İslâm`ın Temel Esasları

Ahmed Hulûsi

NİÇİN CEHENNEM

Din olgusunda en anlaşılamamış konulardan bir tanesi bu "cehennem" olayıdır!..

İnsanları niçin cehenneme atılacaklardır?

Bunu kim, nasıl yapacaktır?

Cehennem niçin yaratılmış?...

Cehennemde yaşayanlar var mı?...

"Zebâniler" kimdir, nedir?

Niçin cehennemde yanarlar?...

Yanmanın türleri var mıdır?...

Cehennemin ateşi nasıl bir şeydir?...

Ateş içinde yaşam nasıl devam eder?...

Ve daha bu gibi pek çok soru akla gelirken; cevap olarak konuya hiç bir açıklık getirmeyen; hatta âdeta kişileri isyana sürükleten basit izahlar ve mantıksız yaklaşımlar, düşünmeye çalışan pek çok insanın problemi olmaktadır...

Biz, Cenâb-ı Hakk’ın bu konuyu bize açtığı ölçüde, ve insanların hafsalalarının reddetmiyeceği sınırlar içinde kalarak, dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışalım...

"Cehennem" kelimesinin bir genel anlamı vardır, bir de özel anlamı vardır!...

Genel anlamıyla "cehennem", insanların azap duydukları ortam ve çevre şartlarıdır!.

Bu itibarla, dünya cehenneminden, kâbir cehenneminden, mahşer cehenneminden sözedilebilir... Bulunduğunuz hapishane, hastahane ve daha başka ortamlar sizin için “cehennem” olabilir... Bunlar hep göresel cehennemlerdir...

Kezâ, kabir âlemine geçen kişinin durumuna göre “kabir cehennemi”nden bahsedilmesi dahi, yine bu göresel cehennem şekliyledir.

Buna karşın, özel anlamıyla, “Cehennem” vasfına dayalı bir şekilde isimlenen ortam, gelecekte Dünyayı tamamiyle kuşatacak olan Güneş`tir!... Ancak bu göze görünen şekli ve yapısıyla değil, şu anda da mevcut olan ışınsal ikizi itibarıyledir!.. "İkizi" sözcüğüyle ikincisi anlamını değil; madde gözünün göremediği ikincil yapısını murad ediyoruz ki, bu ruh boyutunda değerlendirilen ikincil yapıdır!.. Biz şu anda ise Güneşin gaz boyutunu görmekteyiz!.

Dünyanın ışınsal ikizini de, şu anda "Ölüp", dünyanın ışınsal ikizine geçenler görmektedirler ve anlattığımız şartları oradan seyretmekteler.

Bir süre sonra Güneş, Dünya’dan 500 milyon defa daha büyük hacme ulaşacak ve bu süreç içinde de, çevresindeki Merkür, Venüs, Dünya ve Ay`ı yutup, eritip, buhar edecek; sınırları Mars yörüngesine ulaşan bir kızıl dev hâlini alacaktır...

İşte o zaman, Dünya’nın çekim alanın bağlı tüm insanların "ruh bedenleri", yani "halogramik ışınsal bedenli insanlar", dünyanın çekim alanının gücünü yitirmesi sebebiyle, erimekte olan Dünya’dan kaçmak isteyecekler ve Dünya’yı kuşatan dev Güneş’in ışınsal derinliklerinden geçerek uzaklaşma yolu arayacaklardır!.

Allah`a tapınma amacıyla değil; kişinin ruhsal enerjisinin güçlendirilmesi gayesiyle teklif edilmiş ibadetleri, zikirleri yapmış olanlar, elde ettikleri "nur-enerji" nispetinde Dünya üzerinden ayrılıp, Güneş’in radyasyon alev dilimleri içinden geçerek kaçabileceklerdir ki, bu durum “sırat” diye anlatılmıştır; sembolik bir "köprü-yol" tanımlaması ile!.

Cehennemin alevleri "semûm" diye ifade edilmiştir Kur`ân ’da; ki, bunun günümüzdeki anlamı "zehirleyen ve tahrip eden ışınım" demektir!...

Taşları, yani maddeyi yakıp yok eden; buna karşın insanların "ışınsal bedenlerini" ise sadece "yakan", "yıpratan", "deforme eden" Güneş radyasyonu, Cehennemin dev alev dilimlerini oluşturmaktadır; ki, bu alev dilimleri halen, günümüzde 800 bin kilometreye kadar yükselmektedir... Varın siz, o günkü Dünya’dan 500 milyon kere daha büyük hâlin şartlarını eğer hafsalanız alıyorsa düşünün!.

Cehennemde, iki türlü yanış sözkonusudur;

Birincisi, fizikî yani bedensel; ikincisi, mânevî yani düşünseldir!..

Birincisi, cehennemin yüksek ısısındaki radyasyonun fotonlarının ışınsal yapıyı tahribinden doğmaktadır...

İkinci tür yanış ise, kişinin kafasına yerleşmiş, yanlış bilgi ve şartlanmaların oluşturduğu kabullerin, orada karşıt gerçekleriyle karşılaşmalarından meydana gelecektir!...

Bunun en başta gelen sebebi ise, kişideki "benlik" duygusu, "sahiplik düşüncesi", "hırs", "tamah", "kendini beden kabullenme ve bunun sonucu olarak sadece bedensel zevkler istikametinde hayvansı yaşam türü" gibi sebepler...

Mânevî yanma neden?...

Her hangi bir nesnenin sahibi olduğunuzu düşünüyorsunuz ve o nesneyi yitirdiğiniz anda başlıyorsunuz yanmaya!. Oysa, "Allah verdi, Allah aldı" deyip işi bitirebilseniz, "yanma" olayı bir anda sona erecek, ya da hiç olmayacak!...

Esasen cehennemdeki "yanma"ların kökeninde büyük ölçüde, toplumsal şartlandırmalar; bu şartlandırmaların oluşturduğu değer yargıları; ve nihayet bunların tümünün meydana getirdiği duygular yatar!...

Hangi şey ya da konu için "ille de böyle olmalı" diyorsanız, sizi mutlaka bir "yanma" bekliyordur... Kaçınılmazdır!..

Çünkü, er ya da geç, bir gün o şey sizin istediğinizin dışındaki bir hale dönüşecek; neticede siz de bundan dolayı "yanacaksınız" demektir!..

Kişilerin büyük çoğunluğu, dünyada yaşarken "yanmaya" başlar!... Bir kısmının yanması da ölümle, yani biyolojik bedeni terkedişiyledir!... Çünkü, sahibi olduğunu sandığı her şeyin elinden çıktığını, yitirildiğini bizzat yaşamaktadır!..

"YANMA" niçin "RAHMET"tir?...

"Cennetlikler" niçin cennete girmeden önce cehennemde "yanar"lar?...

Çünkü, "yanmadıkları" takdirde, üzerlerine yerleşmiş, şartlanmalara dayanıp gerçekçi olmayan değer yargılarıyla, asla cennete giremezler de ondan!.

"Rahmet" onların "yanmalarını" sağlamaktadır!... "Yanarak" arınmaktadırlar!. "Yanma" gerçeğe uygun olmayan düşünce ve duygulardan, şartlanmalara dayanan kabullenişlerden "arınma"dan dolayı olmaktadır!.

Kişiler yanlış kabulleniş, duygu ve düşüncelerinin sonucu olarak; karşılaştıkları anlayışlarına, kabullerine ters düşen olaylar yüzünden azap duyarlar.

Şayet kişi, gerçeğe yönelmesini engelleyen "ama etraf ne der!" kavramını terkedebilirse; idrâkı ve inancı istikametinde; gerçek hedef doğrultusunda yürüyebilirse, pek çok "yanma"lardan kurtulmuş olur.

İnsanın, özünü, hakikatını, gerçek yapısını ve boyutlarını idrâk ettirip yaşatan “tasavvuf” ile "hâl"lenmesi ise, daha dünyada iken, tüm "yanma"lardan kurtulmasına vesile olur!...

İnsan, şayet cehennem olmasaydı, "yanma" olmasaydı, “arınma süreci” demek olan "yanma" ile karşılaşmasaydı; böyle bir "rahmet" kendisine ulaşmasaydı, mevcut hâliyle asla cennet yaşamına ulaşamazdı!..

Dolayısıyla "yanma", tamamen, azaplardan arınma işlevini oluşturan bir "rahmet" mekanizmasıdır. Tıpkı, operatörün merhamet edip kangrenli bacağı kesmesi gibi!..

"Zebânî"lere gelince...

Bilelim ki, her ortamın kendine has canlı türleri vardır1...

Her gezegenin ve yıldızın, kendine has canlı bilinçli birimleri varolduğu gibi; evrenin farklı boyutlarının oluşturduğu değişik katmanların dahi, farklı canlı türleri vardır; ve bütün bunlar hep bilinçli varlıklardır!. İşte bunların hepsi birden Din terminolojisinde sadece "melek" kelimesiyle tanımlanmıştır.

Beyinlerimiz genel yapısı itibariyle, sadece beşduyu dediğimiz "kesitsel algılama araclarıyla" gelen verileri değerlendirmek için programlanmış olduğundan, algıladığımız kesitin dışında kalan boyutlardan ve bu boyut katmanına ait canlılarından habersiz yaşamaktayız!.

Oysa, gerçekte, bırakın başka gezegen ve yıldızlarda yaşayanları; "cin" ismiyle işaret edilen ve her an beyinlerimizi etkilemeye çalışan aramızda yaşamakta olan canlı türlerinin dahi farkında değiliz!... Nerede kaldı, başka gezegenler ya da yıldızdakiler!..

Her neyse!...

İşte, Güneşin içinde yaşamını sürdürmekte olan canlılara, bilinçli varlıklara da Kur`ân-ı Kerim`de "zebânî" denilmiştir!...

Bunlar bir tür "melek"lerdir!... "NUR" yapılı olmaları; ve o ortam içinde meydana gelmeleri sebebiyle, diğer ortamlardan oraya girecek varlıklara GÖRE çok zor olan şartlara rağmen; içinde bulundukları şartlardan hiç etkilenmeden; tıpkı bizim yaşayamadığımız su ortamında balıkların yaşaması gibi; Güneş`in çok yüksek radyasyon ortamında doğal hayatlarını sürdürmektedirler...

Çok iri bedenleri ve dışarıdan o ortama gireceklere göre de, çok seri hareket kabiliyetleri mevcuttur!... Balığın suyu yutup, suyu çıkarması gibi, onlarda “ateş” yerler ve “ateş” çıkartırlar!.. Oraya gidecek olan gerek insten gerek cinden tüm canlılarla top gibi oynarlar, “aklınız olsaydı, buraya düşmezdiniz, sizi uyaranlar gelmedi mi?” derler...

Biz, doğal ortamımızda, nasıl gücümüzün yettiğine hükmediyor, kuşu kafese koyuyor, hayvanları kendi anlayışımıza göre terbiye(!) ediyor; ayıların burnuna kanca takıp, “mârifet öğretiyoruz”, diye kızgın saç üzerinde zıplatıp, yürütüyorsak... "Zebânîler" de kendi doğal ortamlarına dışarıdan gelen varlıkları öylece “terbiye”(!) ederler!...

Ama o insanlar, ya da diğer canlılar bundan azap ve ıstırap duyarlarmış, elbette ki bu onların sorunu değildir!..

"Zebânî" denmesinin sebebi, "zebûn edici" olmalarıdır... Ve bu kelime genel olarak sıfatlarından dolayı kullanılan isimdir..

Yani, öylesine güç sahibi, hükmedici ve dilediklerini yaptırıcı varlıklardır ki, onların güçleri karşısında, herkes aşağılanır, ezilir, azap ve ıstırap duyar!...

Tıpkı, burada "cin"lerin hükmüne girip, sersefil sokaklara düşen bir kısım insanlar gibi... Ya da sirklerdeki "terbiyeci"lerin eline düşmüş hayvanlar, ya da laboratuvarlarda kullanılan ve en az bizim kadar yaşama hakkı olan kobaylar gibi!..

Öyle ise, yapılacak en iyi iş, o şartlara en iyi şekilde hazırlanmaktır!...

Sanırım, cehennemin, "arındırıcı" fonksiyonu ile bir "rahmet" olduğunu; insanların azap duymaları için oraya atılmadıklarını; yanlış düşünce ve duyguları sonucu ortaya koydukları fiillerin, otomatik olarak o ortama gidilmeyi oluşturduğunu, ve azabın da bütün bunların neticesi olarak duyulacağını yeterince açıklamış olduk...

Son bir ilave daha yapalım bu hususa...

Cennete gidecek kişiler, ancak "Allah ahlâkıyla ahlâklanmış" kişiler olacağına göre, düşünmek zorunludur, nedir "ALLAH"ın "ahlâkı"..?

Neyse, konuyu daha fazla genişletmeden, tekrar, kaldığımız noktadan devam edelim...

Rahmeti âmme”nin ne olduğunu; ve neler getirmekte olduğunu öğrendikten sonra, geldik "rahmeti hassa"ya...

"Rahmeti Hassa", "özel rahmeti”dir ki, bunu "kendine seçtiği" kullarına ihsan eder!..

-ALLAH DİLEDİĞİNİ KENDİNE SEÇER !.. (42-13)

Ve;

-YAPTIĞINDAN SUAL SORULMAZ !... (21-23)

Bu rahmetiyle kendine seçtiği kulunu, önce “şirki hafî” denilen “gizli şirk”ten, yani “benlik”ten ve O`nu, "öteNde bir tanrı var sanma" düşüncesinden arındırır; sonra, kendi “ahlakıyla ahlâklandırır”; ve bütün bunlardan sonra da “keşif” veya “fetih” ile mükâfaatlandırarak cennet yaşamına başlatır! Ötesini ise ancak yaşayanlar bilir!. Zira, "Allah" “isim ve sıfatlatıyla tahakkuk etmenin” ne olduğunu anlatmanın yeri bu kitap değildir!..

"RAHÎM" isminin işaret ettiği mânâlardan bir diğerine gelince...

"Rahman"ın rahmeti "arındırıcı"dır, demiştik... Elbette ki, arınma işleminin getirdiği bir azap veya sıkıntı da söz konusudur...

Meselâ operatörün, tüm bedeni kangren olmaktan kurtarmak için, bir bacağı kesmesi kişiye olan merhametinin getirdiği bir rahmettir... Ve biz, bu işlemin getirdiği bütün acıya ve ıstıraba rağmen, o doktora teşekkür ederiz!...

İşte bu, başlangıcında bize acı veren, fakat neticesi iyi olan "rahmet"tir!. Rahman`dandır...

"RAHÎM"in rahmeti ise böyle olmayıp, herhangi bir “arındırma” ya da “ıstıfa” gayesi gütmeyen; sırf zevk veren, güzellikleri tattıran, kişiye hoş gelen halleri yaşatan "rahmet"tir..

Esasında, kitaplarda "müminlere cennette sunulacak rahmet" diye anlatılan bu "RAHÎM`in rahmeti" anlatılagelenden hayli farklı bir olaydır...

Bir kere şunu kesinlikle bilelim ve hiç unutmayalım ki, "ALLAH"ın bütün isimlerinin mânâları, her an geçerli ve yürürlüktedir!..

İşbu sebeple, “RAHÎM” isminin manâsı “şimdi geçerli değildir de, cennete girildikten sonra geçerli olacaktır" şeklindeki anlayış, tamamiyle asılsızdır.

"ALLAH"ın “RAHÎM” isminin mânâsı, her an, her yerde yaşanmaktadır!.. Bizim bunu farketmemiz ya da farketmememiz hiç bir şeyi değiştirmez..

Ancak ne var ki, bunun daha fazla açıklanması mahzurludur... Ancak ehli bilir!..

Cennet ehli, bu ismin mânâsını yaşarken; ve belki de bir çoğu bunun orada nasıl ve nereden oluştuğunu fark etmemişken; Dünya üzerinde bu ismin mânâsını yaşamış ve yaşamakta olan bir çok zevat bulunmaktadır...

"Evliyaullah"ın “keşif ve fetih” sahibi olanları yanı sıra, “mukarrebler”, “muhakkikler”, “müferridun” ve "mârifeti Billah" sahipleri, hâlen farkında olarak, "B" harfinin sırrıyla “RAHÎM” isminin mânâsını yaşamakta ve tecellilerini seyretmektedirler...

Ayrıca, "Lâ havle velâ kuvvete illâ “B”illah" ifadesinin mânâsı dahi “RAHÎM”dendir!.

Öyle ise, “RAHÎM” isminin manâsını, sanki "ölümötesi yaşamda, cennet ortamında ortaya çıkacakmış" gibi düşünmek tamamiyle gaflettir!..

Allah İsmiyle İşaret Edilen’in, bütün bildiğimiz isimlerinin işaret ettiği özellikler, her an ve her boyutta sürekli olarak açığa çıkmaktadır..

Üstelik, evrendeki sayısız "melek"ler dahi her an bu ismin mânâsıyla kaim bir yaşam içindeyken!..

Geldik şimdi bundan sonraki âyete...

*  *  *