Kendini Tanı

Ahmed Hulûsi

"Mİ`RÂC"

"Mi`râc" konusunu anlatan ayetleri, Elmalılı Tefsiri diye bilinen "Hak Dini Kur`ân dili" isimli eserin 3142. sayfasından okuyacağımız bir hadisle açmak istiyorum...

İsra sûresinin ilk âyeti...

Elmalı`lı Hamdi Yazır`ın verdiği meâl şöyle:

Mi`rac nedir, şimdi de bunun üzerinde duralım...

"Tenzih O Subhân`a ki, Kulunu bir gece Mescid-i Haram`dan, O habalisini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa`ya "İsra" buyurdu. O`na Âyetlerimizden gösterelim diye. Hakikat bu. O`dur işiten, gören."

Bizim, "Mi`râc" diye bildiğimiz olayı, Kur`an, İsra Sûresinin ilk âyetinde anlatıyor.

Bu "Mi`râc" olayı öyle entresan bir olay ki, "Mi`râc" hadisesinin akabinde, o güne kadar iman ettiklerini söyleyen bazı kişiler, bu olayı hafsalaları almadığı için, reddedip dinden çıktılar!... Hazreti Ebu Bekr de "Sıddık" lâkabını "Mi`râc" olayı vesilesiyle aldı!.

Ertesi sabah, "Mi`râc" olayını Rasûlullah Aleyhisselâm çevresindekilere anlatmağa başladığı zaman, bunu duyanların bir kısmı, münâfıklar, şüpheliler, koştular, Ebu Bekr`e...

-Ya Eba Bekr!... Bak, senin adamın diyor ki; bu gece Mescid-i Aksa`ya gitmiş, oradan da göklere çıkmış. Orada gördüklerini anlatıyor. Ne dersin sen bu işe ?...

- O`nun ağzından böyle mi çıktı, böyle mi dedi ?...

-Evet!. Aynen dediğimiz gibi dedi...

-Eğer O dediyse doğrudur, kesinlikle hiç şüphe etmiyorum, kabul ediyorum...

ve sözlerine şunu ilave etti :

"Siz bana ne şaşıyorsunuz!. Hiç bir yere gitmediği halde, gökten geldiğini söylediği o emirlerin hepsine bu kadar zamandan beri inanıyorum da, buna niye inanmayayım..?"

Ebu Bekr`in bu ifadesi Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm’e ulaşınca :

O, Sıddîk`dır; tasdik edicidir!." dedi.

"Mi`râc" olayı nasıl gerçekleşti ?...

"Mi`râc" olayında, "İsrâ" ve "Mi`râc" aşamaları var.

Mekke`den, Mescid-i Aksâ`ya, yani Kudüs`e bir anda gidişinin adı, "İsrâ"dır.

Kudüs`den göklere yükselmek, diye anlatılmaya çalışılan, oysa gerçekte dalga(wave) boyut olan berzah âlemini gezmesi de, "Mi`râc" denen olay...

Evvela bunu öğrenelim. "İsrâ" kelimesi, Mekke`den Kudüs`e gidişi anlatıyor.

Kudüs`den sonra, göklere yükselmesi, çeşitli âlemleri gezmesi olayı da "Mi`râc" kelimesi ile tanımlanıyor.

Bundan sonrasını bu tefsirden naklediyorum aynen...

Daha sonra, bunları anladığımız kadarı ile izâha çalışacağım.

"Hazreti Rasûlullah aleyhisselâm, o gördüğü, yaşadığı hâli, yani Kudüs`e gidip orada gördüklerini anlatmağa başlayınca, bulunduğu topluluğun içinde Kudüs`ü bilenler, görenler vardı ki...

Bunlar Kudüs`ün hâline müteallik bir takım suallar sordular, târiflerini istediler.

O anda Rasûlullah`ın karşısında "Beyt-ül Makdis" görünür hâle geldi ve oraya bakarak, karşısında gördüğü Kudüs`e bakarak, Mescid-i Aksa`ya bakarak târif etmeğe başladı.

Hz. Rasûl, kendisinin ifadesinde;

-"Sual sordular" diyor... "Suali sordukları zaman, onların sordukları şeylerin hiç birine, ben oraya gittiğim zaman dikkat etmemiştim... Fakat, Cenâb-ı Hak o anda perdeyi kaldırdı ve sanki karşımdaymış gibi Mescid-i Aksâ`yı görmeğe başladım ve cevap verdim onlara" diyor.

Ne kadar pencereleri vardı?... Kapısı nasıldı?... Bu gibi sualler soruluyor.

Bu suallarin cevabını da anında görerek veriyor!. Daha sonra soruyorlar, peki diyorlar:

-O yolda bizim bir kervan var, o kervandan haber ver bakalım?. Bizce bu daha mühim. Gerçekten gittin mi? Madem ki gittin, yolda onlara rastladın mı ?...

-Evet!... filanların kervanına rast geldim. Revha denilen yerdeydi. Hatta bir develerini yitirmişler, onu arıyorlardı. Yüklerinde bir de su çanağı vardı, susadım, o çanağı alıp su içtim. Sonra da aldığım yere koydum çanağı, geldiklerinde sorun bakalım, çanağı bulmuşlar mı ?...

-Bu bir işarettir!.

Dediler... Sonra da kervan hakkında başka sorular sordular.. Develerin adedini, yüklerini, heyette kimlerin bulunduğunu vs...

Bu defa da gözümün önüne kervan temessül ettirildi; ve sorduklarının hepsine tek tek cevapla kervandan haber verdim.

Buyurdu ki :

-İçlerinde falan filan var, Önde de karamtırak bir deve, beyaz bir deveyi güdüyor ve üzerinde de iki tane "harar", iki tane yük var ve falanca gün, güneşin doğuşu ile birlikte buraya gelecekler!...

Onlar:

-Bu da başka bir işarettir, senin doğruluğuna dediler ve o hızla yola çıktılar.

Güneşin doğuşunda kervanı beklediler; tâ ki gelmesin de, yalancı çıksın ve herkese bu yalanı yayılsın, diye...

Derken içlerinden birisi, "Güneş doğduuu" diye haykırdı, bir diğeri de:

-Kervan geliyooor!.. Önünde de o karamtırak deve vaaar!.. Aynen dediği gibi falan var, filan da var!" deyip saydılar...

Hâl böyle iken, iman etmemişlerin bir kısmı gene iman etmedi!.

Rasûlullah buyurdu ki :

-Beyt-ül Makdis`de, yani Kudüs`de Kutsal Câmi`de onlardan ayrıldıktan sonra, "Mi`râc" getirildi. Ben, ondan güzel bir şey görmedim ve o getirilen şey, Mi`râc o dur ki, ölümü tadan kişi, intizâr vaktinde gözlerini o`na diker.

Sahibim, beni onun içinde ta kapılardan bir kapıya varana kadar çıkardı ki, ona "Hafaza" kapısı denir.

Semâ muhafızlarının beklediği, Semâi dünya kapısıdır.

Bilâhare o kapıda Cebrail de yanımdaydı...

"Kim o ?.." denildi...

Denildi ki, "Muhammed!..." Cebrail tarafından!...

-Peki, çağırıldı mı?...

"Evet !..." dedi Cebrail ve hemen açtılar.

Beni selâmladılar... Görevli bir Melek semâyı muhafaza ediyor ve O`na İsmail, deniyor. Mâhiyetinde yetmiş bin melek ve her birinin mahiyetinde de yüz bin melek var...

Derken, bir erkekle, bir kişiyle beraber oldum ki, görünüşü Allah`ın halk ettiği günkü gibi!. O`nda hiç bir şey değişmemiş ve kendisine zürriyetinin ruhu arz ediliyor.

Mü`min ruhu ise, hoş bir rayiha!... " Bunun kitabın ıilliyin`de kılın" diyor!.

Kâfir ise, habis ruh, habis koku!. "Bunun kitabını da Siccîn`de kılın" diyor.

-Ya Cebrail, bu kim?.. dedim.

-Baban Adem!... dedi.

Ve, O bana selâm verdi, hoş eyledi, hayır ile dua eyledi.

Sonra baktım, bir kavim gördüm civarda, dudakları deve dudağı gibi... Bunlara bir takım memurlar bağlanmış, onların dudaklarını kesiyorlar ve ağızlarına ateşten bir taş koyuyorlar. Ağızlarına koydukları bu taş içlerinden geçiyor ve aşağlarından çıkıyor.

-Ya Cebrail!.. Bunlar kimler?.. dedim.

-Bunlar, yetim mallarını zulmen yiyen kişiler... dedi.

Sonra baktım, bir kavim var ki, derilerinden sırım kesiliyor ve ağızlarına tıkılıyor ve yediğiniz gibi yiyin burada da, deniliyor. Bu onlara iğrenç bir şey oluyor.

-Ya Cebrail!... Bunlar kimler?... dedim.

-Bunlar, o hammazlar, gammazlar ki, insanların dedikodusunu, gıybetini yaparlar böylece insanların etlerini yerler; onların ırz ve namuslarına dil uzatırlar, dedi.

Sonra baktım, bir kavim var ki, önlerine bir sofra kurulmuş, üzerinde benim gördüğüm etlerin en güzellerinden kebaplar var, fakat etraflarında da cîfeler var. Onlar o güzel etleri bırakıp bu ci`felerden yemeye başladılar.

-Bunlar kim?.. Ya Cebrail!... dedim.

-Bunlar, zinâ yapanlardır!. Allah`ın helâl kıldıklarını bırakır da, Allah`ın haram ettiklerini yerler. dedi...

Sonra baktım bir kavim var, karınları evler gibi şişmiş ve bunlar Firavun`un nesli üzerinde bulunuyor.

Firavun nesli, sabah ve akşam ateşe arz olunurlarken bunlara uğruyor; uğradı mı da, bunlar bir fırlıyor üstüne basılmasın diye; fakat fırlayınca her biri karnının meyline düşüyor ve binaenaleyh Firavun nesli de bunları ayaklarıyla çiğneyip geçiyor...

Cebrail’e dedim ki;

-Bunlar kimler?...

-Bunlar, ribâ yiyenler!... dedi.

Sonra baktım. bir takım kadınlar memelerinden asılmış ve bir takım kadınlar baş aşağı ayaklarından asılmış.

-Ya Cebrail!... Bunlar kimler ?... dedim.

-Bunlar, zinâ eden kadınlarla, evlatlarını doğduktan sonra öldürenler veya doğmadan öldürenler. Dedi...

Ondan sonra ikinci kat Semâ`ya çıktım. Orada Yusuf ile buluştum. Ümmetinden kendisine tâbi olanlar etrafında idi. Yüzü, dolunay gibiydi.

Bana selâm verdi "merhaba!..." dedi...

Sonra, üçüncü semâ`ya geçtim. Orada iki teyzezâde Yahya ve İsa ile buluştum. Giyimleri her şeyleri birbirlerine benziyordu. Bana selâm verdiler."merhaba!..." dediler...

Sonra dördüncü semâ`ya geçtim. İdris`le buluştum Bana selâm verdi, "merhaba!..." etti...

Nitekim beşinci semâ`ya geçtim. Orada kavmine sevdirilmiş olan Harun ile buluştum. Etrafında ümmetinden bir çok teb`ası vardı, uzun sakallıydı. Sakalı neredeyse göbeğine değecekti. Selâmlaştık. "Merhaba !.." etti.

Sonra, altıncı semâ`ya geçtim. Orada Musa ile buluştum. Üzerinde iki gömlek olsa, kılları ondan çıkacak şekilde vücudu kıllıydı. Musa dedi ki :

"İnsanlar beni en ekrem kişi diye bilir... Halbuki sen varken bana söz söylenmez."

Sonra, yedinci semâ`ya geçtim. Orada İbrahim ile buluştum. Sırtını Beyt-i Ma`mûr`a dayamış, beni selâmladı.

Ve, bana denildi ki:

"Senin mekânın ve ümmetinin mekânı burasıdır."

Ondan sonra, "Beyt-i Mamûr"a girdim, içinde namaz kıldım ki o "Beyt-i Ma`mûr"a her gün yetmiş bin melek girer, kıyamete kadar dönmezler. Bir daha geri gelmezler.

Sonra baktım bir ağaç var. bir yaprağı bütün bu ümmeti bürür!. Bunun kökünde bir menbâ akıyor ki, iki şubeye ayrılmış.

-Ya Cibrîl!... Bu nedir? Dedim

-Şu Rahmet Nehri... Şu da Allah`ın sana verdiği Kevser!... dedi.

Bunun üzerine Rahmet ırmağında yıkandım. Geçmiş gelecek bütün günahlarımdan mağfiret olundum.

Sonra, Kevser istikametini tuttum, ta Cennet`e girdim!.

Ne bakayım, orada göz görmedik, kulak işitmedik, insan aklına, şuuruna, hayâline gelmedik şeyler var!.

Bundan sonra, Allahü Teâlâ bana emrini verdi ve elli vakit namaz farz kıldı bir günde!.

Daha sonra, dönüşte Musa`ya uğradım.

-Rabbin ne emretti?.." dedi.

-Üzerime elli namaz farz kıldı, dedim.

-Senin ümmetin bunun altından kalkamaz, git bunu hafiflet, niyaz et!", dedi.

Bunun üzerine tekrar Rabbime döndüm, hafifletilmesini niyaz ettim. O da bunu on tenzil etti.

Sonra tekrar Musa`ya döndüğümde, Musa,

-Tekrar hafifletilmesini iste!.." dedi.

Tekrar gittim, tekrar azaltıldı; ve sonunda beş vakit namaz farz kıldı.

Bundan sonra Musa:

-Yine başaramazlar, hafifletilmesini iste!.." dedi.

-Artık çok fazla istedim, müracaat ettim, daha fazlasını isteyemem, dedim...

Bunun üzerine bana;

-Beş vakit namaz farz oldu, fakat hasenede elli namazdır!... Her kim iyiliğe himmet eder de işleyemezse, ona bir iyilik yazılır. O iyiliği işleyene de on iyilik yazılır. Her kim de bir kötülük ederse, o kötülüğü meydana getirmedikçe ona bir şey yazılmaz. Eğer o kötülüğü yaparsa ona bir kötülük yazılır. denildi..

Burada, namaz bahsine ilâve olarak şu gerçeği belirleyelim:

Namazlar, beş vakit namaz farz olunmadan evvel, sabah ve yatsı olmak üzere iki vakit namaz kılınıyordu.

Ondan önce de namaz, sadece gece kılınan bir namaz şeklinde idi.

Daha sonra sabah namazı ve yatsı namazı şeklinde günde iki defaya çıktı.

Efendimiz, Nebîliğinin, bildirmesinden on sene sonra, bu, "Mi`râc" ve "İsrâ" olayı gerçekleşti; bu olayla namaz beş vakte çıkarılmış oldu. Yani, belli bir tekâmül bekleniyor kişilerden, beş vakit namaz istenene kadar... Kur`ânda gördüğümüz bir incelik bu husus!.

Şİmdi gelelim "İsrâ" gecesiyle ilgili diğer bilgilere...

Efendimiz Aleyhisselâm’ın Mekke`den Kudüs`e gittiği, "İsrâ" dediğimiz olayı gerçekleştiren araca, "Burak" tâbir ediliyor... "Mi`râc"a çıkış olayı başlangıçta, "Mi`râc" ile...

"Mi`râc" bizim bu günkü anlayışımıza göre, bir tür, boyut değiştirme!.. Madde boyutundan dalgasal boyuta geçerek, o boyutun yaşamını seyretme..

Daha sonraki, "Allah`ın huzuruna çıktı" diye târif edilen olaydaki "Mi`râc" yani yükseltici de "Refref"...

Bunu böylece öğrendikten sonra, bu günkü anlayış içinde olayı nasıl değerlendirebileceğiz?...

*  *  *