Kendini Tanı

Ahmed Hulûsi

"İNSANLAR UYKUDADIR,ÖLÜNCE UYANIRLAR"!

Hz. Rasûlullah Aleyhisselâm onu da şöyle açıklıyor:

"İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar!"

Şimdi lütfen bu cümleye iyi dikkat edin...

Bu cümlede sınırlama, istisna yok!.

Bir cümleyi okuduğumuz, ya da duyduğumuz zaman, önce kafamızdan şunu geçireceği;:

Bu cümle bir sınırlama getirmiş mi, getirmemiş mi?.

"İnsanlar uykudadır...." diyor!.

Beyazlar, zenciler, Araplar, Türkler gibi ırk ayırımı yapmıyor. Nerede, hangi ortamda, ne yaşamda, ne millette, ne kavimde olursa olsun, bütün insanlar uykudadır!. Ancak, uyanma hükmünü neye bağlıyor?.

Rasûlullah Aleyhisselâm’ın açıklamasının devamı da şöyle:

"...Ölünce uyanırlar"!.

Ayrıca bu konuyla ilgili şu açıklaması da var:

"Ölmeden evvel ölünüz", ki uykudan uyanmış olasınız.

İki türlü ölüm var:

Birincisi, fiziki ölüm!. Yani, senin iraden dışı olarak, beyin faaliyetinin durması sonucu beden, bu bedene bağlı olan her şeyin üzerinde ki tasarrufunun kesilmesi.

Ölüm nedir?

Ölüm, tadılacak bir olaydır!.

``Küllü nefsin zâlikatül mevt".

"Her nefis ölümü tadacaktır" diyor Kur`ân.

Yani, "nefs"`in "ölmesi" diye bir şey yoktur!. "nefs"in "ölümü tadması" olayı var!.

Senin o "nefs"im dediğin yapının "ölüp yokolması" diye bir şey kesinlikle sözkonusu değil!..

Dolayısıyla, bu "nefs" ölmüyor; ölüm denen olayı yaşayarak, tadarak yeni bir boyuta geçiyor!.

Beden ise kullanılmaz hale gelerek çözülüyor!.

Beden kullanım dışı kaldığı zaman bedendeyken sahip olduğun huylar da ortadan kalkıyor mu?

Hayır!.

Bilinç yani şuur, biyolojik bedendeyken hangi huyları ve değer yargılarını benimsedi ise onlarla yaşamına devam ediyor... Biyolojik bedeni olmasa da!... Mikrodalga bedeni ve beyniyle!...

İşte, "nefs" yani bilinç, biyolojik bedenli yaşamında bunları benimsediği; ve ölümle boyut değiştirerek bunlardan kurtulamayacağı için; "ölmeden evvel ölmek" çaresini getiriyor Hazreti Muhammed Aleyhisselâm!..

Zira, normal ölümle ölürse kişi; o halinin sonuçlarını yaşamaktan başka yapabileceği bir şey yok ölüm sonrasında!.

``Uyku" nedir?.

"Uyku", kişinin bilinçli olarak yaşamını yönlendirememesi halidir!.

Bilinçli davranışlar ortaya koyamaması hâlidir. Çevresini, bilincini ve ilmini dilediği gibi değerlendirememe hâlidir uyku!.

Eğer dünyada yaşarken "NEFS"ini tanıyamamışsan; bilincinin gerçek boyutunun değerlerini elde edememişsen; uyku hâli, kıyâmete kadar sürer...

Kıyâmetten sonra da ebede kadar, sonsuza kadar uyku hâli, gaflet hâli, yani hakikati kavrayamama hâli davam eder!...

Sonuç, kişideki kendini şu birim olarak görme, hissetme hâli, onun uykuda oluşunun açık ispatıdır!.

Bu hâldeyken boyut değiştirirse kişi, ölümden sonra kıyâmete kadar; ve daha sonraki sonsuz yaşamda dahi kişi, kendini bir birim olarak hissetme hali olan uykulu yaşamına devam edecektir. Yani, "Hakikat"i bilemeden, hissedemeden, yaşayamadan, yaşamını sürdürecek.

"Ölmeden evvel ölünüz!."

"Biyolojik bedenden ayrılmadan önce, algılama yetersizliğinden oluşan varsayım benliğinizin olmadığını idrâk sûretiyle boyut değiştiriniz"!.

Niye?...

Çünkü, "ölmeden önce ölmek" halini yaşayamadığın takdirde, biyolojik bedenden mikrodalga bedene geçişle problem çözülmez!.. Bu geçiş senin "nefs"ini yani hakikatını tanımana yeterli olmaz!... Hatta, bunun gerçekleşmesi olanaksız olarak, sâbitler yapını!.

Çünkü, mikrodalga beynin ancak dünyadaki çalışan beyninin kapasitesine sahiptir!..

Doğal şartlardaki yaşamınla ilgili olarak ne dedik?..

Bu dünyada neye bağlanmışsan, neyinin terki sana zor geliyorsa; bu, senin kendini, beden ‘ huylar ‘ şartlanmalar toplamı olarak kabul etmendendir!. Bunun, kesin olarak, başka bir izahı yok...

Neden kopamıyorsan, neye bağlıysan; senin kafanı ne meşgul ediyorsa, neyi kaybetmenin ıstırabını çekiyorsan, bu çektiğin ıstırap, senin, açık seçik, vehmi kişiliği yaşama halinin tabii neticesidir. Zaten o çektiğin ıstırap, kâbus hükmündedir...

Nasıl ki uykunda bazı zamanlar kâbus görürsün; kurtulmak istersin kurtulamazsın!.

Düşün ki hayatın boyunca bağlanıp kaydından kurtulamadığın şeyden kopma gerçeğiyle yüz yüze geldiğin anda nasıl bunalırsın!.. Sanki boğazını nasıl sıkarlar da nefes alamazsın, boğulacak gibi olursun!. Öylesine bir ıstırap çekmeye başlarsın...

Düşün ki, bütün hayatını ona tapınmakla geçirmişsin!. İlâhın o olmuş!. Şimdi ise onu yitirmek durumundasın!. Aklın bunu tasdik ediyor, fakat hâlin de ondan kopmanın çekişmesini veriyor...

Can çekişme anındaki hâli düşünün; hani içinden çalı süpürgesi çekilir gibi diye târif edilir ya, işte o an!.

Hayatını o şeye adamışsın, varlığını ona adamışsın; ve bir anda bakıyorsun, o senin terk edemediğin şey seni terk etmeğe başlıyor!. Çalı süpürgesinin içini parçaladığı gibi, o parçalanışı duyacaksın, hissedeceksin.

Ve sende böylesine bir bağımlılık oluşmuşsa, böylesine bir kendini kaptırma yerleşmişse o şeye karşı; şimdi de ondan kopmanın, ayrı düşmenin ıstırabını duyacaksın!...İşte bu, kâbus hükmü oluyor!.

Bu kopuşlar gerçekleşmediği sürece, senin kendini tanıma noktasına gelmene imkân yok!.

İşin bilgi yanını konuşmuyorum, yaşam yanından söz ediyorum...

Çünkü, ne olursa olsun, bilgi insanı arındırmaz!..

Bilgi insanı paklaştırmaz!.

Bilgi, insanı saflaştırmaz!.

Bilgi, gereği uygulanmak içindir!.

Öz`ündeki, "sır"rındaki hakikatı, Kur`ân ‘ı anlayabilmen için ancak ve ancak, temizlenmiş, arınmış olman şart!... Çünkü:

"Arınmış olmayanlar el sürmesinler!" (56/79)

diyor.

Neden arınacaksın?...

Gerçekleri görmene ve değerlendirmene engel olan tüm şartlanmalarından, huylarından, bağımlılıklarından, dünyaya ait seni kendine esir eden tüm ilgilerinden arınacaksın!.

Bütün bunlar, kendini varsayım kişilik olarak hissetmene sebep olan şeyler..

Zaten kendini kişi olarak hissetmeyebilsen, onlar senin için hiç bir şey ifade etmeyecektir!. Seni zorlamayacak, seni üzmeyecek, seni sıkmayacak, seni bunaltmayacak, kafanı bir an bile meşgul etmeyecek.

Hangi olay, hangi konu, hangi problem senin kafanı meşgul ediyorsa, o meşgul eden şey kadar sen bu kişisin!.

Oysa sen, bu kişi değilsin!. Sen, bu beden, çevrenin gördüğü gibi hitâbettiği kişi değilsin!...

Nesin?...

İşte seni, ne olduğuna yöneltmek isteyen âyetlere geliyor sıra...

Diyor ki:

-Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın O`dur!.

Geçmiş veya gelecek... Sınırsız geçmiş veya sınırsız gelecek... Zâhir ve Bâtın O`DUR!.

"Zâhir" dediğimiz şey nedir?.

Bu gözümüzle gördüğümüz her şey, "zâhir" kelimesi kapsamına girer... Batın dediğimiz şey de, bu göz ve kulakla, beş duyuyla algılayamadığımız her şey.....

Bunların, sana göre tümü, "O"dur!... Yani, bunların hepsi de, -ki bu çokluk kavramı sana göredir-, "O" dediğin varlıktır!.

Yani, "" !..

"" kelimesinin mânâsı bir anlamıyla "O" demektir!... Bir diğer anlamıyla da "Zât`ın hüviyetine" işaret eder ki, o mânânın tafsiline bu kitapta girmeyeceğiz... Ancak "GAVSİYE AÇIKLAMASI" isimli kitabımızda buna değinmiştik.

Sen, bu beş duyu aracın dolayısıyla, o bütünün arasına giriyorsun; araya girişin itibariyle de, senin önün ve arkan, ön yüzün ve arka yüzün diye bir olay ortaya çıkıyor!.

Gerçekte, TEK bir sonsuz sınırsız mutlak var ki, O`nun için, "O"na GÖRE, "Zâhir", "Bâtın", "Evvel", "Âhir" gibi kavramlar sözkonusu değil!.. Bunlar bize GÖRE târifler, tanımlamalar!.. Anlayış sınırlarımızı genişletmek için verilmiş izahlar...

Sen, algılama kapasitendeki sınırlılığın getirdiği varsayımınla, TEK`i bölüyorsun!.. Zâhir ve Bâtın çıkıyor ortaya!.

Artık sen oradan, o aradan çık, sıyrıl!..

O zaman Tek bir Bütün`ün var olduğunu farkedersin!.

Yani, ikilik "sen"den, senin kendi varlık zannından doğuyor!. Aslında ikilik yok, dış yapı böylesine bir bütün.

Peki, bu bütünün arasına "Ben giriyorum, ben varım" diyorsun. Hayır!.. Sen yoksun, diyor. Neyle ifade ediyor bunu?.

-Attığında sen atmadın, atan ALLAH`tı !.

Bedir savaşında Rasûlullah Aleyhisselâm düşmana ok atıyor. Ok atma olayı ile ilgili olarak da bir gerçeği ifşa etmiş oluyor.

Ok`u, göze göre, zâhire göre kim attı?.. Rasûlullah Aleyhisselâm attı!.

Ama, Âyet diyor ki:

-Sen atmadın, Allah attı!.

O TEKLİĞİN içinde senin bir ayrıcalığın, ayrıca bağımsız bir varlığın yok ki, sen atmış olasın!.

Madem ki "O" bir bütün, tümel TEK varlık; bu tümel varlığın içinde "sen"in ayrıca bir varlığın yok!.

Yoksa, sen, nasıl olur da "ben attım" dersin?..

Veya, ha "ben attım" demişsin, ha "sen attın" demişsin!. Ben attım sözüyle, sen attın sözü aynı düzeydedir!. Fark yapmaz ki!..

Sen attın, ben attım veya o attı!.

Bunların tümünün üstüne bir çapraz çiziyor...

Hayır!... "Allah attı"!. diyor..

Sen ne zaman ki bir olayda, "falanca yaptı veya filanca yaptı" dedin. Yani, araya bir kişi soktun. Ahmed de, Hulusi de, Cemile, Mazhar de; velhâsılı kelâm ne dersen de, araya kişi soktun!...İşte bu anda âyetin bu hükmünü farkında olmadan inkâr ettin!.

"Sen atmadın, Allah attı" (8/17 ) diyor.

Peki bu gördüğümüz varlık ne?..

Ona geliyoruz şimdi:

"Yerleri, gökleri ve ikisi arasındakileri Hak olarak meydana getirdik" (15/85)

Yerler, gökler, ve ikisi arasındaki her şey, Hakk`ın dışında bir şey değildir!.

Sen, Hak`kın varlığıyla meydana gelmiş olanlara, algılama araçlarının sana verdiği verilere dayanarak değişik isimler taktın.. Yer dedin, gök dedin, insan, hayvan dedin vs.

Halbuki, bu varlık, gerçeğiyle Tek bir varlık; Tek bir yapı halindeki varlık!.

Ama bu beş duyu ile mevcut yapıya bakarsan, pek çok varlık var sanki!.

Öte yandan basiretinle bakarsan, Tek bir varlık!.

Ancak basiretinle bakabilir misin?.

Şimdi ona geleceğiz...

Dikkat et; sana, varlık âleminde mevcut olan her şeyin, gerçekte Tek varlık olduğunu, Hak söylüyor!.

Sonra, seni tekrar îkaz ediyor O yüce Kur`ân!...

Kur`ân-ı Kerim, eğer okuduğunu anlayabiliyorsan, diyor ki:

"Nefs`lerinizde mevcut!.. " (51/21)

Buraya iyi dikkat et; âyetteki ifadeye bak!..

"NEFSLERİNİZDE mevcut" diyor... Hani ölümü tadacak "nefs"in var ya... Aslında, o, ne olduğunu bilemediğin, "nefs"in, var ya!.işte onun için diyor bunu!..

Senin şu anda "nefs" diye bildiğin, bedenin, şartlanmaların, ve huylarının toplamıdır!. Oysa böyle değil!. Ne olduğunu bilmiyorsun, gerçeği itibariyle "nefs"inin!.

Sadece inanıyorsun, bir "nefs"inin varolduğuna!.

İşte O, "nefs"lerinizde mevcut", diyor!.

"Nefs"lerinizde mevcut" derken; bak, dikkat et!..

Bir "nefs"in var da, o "nefs"inde "O" da mevcut, değil!.

"O"ndan başka bir şey yok dedik, daha önce!. Yani senin, "nefs"im dediğin şey, "O"!. Bir "nefs"in var, bir de "O" var, değil!.

Ama, sen, "nefs"im dediğin şeyin ne olduğunu bilmekten mahrumsun!.. "NEFS" kelimesini kullanıyorsun, ama gerçek anlamını bilmiyorsun!..

Oysa ne diyor?..

"Nefs"lerinizde mevcut olan, hâlâ görmüyor musunuz?.(51/21)

âbire bak!..

"Hâlâ görmüyormusun?.."

diyor.

Madde, göz ile görülür!... Ama burada işaret edilen madde değil, "nefs"!...

"Nefs" gözle görülür mü?.

Demek ki görmekten murad, göz görmesi değil!.

İdrâkınla, kavrayışınla onun öyle olduğunu hissedemiyor musun; anlamında kullanılıyor görme kelimesi burada... Fizik bir maddeyi değil...

İdrâkinle, basiretinle bunun böyle olduğunu göremiyor musun; algılayamıyor musun, hissedemiyor musun, fark edemiyor musun? anlamında.

Ve gerçekte varolanı, bu defa bir başka yerde, âşikâre çıkartıyor... Ne diyor?.

"Her ne yana dönerseniz Allah`ın vechini görürsünüz". (2/115 )

Bu Âyet, Musa Aleyhisselâm ümmetiyle, Hz. Muhammed Aleyhisselâm ümmeti arasındaki farkı da gösterir.

Kur`ân-ı Kerim ‘deki, Hz. Musa Aleyhisselâm’ın mertebesi ile Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın mertebesi arasındaki farkı; Hz. Musa ümmetinin eriştiği nokta ile Hz. Muhammed ümmetinin eriştiği nokta arasındaki mertebe farkını gösterir.

Tabii, "Ümmet" kelimesiyle sıradan bir vatandaşı söylemiyorum... Yani Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’ın getirdiği kemâlâtı almış bir kişinin durumundan sözediyorum..

Kur`ân-ı Kerim’de ne diyor Hz. Musa Aleyhisselâm Rabbine hitapla?

"Rabbim seni göreyim"

diyor, Hz. Musa, Nur dağına çıktığı zaman!.

Hz. Musa`ya gelen hitâb ise şöyle:

-Len terani Ya Musa!..."

"Sen kesinlikle beni göremezsin, Ya Musa"!.. Senin beni görmen mümkün değil.

u "görme"den murad elbette fizik görme değil!.. Biraz evvel konuştuk.

Halbuki Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’ın bildirdiği hükümler, âyetler, tamamıyla "görmek" üzerine kurulmuş!..

Âdeta, "görememek" kınanıyor!.

"Hâlâ görmüyor musunuz"? (51/21 ) diyor.

"Her ne yana dönerseniz, Allah`ın vechini görürsünüz" diyor...

"Fe eynema tüvellu fesemma vechullah".. (2/115)

Ama burada dikkat edilecek çok önemli nokta var...

"Allah`ın yüzünü" görürsünüz, diyor... "Allah`ın yüzlerini" görürsünüz, demiyor. "Yüzünü" diyor!.

Evet, şimdi biz, bu gözle baktığımız zaman ne görüyoruz?.. Çiğdem`i, Cihan`ı, Keriman`ı görüyoruz!. Gözlerimiz bunları görüyor!. Yani ayrı ayrı yüzler görüyoruz!.İsimleri ve de resimleri kaldırın!.

İşte o zaman, bu gördüğünüz yüzleri değil; sûretlerin ardındaki kaynak olan Tek bir yüzü görürsün, diyor âyeti kerime.

Biraz evvel bahsetmedik mi?..

Basiretinle baktığın zaman; Varlık Tek bir bütündür; ve bu tek bir varlık olanı basiretinle gördüğün zaman, Allah`ı görmüş olursun!..

Esmâsı yönünden, Allah`ın vechini görmüş olursun!.

Demek ki, Allah`ın vechini "basiretle" görmek mümkündür!.

Bu "basiretin" diğer bir adı da "İlim"dir. Ama burada "ilim" tâbirini kullanmıyoruz. Çünkü "ilim" dediğimiz zaman, herkesin aklına fizik, kimya ilminden çerçöp yapma ilmine kadar çeşitli şeyler geliyor!.. Zira biz her şey için ilim tâbirini kullanmışız. Oysa hakiki mânâda ilim, bunlar değildir!.

Din ıstılâhında ve burada geçen ilim; Allah`ı bilme, yaşama, görme, idrâk etme ilmidir. Bu da basiret denilen özellikle olur.

İşte Hazreti Musa Aleyhisselâm ümmetinin en ileri gelenlerine dahi "Göremezsiniz" hükmü gelirken; Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’ın, Kur`ân-ı Kerim yolu ile kendisinden sonra gelmiş bütün insanlara vermek istediği şey, kendisinin görmüş olduğu "Allah`ın vechi"nin görülebileceği gerçeğidir!.

Musa Aleyhisselâm’ın varisi olanlar, -ki bu gün de Musa`nın vârisleri vardır-; kendilerinde "tenzih" görüşü ağır basan velilerdir! ...

Eğer bu gün bir veli; "Allah görülmez, Allah`ın vechini görmek mümkün değildir, ben bu kişiyim, Allah, ötelerdedir"; diyorsa, o Musa ümmetindendir; yani, o anlayışı paylaşanlardandır; adı, Ahmet, Hasan, Hüseyin de olsa... Kelimeyi, ismi, târifi kaldırın, esas manâyı farkedin!

Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’ın vârisi, Allah`ı göstermeyi meslek edinir; görme istidadı olanlara!.

Çünkü kendisine o ilmi ve hâli miras bırakan, zaten o iş için vardı; ve esas görevi olarak onu yerine getiriyordu!. Zaten kendisine bıraktığı miras da oydu!.. Sen ev sahibiysen, oğluna ev bırakırsın!. Evlattaki miras babanın servetinin aynasıdır!.

Hz. Musa Aleyhisselâm’ın zamanımızdaki vârisleri, çevresindekileri, "göremezsiniz" hükmünden yetiştirir!.

Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’ın vârisleri de "Hâlâ göremiyor musunuz" diyerek, "görmek" esası üzere yetiştirir!.

Ancak ne var ki, bunlar hep ehli tarafından bilinen hususlardır!.

Eğer ehli isen, kişinin haline, ef`al ‘ine baktığın zaman, kimin, neyin vârisi olduğunu, nereden feyz aldığını, ilminin hangi mertebeden kaynaklandığını, bilirsin!

Her veli, bir Nebinin feyz aldığı ağırlıklı isimden, getirdiği hakikatten feyz alır!. Kimi Adem`den, kimi Nuh`dan, kimi İbrahim`den, kimi Musa`dan, kimi de İsa`dan alır; selâm olsun hepsine!..ilimleri ve hâlleri farklı farklıdır.

"Dilediğine hidâyet eder!." diyor, âyet. Yani,

Dilediğine, Allah nuru ile hidâyet eder, dilediği yerde kendisini ona tanıtır.

Ve:

" Nerede olursanız olun , O sizinledir!."

Düşün, yatakta, odada, fabrikada, şurada-burada, aklına gelen her yerde, nerede olursan ol, "nefs"inin bir an olsun senden ayrılması var mı?.. Yok.. Tümüyle örtülü olmasına rağmen, O nefs sende, seninle mevcut!.

"Siz "nefs"inize hesap vereceksiniz, hesap görmeye "nefs`iniz yeter" (17/14 ) diyor, âyette.

Kendi "nefs"inize hesap vereceksiniz!.

Zaten sen o "nefs" dediğin yapıya, yani "vicdan"ına hesap vermekle Allah`a hesap vermiş olacaksın!.

Ne var ki senin "nefs" kelimesinden anladığın, başka bir şey olduğu için, meselenin gerçeğinden sapmış, uzaklaşmışsın!.

İşte bu noktaya gelirsen, eğer bu gerçekler açılırsa, bu keşifler oluşup, basiretindeki bu perdeler kalkarsa, o zaman:

"Allah de ötesini bırak!.." ( 6/91)

âyetinin sırrına erersin!.

Yani, "Allah de ötesini bırak!." derken, hiç bir şey yapma, boş dur, değil burada anlatılmak istenen!..

Varlıkta her an O`nu seyretmeye başla!... Artık, isimlerle, kişilerle uğraşma!.. Ahmet yaptı, Hasan yaptı, kızım, oğlum yaptı gibi vesaireyi bırak!.. Allah de, seyre başla..

Artık, yorumu, yargılamayı bırak!.. Çünkü yorumuna kaynak olan şartlanmalarının oluşturduğu değer yargıları, hep sendeki kişilik özelliklerindendir!. Ya huylarına göre, ya şartlanmalarına göre, ya da âdetlere göre hüküm vereceksin; başka türlü değil!.. Ama bütün bu hâllerden kurtulup, "Allah`ın vechi"ni görmek istiyorsan, "Allah de, ötesini bırak"!...

Ve sana açıklık getiriyor bu konuda da âyet:

"Dilediğini yapar O"!.

Kim?.

Allah, dilediğini yapar!.

Nerede, dilediğini yapar?.

Yukarıda, ötende oturup ta mı dilediğini yapıyor?..

Hayır!..

Bak, dikkat etsene; nerede yapmada dilediklerini?.

"Nefs"lerinizde mevcut, görmüyor musunuz..?" diyor.

İşte "nefs" adı altında dilediğini yapıyor!. Ama, her "nefs" için, yaptığının neticesine erişmek de mukadder, hüküm!..

O da kendi hükmü, iradesi yine!.

"Nefs", eğer kendini örtme hükmü ile gelmişse; şartlanmalara, duygulara, huylara yönelik fiiller ortaya koyarsa, onların neticesi meydana gelir.

"Nefs", kendini bunlardan arındırıp, paklarsa, tezkiye ederse, onun neticesi oluşur.

Ne diyor âyette:

"Nefs`ini arındıran kurtuldu." (91/9 )

"Nefs"in ne yaparsa ne olacağını da âyette anlatıyor;

"Nefs"ini tezkiye eden kurtuldu".

Yani, "nefs"in kendini tanıması hâlini sağlayan; "nefs"in şuurunu-ilmini" örten beden, şartlanmalar ve huylar gibi üç kabuktan kendini arındırıp, paklandıran; orijinal hâliyle "nefs"ini tanıyan kurtuluşa erdi!.

Bunun dışındakiler?...

"Nefs"ini tanıyamamanın getireceği azaplara kendilerini, kendi elleriyle attılar. Çünkü, "Nefs" için orijini itibariyle ne azap ne üzüntü, ne sıkıntı ne nimet vardır!..

İyi anlayın!..

"Nefs"in orijinal hâli için bunların hiç biri bahis mevzuu değildir!... Yaşamın ne zevk, nimet yanı "nefs" için sözkonusu!.. Ne de azap, sıkıntı yanı mevcut!. Fakat "nefs", bu perdeli hâlle yaşarsa, bu şekilde yaşadığı beden, varlık azap çekecektir; veya aksine zevki yaşayacaktır.

İşte burası daha evvelce, çeşitli zamanlarda sorulmuş olan sualle ilgili...

Peki!. Hak, cennete gider mi?.

Madem ki "Hak"dan gayrı bir şey yok, "Hak"kın cenneti olur mu?.

Hak cehenneme gidip de yanar mı?..

Hak için bu gibi olaylar ve kavramlar geçersizdir!..

Zâtı veya esmâsı yönünden böyle bir olay mümkün değildir!.

Cennet ve cehennem kavramlarının sonuçları, esmâ terkipleri olan yaratılmışlar için geçerlidir!..

Evet, şimdi bir aşama daha ileri götürüyor açıklamasıyla Hazreti Rasûlullah bizi:

"Rabbimi genç bir delikanlı sûretinde gördüm!".

Delikanlılık, insan bedeninin en olgun, en kemâle çıkmış zirve hâlidir. O delikanlılık devresinden sonra, beden tükenişe geçer. Sıfır yaştan 18-20 yaşına kadar olan devrede tam zirveye erişilir; ondan sonra hücreler yıkılmağa başlar!. Yıkılış tabîi daha ağır gidiyor, onun için bedenin yaşamı daha değişik oluyor.

Şimdi, görülen o kemâl sûret, Rabb`in sûrete bürünmüş hâli.. O sûrete bürünmüş hâlinde ben Rabbı`mı gördüm demektir. En güzel hâlinde gördüm demektir.

Burada Rabb`ım dediği, "nefs"`idir; ama birimsel bedenin "nefs"i değil; mutlak mânâda "nefs"i!.. Yani, "nefs-i küll" denilen...

Peki, kendi "nefs"i ile karşısındaki "nefs"i aslında aynı şey değil mi ; "nefs" mertebesinde?..

Dikkatinizi çekiyorum!..

"Nefs" mertebesinde "Nefs", Tek`tir!.

Nevzad`ın "nefs"i, Hulûsi`nin "nefs"i, vs. diye ayrı ayrı "nefs"ler yoktur, gerçekte!... Ayrı ayrı "nefs"ler sözkonusu değildir hakikatta!.

"Nefs" boyutuna geldiğin zaman "nefs" Tek`tir!.

İşte bu sebepledir ki, "Rabbi`mi gördüm" sözü, "nefs"imi gördüm gibidir!. Ve bu konuya daha da açıklık getiriyor, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem "Rabbımı gördüm" derken.

Bir başka zaman da buyuruyor ki Rasûlullah Aleyhisselâm :

"Beni gören Hak``ı görmüştür!.

Tabii, perdeli olanlar, Musa ümmetinin meşrebinde olanlar, "Beni gören, Hak sözü söyleyen kişiyi görmüştür", diye bunu te’vil ederek; uzaklaştırıyorlar gerçeği arayanları, hedeflerinden

Aslında mesele gayet açık!.

"Beni gören Hakk’ı görmüştür" diyor.

Neden?..

Çünkü, "Ben"i gören Hakkı görmüştür" derken; kendisi, "nefs"ini tanımış; her türlü huylardan, şartlanmalardan, kendini beden olarak sanma hâlinden arınmış; "nefs"i ile "vicdanı" ile yaşamaya başlamış; dolayısıyla da "Beni gören Hakk’ı görmüştür" diyor!..

"NEFS" olarak kendini tanıyan için, beden hiçbir şey ifade etmiyorsa, o, Hz. İsa Aleyhisselâm gibi "Benim bedenime dilediğinizi yapınız!.." der!. "Bedene yapılan hiç bir şey beni ilgilendirmez", der!. Bedenden kopukluğunu yaşar. "Sizin huylarınız, adetleriniz, örfleriniz, ananeleriniz, değer yargılarınız bilinç boyutunda değersizdir" der ve ilâve eder İSA (A.s) gibi:

"Bunlar insanca düşüncelerdir"!.

Bilinç, bu mertebede kendini tanıdığı zaman, "nefs" olarak özüne ermiştir!.

Ama sen, gene de O`na insanca bakarsan; beşer duyularıyla O`na bakarsan, orada sadece o sûreti görürsün!. Ama basiretinle bakarsan, orada Hak, sana açık açık yüzünü göstermektedir. Ötede değil, karşında!.

"Beni gören Hakk`ı görmüştür" diyor. Eğer göremiyorsan... Eee... O zaman;

"Dünya`da ama olan, Ahirette de ama olur"

diyor, Âyet.

Dünya yaşamında "nefs"ini tanıyamamışsan; basiretin gereklerini yerine getirememişsen, Hakikata karşı bu dünyada a’mâ oluşun gibi, öldükten sonraki yaşamında da a’mâ olarak kalırsın!.

İşte bu, zâhiri göreni gözlerin körlüğü değil, Hakkı görecek basiretinin kör olmasıdır, deniyor ve ilâve ediliyor:

"Her ne hâl üzere yaşarsanız, o hâl ile ölürsünüz ve ne hâl ile ölürseniz o hâl ile dirilirsiniz".

Yani, büyün yaşamın bu körlükle geçecek; son anda sana birisi hokkabaz değneği ile dokunacak, bir anda senin gözün açılacak; böyle bir olay yok!...

Yaşamın körlük üzere gitmişse, ölümün de körlük üzeredir!. Ondan sonraki yaşamın da tamamen kör olarak gider... Kör, sağır, şaşkın olarak ortalıkta dolaşırsın. Bu gün dolaşanlar gibi...

Eğer bu günden gözün açılıyorsa, basiretin açılıyorsa, o zaman bu günden ayıksındır, uyku hükmü, senin için bitmiştir. Ve bugünden itibaren de, Hakk`ı ve hakikatı görmeye başlarsın.

Şimdi burada iki Âyet daha var, onları da ilâve edelim:

"Allah, dilediğini kendine seçer." (42/13 )

diğer bir Âyet`te :

"Hiç bir canlı yoktur ki yeryüzünde, Rabbim alnında çekip götürmesin"diyor.(11/56)

Rubûbiyet mertebesinden kasıt, "nefs" olduğuna göre her varlık üzerinde tasarruf hükmü, hüküm icra eden "nefs"tir.

Ama "nefs", her birimde, bürünmüş olduğu ya huylar istikametinde o fiili meydana getirir, ya şartlanmalar doğrultusunda meydana getirir ya bedenin istek ve arzuları istikametinde meydana getirir.

Neticede, her beden üzerinde, insan olsun hayvan olsun, ne olursa olsun, hükmünü icra eden , "nefs"`tir!.. "nefs" mertebesidir.

"Allah dilediğini kendine seçer" ( 42/13)

diyor âyet...

Artık "Allah" isminin mânâsını sen nasıl anlıyorsan, dilediğini kendine seçmesini de ona uygun bir şekilde anlarsın!..

Sonuç olarak;

Hakikat, dünyada yaşanırken yaşanacak bir olaydır!.

*  *  *