsuzluğunu ve sınırsızlığını idrâk etmek, ihâta etmek mümkün değildir"!.. 

Ondan sonra "Allahûekber" deyip "secde"ye gidiyorsun...

"Secde hâli kulun ALLAH`a en yakın olduğu hâldir"

buyuruluyor...

"Secde" nedir ki "ALLAH"a en yakın hâl oluyor?

 -"Secde"de kul ile Allah arasında perde yoktur!.

 Deniyor…

Nerede deniyor?

"Secde" de!.

Kimde? Secde edende!.

Kıyamet günü, mahşer yerinde "Allah`a secde edin", denecek...

Bir kısmı secde edecek, birçokları da secde etmek isteyecek fakat başaramayıp tahta gibi öne, ya da yana devrilecek!. Beli dümdüz olup adeta betonlaşacak!. Bir türlü secdeye gidemeyecek!.

Dünyada, istemedikleri için secde etmeyenler var...

Secde etmek istedikleri halde, secde edemeyenler var!.

Bir de şu anda namaz kılan, ama secde etmeyenler(!) var!.

"Secde" etmek ne demektir?

 "Allah"a secde etmek, O mutlak varlık yanısıra, ne senin ne de bir başka varlığın, vücudunun "var" olmadığını idrâk etmek, müşahede etmektir!.

"Ben yokum, sadece ALLAH var!"

demektir. Veya bir diğer anlamıyla,

"var olan yegâne varlık Vahidül Ahad olan Allah",

demektir, "secde"nin manâsı...

"Sadece bedenimle değil, şuurum, ruhum ve varlığımla sana secde ediyorum" demek için secdeye erdiğin anda, secde hâlindeyken, "var olan yegâne varlık, Vâhidül Ahad olan Allah"tır!. "O"nun dışında "biz" yokuz... diye düşünebilmek lazım.

"Biz" derken burada neye atıf yaptık?

"İyyake na`budu" ye!...

Bu "secde"yi yapabildiysen, ondan sonra kalkar oturursun, oturduğun zaman Hz. Rasûlullah Aleyhisselâm gibi:

"Va`fuanna, vağfirlena, verhamna"

dersin; ve ayrıca istersen "vehdina"yı da ilâve edersin.... Secdeden kalkıp oturduğun zaman!.

Bunu söyledikten sonra, bu "secde"den hâsıl olan mânâyı farketmeyi takdir ettiği için, şükür olarak ikinci defa secdeye gider; üç defa daha "Subhane rabbiyel âlâ" veya "subhanallahi ve bihamdihi" dersin.

Böylece namazın o rekatı, bu şükür secdesi ile tamamlanmış olur!.

Birinci "secde" yokluk; ikinci "secde" yokluğun müşahedesini ihsan eden "Allah"a şükür secdesidir.

Kıyamın, yani ayakta Kur`ân okuma sürecinin; ve rükunun sonrasında "secde"nin iki olmasının sebebi, birinci secde ile rekatı tamamladıktan sonra, bunu tamamlamayı ihsan eden "Allah"a şükürdür.

Anlayabileceğimiz kadarıyla işte bu havas`ın namazıdır.

&

Bu havâs`ın "ikâme" ettiği namazın ötesinde, bir de "hass-ül havas", "mukarreb" denen, "Allah"a kurbiyet kazanmış, evliyânın ileri derecelilerinde yaşanan "daimî namaz" hâli söz konusudur.

1-"Kılınan" namaz...

2-"İkâme" olunan namaz...

3-"Daimî" namaz...

"Daimî" namaz nedir?

Namaz, ana yapısı itibarıyle, "ikâme" olunan namazdır dedik.

"İkâme" namaz sonucunda "secde" ile namazın kemâline ulaşırsan; bu "ikâme" olunan namaz kişiye "uruc" sağlar ve "mi`râc" hâsıl olur!.

"Mi`râc" kişinin "Kâ`bı kavseyn" veya "ev ednâ" makamında, "Allah"ı müşahede etmesi!..

Ya da, daha açık ifadesiyle, kendi varsayım benliğinin, hiç varsayılmamışçasına ortadan kalkıp, "BÂKİ ALLAH"tır hükmünce bütün esmâ ve sıfatlarıyla BÂKİ olması hâlidir.

"Urûc"un neticesinde hâsıl olan "mi`rac" ile o kişi, İlâhi bakâ ile "BÂKİ" olur!... Sen, onu kendin gibi sanırsın; ama o, "Allah`la bâki" durumdadır!.. Ve bu hâl ile hayatını sürdürür.

Hz. Rasûlullah Aleyhisselâm’a baktıkları zaman; O da bizim gibi yiyip içiyor, aramızda dolaşıyor, çarşı pazar geziyor, ne ayrıcalığı var dediler... Ama O, ilahi hakikatı hissedip yaşayan, "mi`rac" sahibi olan; ve bunu bize bildiren "Allah Rasûlü" idi!.

Dışarıdan bakanlar, o "daimi namaz" ehlini kendileri gibi görürler; ama bilmezler ki O, varlıkta "Bâki olan Allah"ın yalnızca bir esmâ zuhurudur!.

İşte bu hâl, "ölmeden evvel ölerek", şuur boyutunda kişisel kıyâmetin kopup;

"Sümme ileyna turceûn", "ve dahi bize döneceksiniz"

âyetinin mânâsı ortaya çıkıp; basit tâbiriyle "kişinin Allah`a rücû etmesi"dir.

Allah`tan gelenin Allah`a rücû etmesidir!...

İşte bu da "mukarreb"lerin "daimi namazı"!.

Bunu başka nasıl anlatmak lâzım bilemiyorum!. Ancak yaşayan bilir!. Daha fazlasıyla anlatılması bizce mümkün değil!.

İşte, İslâm’ın ikinci şartı olan namaz!.

*   *   *