Kendini Tanı

Ahmed Hulûsi

"NEFS" MERTEBELERİ

Kişinin, kendinden arınması çalışmalarında belli mertebeler tespit edilmiş. Yani, kişinin idrak kendini hissediş seviyesi belli "nefs" mertebeleri şeklinde adlandırılmış.

Bunlar; "Levvame nefs", "Mülhime nefs", Mutmainne nefs", Râdiye nefs", "Mardiye nefs", "Sâfiye nefs" diye tarif olunmuş...

Baştaki "Emmare nefs"i hiç söylemiyorum;ki o tamamıyla hayvansal bir yaşamdır... Bedenin istek ve arzularına dönük bir yaşamdır.

“Levvame nefs" denen hâl şudur :

Kişi, kendisinin ulaşması gerektiği noktaya dair bir takım bilgiler edinmiştir. Kendisinde bir takım idraklar oluşmuştur.

Ne var ki, dönüp kendine baktığı zaman, ulaşmak istediği hedefin gerektirdiği çalışmaları zaman zaman yapamadığını; kendisini bu noktaya ulaşmaktan alıkoyan davranışlar içinde bulunduğunu farkeder.

Bundan dolayı, bu çalışmaları yapabildiği zaman sevinir, yapamadığı zamanlarda ise üzüntüye, ümitsizliğe kapılır. Kendi kendine kızar, "levm" eder. "Niye ben, bu gerçekleri bildiğim halde gereken çalışmaları yapamıyorum?.." gibi düşüncelere kapılırak üzülür!.

İşte bu, kendi kendine kızma, levm etme, yani "Levvame nefs" durumudur...

Kişi bu hâl içindeyken...

Zaman zaman aldığı ilim ve ilhamlar sonucu, idrakı ağır basar; kendi aslının hakikatının "O" yani "Allah" olduğunu farkeder; devre devre kendini "O" gibi hissetme durumuna girer!..

İlham yolu ile oluşan bir ilimle kendi aslının ve hakikatının "O" olduğunu hissedip, bunun yaşamı başlar.

İşte bu tür bir yaşam haline girdiği anlarda, "Mülhime nefs" durumundadır. Mülhime, ilham alan demektir.

İlham aldığı anlarda, sanki bedeni yokmuş gibi, sanki dünya yokmuş gibi hisseder. Kendini, O olarak hissetmeğe başlar. Kendisi vardır ama, kendisini O olarak hissetmeğe başlar.işta burada, "Mülhime nefs" durumundadır...

İşte burası ayakların kaydığı bir yerdir!...

Biraz evvel bahsettiğim, kendini "Hak olarak görmek" düşüncesi dolayısıyla; Hakk`ın bir takım şeylerle kayıt altına giremeyeceği, Hakk`ın namaza, oruca, ibadete ihtiyacı olmayacağı gibi düşünceler, hileler vs. hep bu "Mülhime nefs" durumundaki kişilerin içine düştüğü girdaplardır...

Bu girdab olan düşüncelere kapıldığı anda da kişi, güçlü olarak bağlandığı bir rehberi yoksa, otomatikman girdap onu dibe çeker!.

Dibe vurduğu zaman geldiği nokta, "Emmare" noktasıdır.

Eğer nasibinde varsa, bir vesile ile buradan kendini kurtarma şansına erişirse, -ki bu çok ender oluşur-, o zaman yeniden "levvame" durumuna gelir..

Girdabın dibinden, "Levvame" noktasından, tekrar denizin üstüne çıkar. Denizin üstüne çıkması, "Mülhime" noktasına tekrar gelmesi demektir...

Ancak, bu iniş çıkış, bir kaç haftada değil, çok uzun süreler içinde olur...

Şayet tekrar yukarı çıkabilirse, bu defa girdaba kapılmadan, yüzerek hedefe ulaşmağa çalışır.

Fakat, heyhat!..

Yolda yine ne girdaplar vardır!...

Burada dikkat edilmesi zorunlu en mühim nokta; "hakikat" ilminin kendisinde oluşturacağı düşünce şeklinin, kendisini bedenselliğe kaydırıcı girdaplarına düşmemektir!.

Eğer o, hakikat ilmi ile birlikte, yoğun biçimde zikir, oruç, namaz, gece namazı gibi hususlara riayet eder; bunların arasında kalan süreç içinde de hakikat müşahedesini kendinde oturtursa; ki, bu oturuş öyle bir noktaya gelir ki, artık hakikatı hissedişinde, tatmin edici bir noktaya ulaşır.

Yani, artık kendisinin, O`nun varlığıyla varolduğu olduğu yolunda içinde herhangi bir şüphe kalmaz. Kendini beden kabul etme hâli ortadan kalkar!. Dolayısıyla, bedene dönük menfaatler, istekler, hırslar kalmaz...

Artık bu düşünce düzeyinde, bedene dönük her hangi bir olay olsa da olmasa da onun için birdir!.

Olmazsa, niye olmadı diye üzülmez; olursa, nasıl oldu diye sevinmez. Şuur boyutunda O`nun varlığı olarak yaşama konusunda tatmin olmuştur...

İşte o zaman "Mutmainne nefs", yani "Hakikat"ı idrakta tatmine ulaşmış "nefs" olarak târif edilir... Bu ilm-el yakin hâlidir!..

Bu tatmin oluşun neticesinde bakar ki; varlıktaki her birim, O`nun meydana getirmek istediği mânâlara uygun olarak, oluşturulmuş sûretler, birimlerdir!.

Bu müşahede, her bir birimden ayrı ayrı razı olma hâlini ona getirir!..

Yunus`un sözü olan, "Yaradılmış`ı hoş görürüm, Yaradan`dan ötürü"nün yaşam hâlidir bu...

İşte bu noktada o, her bir birimden meydana gelen fiile rıza gösterir.

Bu rıza gösteriş dolayısıyla şuurunun aldığı isim; "nefs-i Râziye", razı olmuş "nefs"dir... Burası, Tecelli-i ef`al mertebesidir. aAn-el yakîn mertebesidir...

Bundan sonraki aşama çok önemlidir.

Eğer kişide, "Nefs-i Râziye"den sonraki aşama ortaya çıkarsa, bu çok önemlidir...

Mutmainne ve Râdiye biribirine yakındır. Mülhime ve Mutmainne biribirine yakındır.

Mülhime-Mutmainne-Râdiye, bir yönüyle tek bir kapsam içindedir... Diğer yandan, Mülhime ve Mutmainne kesin bir çizgiyle ayrılır...

Mülhime`de her an düşmek söz konusudur. Girdaba kapılıp Levvame`ye dönebilir kişi. Ama, Mutmainne`ye geldikten sonra, artık bir daha Mülhime`ye geri dönme, girdaba kapılma, Levvame`ye düşme söz konusu değildir...

"Velâyet" mertebesi, "Mutmainne nefs"te oluşur takdirinde olan için!..

Buna karşın, Mutmainne ve Râdiye idrak ve yaşamları çok silik bir çizgi ile birbirinden ayırdedilir.

Netice olarak, ana tema ve düşüncede Mülhime, Mutmainne, Râdiye bir bütündür...

"Mardiye" ise çok farklıdır!...

6. basamak diye tarif edilen "Mardiye", diğerlerinden çok büyük fark ihtiva eder.

Varlığın Hakk`ın varlığı olduğu, Hakk`ın bu suretlere bürünerek var olduğu ve bu suretlerde Hakk`ı seyretme hali "Mutmainne" ve "Râdiye"de ağır basar.

Eğer buradan, bir üst boyuta sıçrama yapılırsa, bu idrak ve yaşam düzeyinde şuur, birimler, suretler müşahede yaşam halini yitirir.işte "Mardiye"nin en önemli vasfı, şekli budur!.

Burada, şuursal bir "Tek"lik, yaşamı vardır!. Kesret-çokluk müşahedesi tamamen kalkar!. "Tecelli-i sıfat" denen yaşam tarzıdır. "Hakk-el yakin" halidir!.

Burada şuur, tek varlık olarak kendi vasıflarını seyre koyulur. Burada çokluk müşahedesi söz konusu değildir, sûrete bürünmüşlük söz konusu değildir...

Bunu basit bir misalle şöyle anlatalım:

Gözle bakınca; koltuk, masa, çiçek, insan, hayvan, tahta, halı vs. vardır. Fakat, bir milyar defa büyüten bir elektronik mikroskop ile tüm varlığa baktığın zaman bu isimlerle anılan varlıkların hepsi gözden kaybolur, sırf atomlardan ibaret bir bileşik kitle görülür!.

Burada artık ayrı ayrı birimler gözükmez!. Ne ben kalırım, ne sen kalırsın, ne koltuk kalır, ne de masa!...

İşte bu misalde olduğu üzere, "Mardiye" ismiyle anılan şuur boyutunu yaşayan kişinin müşahadesinde kesret, çokluk hali yoktur!.

O TEK şuur vardır; ve O şuur kendi vasıflarını seyir halindedir.

Bu hâl, "Tecelli-i sıfat" mertebesi olarak tarif edilir. Tabii bu, çokluk içindeki bir izah için, bir yaklaşım için anlatılan bir haldir...

Eğer farkediliyorsa bu hâl, bu şuur, bir evvelki boyutta anlattığımız "Mülhime-Mutmainne-Râdiye" bütünlüğünün getirdiği müşahededen çok farklı bir yaşam tarzıdır...

İşte; Evliya-ı Kamil, Evliya-ı Mukarreb yani Allah`a yakîn kazanmış veliler, Kurbet Velileri bu yaşam içinde olanlardır... Bunlar, sayıları yer yüzünde gerçekten çok çok mahdut olan kişilerdir. Yüz yirmi dört bin veli içinde bunların sayısı onlarla ifade edilir...

Bu müşahedeye erenlerin sayısının azlığını, bu müşahedenin zâhir oluşunu ve değerini anlatma sadedinde bir misal veriyorum...

Bir de bunların üstünde, "Sâfiye" denilen, vasıflarını seyretme hâlinin ötesine geçmişlik var ki, bunu şu anda anlatmama gerek yok...

Çünkü, Mardiye dahi, bizim şu anda anlayamayacağımız bir olaydır!. Umalım ki bize takdir edilmiş ola!... Ona istidat ve kabiliyetli olarak var edilmiş olalım!...

Bunu da anlatmamın sebebi şu`dur;

"Varlık`da Hak`dan başka bir şey yok; Her şey Hak`tır; Benim varlığım da O`nun varlığıdır; Bu varlıkta ne kadar sûretler varsa hepsi O`dur", gibi görüşlerin, her ne kadar çokluk mertebesine göre yüksek bir değeri varsa da; bir üst boyuta göre hiç bir değeri olmadığını farkettirmek bâbında bunları açıklıyorum:

"Hasenet-ül Ebrar, Seyyiat-ül Mukarrebin"

Kurbiyyet, yakîn, bizim için dünyada iken oluşmazsa, ölüm ötesinde bir daha bizim için asla ve asla gerçekleşmesi mümkün olmayan, muhal şeydir!...

Dünyada a`mâ olduğun şey, âhirette de a`mâsı olacağın şeydir...

Öyle ise "biz, sadece ve sadece Allah için varız" deyip, O`na dönüşün kuralları, şartları, gerekleri ne ise, onları yerine getirmeğe çalışalım!...

Eğer, bütün bu anlattıklarımızı anlıyor, idrak ediyor ve hazmedebiliyor isek?... Ve eğer bu, bize kolaylaştırılmış ise, o takdirde bizim için mümkün olur...

Aksi takdirde bunları dinleriz, okuruz; ondan sonra bütün bunlar dünde kalır ve biz, gene bedenselliğimize dönük bir yaşam içine girer, bir çok şeyleri yitirmeğe devam ederiz...

Eğer Cenâb-ı Hak bir kişiyi, kendi hakikatını ortaya koyması gayesi ile meydana getirmişse, ona vehmin hükmünden kurtulmayı nasip eder. Vehmin hükmünden kurtuluş yollarını ona kolaylaştırır.

Eğer, birimsel yaşamasını murad etmişse; o zaman onun şuurunu vehmin hükmü altına sokar.

Burada da birimsel yaşamın ve birimsel yaşamdan kurtulmanın tekniğini, sistemini anlatmağa çalışıyorum...

*  *  *