Gavsiye Açıklaması

Ahmed Hulûsi

ŞERÎAT-TARÎKAT-HAKÎKAT

"- Yâ Gavs-ı Â`zâm!.. dedi Allah.

-Lebbeyk Rabbi Gavs, dedim.

-Nâsût ile melekût arasındaki her tavır şerîat; melekût ile ceberût arasındaki her tavır tarîkat; ceberût ile lâhût arasındaki her tavır da hakikattır!.."

Nâsût âlemi, bildiğimiz beş duyuya hitâb eden madde âlemidir.

Melekût âlemi ise beş duyu ile algılayamadığımız soyut varlıklar âlemidir. Meleklerin çeşitli türleri, cennetler ehli hep bu sınıftır.

Ceberût âlemi ise esmâ ve sıfat âlemidir. Yani isimlerin ve sıfatların manâlarını teşkil eden âlemdir.

Lâhût ise Zât`ın âlemi’dir.

Bu hususta öncelikle bilmemiz gereken şey odur ki, bu anlatımlar hep mecâzîdir. Gerçekte, mekân anlamında böyle ayrı ayrı âlemler mevcut değildir!..

Nâsût âlemi denen madde âlemi, bilindiği gibi, beş duyuya hitâb eden bir âlemdir. Bu âlemde yer alan insanı düşünelim;

İnsanın bir madde bedeni vardır.

Madde bedenin ötesinde bir düşünce, şuur dünyası vardır.

Ve dahi bu düşünceleri kapsamına alan benliği vardır...

Şimdi düşünelim... düşünce dünyanız madde bedeninizden ayrı olarak kabul edilebilir mi, yani madde bedenden ayrı bir yerde midir?.

Elbette hayır!..

İşte aynı şekilde, madde âleminden tamamıyla ayrı bir yerde melekût ve ceberût âlemleri de düşünmemek gerekir.

Bu hususu daha iyi anlatabilmek için şöyle bir misâl verelim;

İnsan bedeni itibariyle nâsût âlemi’nde yaşar...

İnsan ruhu itibariyle melekût âlemi’nde yaşar...

İnsan vasıfları itibariyle ceberût âlemi’nde yaşar...

İnsan "zâtı" itibariyle lâhût âlemi’nde yaşar...

"Allah, Adem’i kendi sûreti üzere yaratmıştır",

hadîs-i şerîfi işte bu yaradılış sırrına işaret eder.

Elbette ki bu hadîste geçen "sûret" kelimesi maddî şekil anlamında değildir. Çünkü Allah, şekilden ve kayıttan münezzehtir.

Evet, burayı böylece anladıktan sonra şimdi yukarıdaki ifadeyi biraz daha açalım;

Madde ile düşünce dünyası arasındaki saha şerîattır. Yani kurallar sahasıdır. Bu sahada belirli kurallara uyularak yapılan fiili çalışmalar, neticede kişiyi hakikata yönelmeye sevkeder. İşte bu merhalede kişi şerîat safhasından tarîkat safhasına geçer.

Tarikat safhası, kişinin şekilden öze, oluşların, fiillerin ardındaki sır ve sebepleri keşfetmeye geçiş safhasıdır. Tarikat düzeyindeki kişi, neyin neden nasıl ne şekilde oluştuğunu araştırmaya başlar... Buradaki mânâsıyla tarikatı, meselâ; Nakşibendîlik, Kâdirilik Rufâilik gibi anlamayalım. Burada bahsedilen tarikat, fiilin veya şekilin ardını araştırma safhası olarak anlatılmaktadır.

Nitekim melekût, melekler âlemi olmanın ötesinde mânânın maddeye dönüştüğü âlem olarak da bilinir. Ceberût âlemi ise mânâlar âlemidir. Ceberût yani salt mânâlar âlemine ait mânevi sûretler, melekût âlemi’nin soyut varlıkları ile madde âlemi’nde ortaya çıkarlar.

Bir diğer ifade ile, yani günümüz ilmiyle izah etmek gerekirse, kozmikaltı bilinç âlemine ait mânâlar, kozmik ışınlar aracılığıyla madde âlemi’nin maddi sûretleri şeklinde dönüşürler. Bu evrensel mânâda da böyledir, bireysel yani insanî mânâda da böyledir.

Biraz daha açalım...

Madde bedeninizle ortaya koyduğunuz fiilleriniz vardır ki, bu boyuta tasavvufta "Ef`âl Âlemi" ya da “Nâsût” veya “Şehâdet Âlemi” denilir.

Görme, duyma, hissetme, algılama gibi özelliklerinizin olduğu boyut ise “Melekût Âlemi” olarak anlatılır.

Cesaret, cömertlik, titizlik, merhamet, hükmedicilik gibi özelliklerin olduğu boyut ise benlik duygusu, ilim, irade, kudret gibi vasıflarla birlikte kişinin “Ceberût Âlemi”ni meydana getirir.

Her mânâ ve özellikten arı bir halde sadece "ben varım bilinci” kişinin “Lâhût Boyutu”nu teşkil eder. Aynı zamanda bu boyuta "ZÂT Âlemi” de denilir.

-"Allah`ın ZÂTI hakkında tefekkür etmeyiniz"

hükmü, bu tefekkürün imkânsız oluşu dolayısıyla verilmiştir.

Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm’ın, "Allah`ın zâtı üzerinde tefekkür etmeyiniz" buyruğu, tefekkürün kaynağının sıfat mertebesinden kaynaklanması dolayısıyla Zât`a erişmesinin imkânsız olduğuna işaret etmek içindir.

Zira sıfattan meydana gelen şeyin zâtı ihâtâsı imkânsızdır.

Yine bu bölümde çok iyi anlamamız gereken son derece önemli bir husus daha var. O da şu;

Ayrı ayrı isimlerle anlatılan bu "âlemler", gerçekte birbirinden kopuk, belirli sınırları olan birbirinden bağımsız katmanlar asla değildirler. Hepsi de herhangi bir kopukluk ya da bağımsız bölümler hâli sözkonusu olmaksızın birbirinin içi ya da dışı şeklindedir, bizim şu andaki görme veya algılama kapasitemize göre.

Gerçekte ise, âlemlerin farklılığı, bizim algılama kapasitemizin son derece sınırlı olmasından kaynaklanmaktadır.

İnd-i ilâhî’de bunların hepsi tek bir âlemdir!..

Bu hususu daha değişik bir anlatımla şöyle de açıklayabiliriz;

Kesret âlemi” denen “çokluk görüntüsünün yeraldığı âlem”de birbirinden bağımsız görünen sayısız varlık tespit edilmektedir.

Oysa bu sayısız varlık "göz" adını taktığımız sınırlı algılama kapasitesi olan araç yüzünden bize böyle görünmektedir.

Gerçekte, çok yok, TEK vardır!..

İnsan bedenini düşünelim. Trilyonlarca hücreden oluşan bir yapı!! Her organ diğerlerinden son derece farklı yapıya sahip!.. Âdeta, farklı düşünce ve görev sahibi pek çok varlığın bir araya gelerek oluşturduğu tek bir beden görüntüsü. Ama, varoluş sistemleri aynı. Aynı özden meydana gelerek oluşmuşlar.

Biraz daha derine inerek konuya yaklaşalım. Gözün algılama boyutunda milyarlarca tür görülmesine rağmen, bir milyar defa büyüten elektron mikroskobunun bakışıyla aynı varlıkları değerlendirdiğimiz zaman görmekteyiz ki varlık sayısı yüz küsûr atom türüne inmektedir.

Eğer biraz daha derine inersek, evrende bulunan milyarlarca türün sayısız anlamlar taşıyan dalgaboyları farklı mikrodalga yapıdan ibaret olduğunu göreceğiz.

İşte bu noktada kesret yani çokluk tekliğe dönüşmüş olacaktır. Pekçok fikir ve hayal sahibi tek bir şuur gibi!..

İşte “Melekût âlemi” diye anlatılan, sayısız mânâlar ihtiva eden “mikrodalga kökenli kozmik âlem”; ceberût âlemi diye anlatılan da o sayısız mânâları hâvi TEK bir KOZMİK BİLİNÇTİR!..

Bu Kozmik Bilinc’in tasavvuftaki karşılığı İNSAN-I KÂMİL veya Hakikatı Muhammedî, ya da değişik vasıfları itibariyle Aklı Evvel, Ruh-u Â`zam’dır!.. Âlemi ise Ceberût`tur!..

Ceberût Âlemi’nde kesrete yer yoktur!..

Burada tek bir bilinç ve bu bilincin kendi özünde bulduğu sayısız mânâlar sözkonusudur!..

İşte bu sebeple, kesret âleminde yer alan ikilemlerin hiç birinin varlığından ve vücudundan bu âlemde sözedilemez.

Madde dünyasında, fiiller boyutunda, yapılması gereken çalışmaları yaptıktan sonra bir kişi, kendisinde meydana gelen uyanıklık ile konunun derinliklerini araştırma gereğini duyar.

Varlığın aslını, özünü, hakikatı, kendisinin ve gördüklerinin neden, nasıl ve hangi gaye ile meydana geldiğini araştırarak yukarıda bahsedildiği üzere tarîkat çalışmalarına başlar. Ve böylece “Melekût âlemi”nin inceliklerine sırlarına nüfuz eder.

Melekût âlemi’ne nüfuz eden kişi burada müşahede etmeye başlar ki, pek çok varlıktan oluşan bu âlemde fâili hakiki TEK`tir!.. Her bir varlık, gerçekte O TEK varlığın isteğine uygun bir şekilde, O`nun irade ve kudretiyle kâim ve görev yapmaktadır. Gerçekte o varlıkların asla bağımsız birer vücutları yoktur!..

İşte bu seyre tarîkat seyri denilir ve nihâyeti Ceberût âlemi’ne varır. Müşahedesinde çokluk kavramı kaybolur, çokluk görüntüsünün ardındaki TEK`in irfanı başlar!.. Kişi bu durumda Nefs mertebeleri diye anlatılan sıralamada 3. basamakta yer alan "Mülhime nefs" seviyesindedir!..

Ancak burada çok önemli bir nokta var ki, eğer burayı anlamadan geçersek, daha ilerideki merhalelerde çok büyük yanılmalar oluşur.

"Mülhime Bahsi" ve "Bilincin arınışı" isimli söyleşi kasetlerimiz de ve "TEK`İN SEYRİ" ismli kitabımızda çok geniş bir şekilde izah ettiğimiz gibi, bu geçiş basamağı son derece önemli bir yükseliş bölümüdür.

Eğer "Mülhime nefs" mertebesi iyi tanınmazsa, kişi yanlış değerlendirmesi yüzünden "küfr"e veya "gizli şirke" çok rahatlıkla düşebilir!.

Kişi kendisini görürken, vehmî benliği ortadan kalkmamışken, Hak`kın dışında varlıklar görme hâli devam ederken ben Hak`kım" demesi "küfr"ü yani hakikatı inkârı, gerçeği örtme hâlini meydana getirdiği gibi; Tek`lik yanısıra, çokluk isbatı dolayısıyla gizli şirke düşme hâlini dahi yaşayabilir.

"Mülhime", ilham alan anlamınadır. Yani bu düzeye gelen kişi kendisinin üstünde olan çeşitli mertebelerden gelen ilhamları almağa başlar; arınması, nefsini tezkiye etmesi nispetinde. Bu sebeple de ilhamın geldiği mertebenin özelliğine göre hâller yaşamaya başlar!..

Kâh, Mutmainne’den ilham alır, kâh Râziye’den, kâh Mardiyye`den!.. ve bu ilhamlar onda yaşandığı süreç içinde, o kendini sanki o mertebeleri yaşıyormuş, o mertebelerin ehliymiş gibi hisseder. Oysa gerçekte "mülhime" nefs durumunun tabiî neticelerini yaşamaktadır!..

Buranın en büyük özelliği, kişinin kendisini, zaman zaman bir vücûd sahibi birim olarak görmesine rağmen, zaman zaman da varlığın TEK`liğini algılama ve hissetme yönünden "ÖZÜNDEKİ" Hak`kı müşahede etmesi; ve bu yüzden de "Ben Hak`kım" diyebilmesidir.

Şayet tahkik neticesinde kendisinden bu ifade çıkıyorsa, elbette ki bu hâlinden dolayı suçlanamaz...Mâzurdur!.

Ancak buralardan geçmiş, bu mertebenin inceliklerini iyi bilen bir aydınlatıcısı var ise ve kendisi de o kişiye gerçekten inanıp teslim olmuş ise, burada meydana gelecek yanılgılardan ve ayak kaymalarından dolayı kolayca kurtularak bir yukarı mertebeye terakki edebilir.

Tevhid-i Ef`âl, Tevhid-i Esmâ, Tevhid-i Sıfat ve Tevhid-i Zât ve bunların neticesi olarak Fenâ-i Ef`âl, Fenâ-i Esmâ, Fenâ-i Sıfat ve Fenâ-i Zât bu makamda yerini bulur ve neticede Fenâfillah başlar!.

Bu seyir tasavvufta bir diğer tanımlama ile iki türlü sıralama şeklinde anlatılır;

1-Şerîat - tarîkat - mârifet - Hakîkat.

2-Şerîat - tarîkat - hakîkat - Mârifet.

Bu iki sıralamada dikkat edilirse mârifet ile hakikatın yer değişmesi söz konusudur.

Gerçekte ise bu iki sıralama birbirinden ayrı değildir.

Şöyle ki;

Şerîat - tarîkat - mârifet - Hakîkat - Mârifeti billah!..

Hakikatın öncesinde gelen, "mârifet" mülhime’de "ilâhî ikram" yollu kulda hâsıl olan mârifeti ilâhî’dir. Özellikle "Rufaî" sistemi’nde hâsıl olur ve yaşanır.

Hakikatten sonra, Mardiyye`de bütün kemâliyle hâsıl olan mârifet ise "Mârifetibillah"tır ki, sanki birincisiyle aralarında sadece bir isim benzerliği vardır... Bu mârifetin yeryüzündeki zuhur mahallinin 7`ler, 4`ler, 3`ler ve "Müferridun" gibi çok sayılı sınırı vardır.

Bu konudaki daha detaylı bilgi "NEFS" isimli söyleşi kasetimizde mevcuttur. Kısmetse bu konuda çıkacak kitabımızda da yeterli bilgi açıklanacaktır.

Evet, Hakikat, Mutmainne’de yaşanmağa başlar. Yani, Ceberût âlemi’ne nüfuz Mutmainne’den itibaren başlar... Tam kemâli ise Mardiye mertebesi’nde yaşanır!.

Mardiye başlangıç itibariyle sıfat mertebesi, kemâli itibariyle zât mertebesi’dir. Esasen, yeryüzünde üç - beş kişiye takdir edilmiş bulunan bu mertebelerden sözetmek elbette ki pek bize düşmez.

Biz gelelim üzerinde düşünüp anlamamız gereken hususlara.

Ceberût âlemi, mutmainne nefs durumunda yaşanmaya başlanıp Mardiye’de zirvesine çıkılır; ki bu âleme de “Hakikat Âlemi” denilir. Ki bunun da neticesi lâhût âlemidir.

Lâhût Âlemi ise "ZÂT Âlemi”dir ki bu âlemin ne olduğunu ancak yaşayan bilir. Ne anlatabilmek mümkündür, ne de bilgi edinerek yaşıyabilmek!..

 &

"- Ya Gavs-ı Â`zâm, hiç bir şeyde zâhir olmadım, insandaki zâhir oluşum gibi!.."

Niye hiç bir şeyde zâhir olmadı "insan"da zâhir oluşu gibi?..

Çünkü, her bir varlık, belli sayıda Allah`ın isimlerinin mânâlarından meydana gelmiş, sayılı esmâ terkibidir.

İnsan ise "Câmi" isminin mânâsı itibariyle tüm isimlerin zuhur mahalli olabilecek kâbiliyet ve istidatta YARADILMIŞTIR!..

"İNSAN" kelimesini iki manâda anlamak gerekir.

1-İnsân-ı Kâmil.

2-İnsan... Bildiğimiz mânâda, her birimiz!..

Yukarıdaki beyitte ifade edilen mânâ öncelikle "İnsân-ı Kâmil" için geçerli olan husustur.

Bugünkü modern bilim neticesinde oluşan düşünce sisteminin eriştiği gerçek olarak "KOZMİK BİLİNÇ" adıyla tanımlanan “Evrensel TEK Şuur” tasavvuf çalışmalarıyla asırlardır tanınan "İNSAN-I KÂMİL"den başka bir şey değildir.

Ne var ki, hakikatın modern bilimle deşifre edilmesinden önceki dönemde, Evrensel sırlar ve Evrensel gerçek mecâzî, benzetme yollu tanımlamalar ile anlatılmaya çalışılmış ve bundan da farklı isimlendirmeler doğmuştur.

İşte tasavvufta, "İnsan-ı Kâmil" modern düşüncede ise "Kozmik Bilinç" adıyla tanınan Evrensel Öz, "Allah"ın bütün isimlerinin işaret ettiği mânâların ortaya çıkış mahallinden başka bir şey değildir.

"Allah" isminin bütün mânâlarının "İnsan"da zuhûrundan birinci mânâ, Evrende ilâhî isimlerin zuhûrudur.

Evren, varoluş kâbiliyet ve istidat itibariyle Allah`ın dilediği, takdir ettiği bütün mânâları âşikâra çıkartabilecek durumdadır. Daha önce yaşamışlar bu durumu; Allah, ilmine ayna olmak üzere "İnsan-ı Kâmil"i yaratmıştır; diye târif etmişlerdir.

Dolayısıyla, İnsan-ı Kâmil, "Allah"ın tüm isimlerinin bizâtihi zuhur mahallidir ki, bu yüzden de, onun dışında hiç bir zuhur mahalli mevcut olamaz.

Bu itibarla, evrende algıladığımız her oluş ve onun taşıdığı anlam bir ilâhî ismin ya da isimler bileşiminin ortaya çıkışından başka bir şey değildir.

Birim insan anlamında değerlendirirsek aynı cümleyi;

Bütün insanlar, tek tek zât, sıfat, isimler ve fiiller mertebelerini câmi varlıklardır.

Her insan, zât-ı itibariyle Zât-ı ilâhî`ye, vasıfları itibariyle sıfat-ı ilâhî’ye, özellikleri itibariyle Esmâ-ı ilâhî’ye ve nihâyet fiilleri itibariyle de murad-ı ilâhî’ye aynadır.

Kendini ve aslını ve aradaki irtibatı idrâk hâli varlıktaki, yani yeryüzündeki tüm canlılar arasında sadece insana hastır.

Ve bu yüzden de insan "Yeryüzündeki Halife" olmuştur!..

Şuur ya da yeni ifade şekliyle bilinç, iki yönlüdür;

Afâka ve enfüse.... Yani, dışa ve öze!..

Melek ve cin sınıfında âfâka yani dışa, çevreye dönük şuur olmasına karşılık; öze dönük, hakikatını bilme istikametinde bir şuur kapasitesi mevcut değildir. Ki bu yüzden insan "yeryüzü halifesi" olmuştur.

İnsanların hepsinin, temel yapıları, itibariyle sahip oldukları bir kemâlât vardır ki o da beyinleridir. Esasen beyin kâbiliyeti olarak bütün insanlar, bütün özellikleri ortaya çıkartabilecek özelliklere sahiptirler...

Ancak, her biri değişik kozmik tesirlere ya da orijinal ifadesiyle melekî programlamaya mâruz kaldıkları için; ve de farklı bilgi genetiğine sahip oldukları için birbirlerinden ayrılırlar. Ama buna rağmen, neticede hepsi de belirli ilâhî isimler bileşimidirler.

Bu konuda geniş izah "KENDİNİ TANI" isimli kitabımızda mevcuttur.

Netice olarak diyelim ki; ister İnsân-ı Kâmil, ister birimsel mânâda insan olsun hepsi de ilâhî isimlerin zuhur mahalli olarak vücûd sahibidirler; ki dolayısıyla, Allah onlardan daha câmi mânâda hiç bir varlıkta zuhur etmemiştir!.

&

"Sonra sordum Rabbime, dedim ki:

-Hiç mekânın olur mu?.. dedi ki:

-Yâ Gavs-ı Â`zâm, ben mekânın mekânıyım!.. Benim mekânım olmaz!.. Ben insanın sırrıyım!.."

"Ben mekânın mekânıyım" yani mekân diye bildiğin şey benim varlığım ile kâimdir. Dolayısıyla senin mekân diye gördüğün şey; özü, gerçeği itibariyle benim!..

Senin göz dediğin algılama aracının kapasitesi dolayısıyla mekân diye bir şey görüyorsun. Eğer gözündeki perdeden kurtulursan, mekân diye bir şeyin varolmadığını görürsün. İşte bu sebeple gerçekte "mekân" diye bir şey yoktur!..

"Ben insanın sırrıyım" beyanına gelince...

Burada işaret edilmek istenen anladığımız kadarıyla şudur: "İnsan kelimesiyle tanımlanan varlığın aslı özü hakikatı benim."

Buzdan yapılmış heykeli sudan ayrı bir şeymiş gibi kabul edebilirsin ama işin aslına vâkıfsan bilirsin ki, gerçekte var olan, buzdan heykel değil, sudur.

Bunun gibi, ilâhi isimlerin mazharı olarak varolmuş ve isimlerin mânâları ile kâim varlık olan insan, vücud itibariyle hiç bir zaman mevcud olmamıştır. Var olan yegâne mevcut Allah`tır!..

Bu anlaşılır ise, görülür ki, insanın sırrı gerçekten Gavs-ı Â`zâm Abdülkâdir Geylânî tarafından bize nakledildiği üzere, Allah`tır!..

*   *   *