Akıl ve İman

Ahmed Hulûsi

İMAN ESASLARI "AMENTÜ"

"Amentü", bilindiği üzere, "İslâm Dini"nin bildirmiş olduğu iman edilmesi zorunlu esaslar bütünüdür.

-Amentü "B"illahi ve

melâiketihi ve

kütübihi ve

rasûlihi vel

yevmil âhir ve

bil kaderi,

hayrıhi ve şerrihi min ALLAH`u teâlâ vel

ba`sü ba`del mevt..

Bundan sonra da şehâdet gelir:

"Eşhedü enlâ ilâhe İLLAALLAH ve eşhedü enne Muhammedün abduhu ve rasûluh".

Burada hemen öncelikle şunu belirtelim ki, "âmentü" sonradan formüle edilmiş bir inanç esasları listesidir.

Kur`ân-ı Kerim’de "amentü" diye bir şey yoktur; tıpkı Kur`ân ’da "İslâmın 5 şartı vardır" hükmünün bulunmayışı gibi!..

İslam`ın şartları bölümünde bu 5 şart hususunu inceleyeceğimiz için, o konuyu yerine bırakıp, burada "âmentü" ile ilgili hususa bir göz atalım...

"AMENTÜ",  Bakara Sûresinin 285. âyetindeki müminlerin iman ettiği hususlar açıklamasıyla, gene Kur`ân-ı Kerim’deki "müminlerin iman ettikleri hususlar", olarak belirtilen konuların bir formül şeklinde derlenmesidir!.

Eğer karşınıza birisi çıkıp da,

-Kur`ân ’da "âmentü" yoktur, ben de "âmentüye" inanmıyorum!..

derse şaşırmayın... Zira, bugün böyle diyenler var!..

Ancak bilin ki, Kur`an-ı Kerim’de bütün olarak "âmentü" diye birşey olmamasına karşın; onun içinde belirtilen bütün hususlara iman etmemiz konusunda bizi uyaran ayrı ayrı âyetler mevcuttur; ve buna dayanılarak "âmentü" formülü oluşturulmuştur!

Meselâ bazıları, "âmentü"deki "kadere iman"ın Kur`ân ’da olmadığını öne sürmektedirler; ki onların bu beyanlarının geçersiz olduğunu "KADERE İMAN" bölünü okuduktan sonra siz de tasdik edeceksiniz..

İşte bu sebepledir ki, "âmentü" şeklinde formüle edilmiş "inanç esaslarını" gelin beraberce incelemeye başlıyalım...

Önce şunu anlamaya çalışalım...

Niçin "amentü"...?

Bir şeye "iman" etmek için, önce o iman edilecek şeyin ne olduğunu bilmek gerekir.

Size; "iman ediyor musun?" diye bir sual sorulduğunda; "Neye?" diye sorarsınız. Bu "neye" sorusunun sorulmasındaki gaye; iman edilecek konu veya nesnenin ne olduğunu anlamaktır.

Zira insanın, anlamadığı bir şeye iman etmesi mümkün değildir!. Şayet mânâsı bilinmeden iman ediliyorsa, bu "lâfta iman"dır, "fiili bir iman" olmaz.

Gerçek manada "iman" edebilmek için, önce o "iman edilecek şey"in ne olduğunu bilmek gerekir!.

Ne olduğunu bilmediğiniz bir şeye "iman" etmeniz mümkün değildir.

Bu sebeple iman edecek kişinin aklının başında olması, belli bir idrak derecesinde olması, sarhoş olmaması gibi şartlar aranır.

İman edilecek şeyin, önce ne olduğunun bilinmesi zorunludur!..

Önce, neye iman edilecek?.

Bunun daha evvelinde ise şu soru var...

Neden "iman" etmek gerekli?

"Âmentü" diye bildiğimiz esaslara niçin iman etmek mecburiyetindeyiz?.

Evet, konuya buradan girelim...

Neden iman; sorusunun cevabı şudur:

Bir insan yeryüzünde kendisini şu bedenle tanımaya başlar...

Küçük yaştan itibaren yetiştiği çevre, hangi inançlar, hangi değer yargıları, hangi şartlanmalar; ki bu şartlanmalar kelimesi adet, örf, anane gibi kelimelerin işaret ettiği anlamları da içine alır... evet yetişilen çevre nelere bağlı ise, o çocuk da onlara bağlanarak büyümeye başlar...

Dolayısıyla, kişi kendisini sadece madde bedenden ibaret kabul eder ve madde bedenin yok olmasıyla birlikte de ölüp yok olacak sanır!..

Çünkü çevreden gelen ve beynine yüklenen veriler bu yoldadır...

Bu bedenle doğar, büyür, yer içer, çiftleşir, uyur, ürer ve böylece ömrünü geçirir!...

Eğer düşünce dünyasında "âmentü" diye özetle bahsettiğimiz "iman" edilecek esaslar konusu yer almıyorsa; bu kişi kendisini madde beden olarak kabul eder ve böylesine bir yaşamın sonunda da toprak olup, yok olacağı düşüncesini taşır.

Kendini bu beden kabul edip, sadece bedene dönük istekler ve zevklerle ömrünü tüketmesi sonucunda da, ölüm denen olayı yaşar ve diri diri, şuurlu, aklı başında olarak toprağa gömülür!.

Halbuki karşımıza gelen son Nebi-Rasûl Hz. Muhammed Mustafa Aleyhisselâm bizleri şu mânâya gelen bir ifadeyle şöyle uyarıyor:

"Siz şu anda madde bedenle yaşamanıza rağmen, belli bir süre sonra ölüm denen olayı tadarak, madde beden boyutu ötesinde, yeni bir bedenle bedenlenmek suretiyle, yeni bir bedenle ba`s olmak suretiyle yaşamınıza devam edeceksiniz.

Yani ölüm bir son değil, yeni bir yaşam boyutuna geçiş kapısıdır.

Bütün Nebi ve Rasûller insanları bu madde ötesi yaşam boyutu hakkında uyarmışlardır... Kutsal Kitaplar hep, bu yaşama ancak dünyada iken hazırlanılabileceğini duyurmuşler ve hazırlanma biçimlerini öğretmişlerdir...

Sizin yaşadığınız bu madde boyutunun ötesinde, madde ötesi âlem vardır ve bu âlemlerin canlı türleri olan "MELEK"ler ve "CİN"ler mevcuttur...

Varlığı yöneten Mutlak Zâtın takdiri esastır!.. Hayrın ve şerrin tek kaynağı "O"dur!..

Öyle ise bu gerçekleri farkedin ve yaşamınıza ona göre yön verin ki, sonuçta pişman olmayasınız!...

Bunları anlayıp idrak etmek suretiyle, "BEN" kelimesiyle kastettiğiniz varlığınızın ne olduğunu, geleceğinizin ne olduğunu, nelerle karşılaşacağınızı, ne gibi özelliklere sahip olduğunuzu bilip anlamak üzere benim size bildirdiğim hususlara İ M A N edin ki, böylece sonsuz hayata hazırlanabilesiniz. "

Evet, "âmentü" bu anlatılanların kısaca formüle edilmiş şekli ve bizim de bu anlatılanlara iman ederek ona göre yaşamımıza yön vermemiz isteniyor...

Bu sebepledir ki, bizim "âmentü"ye iman etmemizin tabii sonucu olarak ortaya çıkan sonsuz yaşam tarzını anlayıp kabullenmemiz; tasdik etmemiz; ve bu tasdik ettiğimiz yaşam tarzına göre de kendimize bir rota çizmemiz gereği ortaya çıkmaktadır!..

Ya da kabullenmeyerek, bildirilenlere iman etmiyerek, tamamen çevre şartlanmalarının ve bedeni istek ve arzuların bizi güttüğü bir biçimde dünyayı yaşamaya devam ederiz.

Şimdi bir de şu hususa dikkat edelim..

"Hz MUHAMMED NEYİ "OKU"DU" ismli kitabımızda bahsettiğimiz üzere, Hz. Rasûlullah Aleyhisselâm’a ilk gelen emir "OKU" idi.

Hz. Rasûlullah "OKU" dendiği zaman "NEYİ OKUYAYIM" diye sormadı Cebrail isimli vahiy meleğine..

Eğer Cebrail`in "OKU" diye işaret ettiği şeyi Hz. Muhammed o anda anlamasaydı, "NEYİ OKUYAYIM ?" diye soracaktı.

Fakat "NEYİ OKUYAYIM ?" diye sormadı!.

O ana kadar Kur’ân henüz nâzil olmamış, herhangi bir vahiy de yok!. Fakat buna rağmen Hz. Rasûlullah neyi okuması gerektiğini biliyordu.. Çünkü zaten bunun arayışı içindeydi...

Hıra tepesindeki mağaraya çekilmiş ve "OKU"ması gereken şeyi "OKU"manın yollarını araştırırken, Cebrail ilk vahyi ve ilk vahiy kelimesini kendisine ulaştırıyordu.

"OKU" !..

Hz. Rasûlullah`ın cevabı :

"BEN OKUYANLARDAN DEĞİLİM".

Senin "OKU" diye işaret ettiğin şeyin ne olduğunu ben biliyorum.. Biliyorum ki, bu yüzden ben sana "NEYİ OKUYAYIM?" diye sormuyorum... Ancak henüz ben, onu "OKU"yanlardan değilim. OKU`yamıyorum... anlamını taşıyordu.

İşte henüz onu OKU`yamaması dolayısıyla, ilk gelen vahye iman durumunda oluyor Hz. Rasûlullah  Aleyhisselâm.

Şimdi!..

Neyi okuması isteniyordu ve bu kelime ile işaret edilen şey neydi?

Hiç o ana kadar Kur’ân`dan bir âyet nâzil olmadığına göre "OKU" dendiğinde istenen neydi?

Biz bu konuyu geniş bir biçimde "Hz MUHAMMED NEYİ OKUDU" isimli kitabımızda izah etmeğe çalıştık. Bu nedenle bu konuya burada daha fazla girmiyoruz.

Ancak burada ifade etmek istediğimiz şey; Hz Rasûlullah`ın henüz okumamış olması ve okumayı dilemesi ve bu hal içinde iken kendisine gelen, bildirilen hükümlere "iman" etmesi...

Nitekim daha sonra gelen Bakara sûresinin son âyetlerinde

"Âmener rasûli Bima ünzile ileyhi min Rabbih.."

denerek bu hususa işaret ediliyor.

"ÂMENER RASÛL" - Rasûl de ( Hz Muhammed ) iman etti...

"BİMA ÜNZİLEiLEYH" - Kendisine inzal olunana!...

 Nereden inzal olunana?..

"MİN RABBİHİ" - "Rabbinden" !.

Şimdi burada bir incelik noktası var!.

Rasûl de iman etti; yani, Hz. Muhammed Aleyhisselâm iman etti. Kendisine "rabbin"den inzal olunana!.

"Ünzile ileyhi min "ALLAHi" demiyor... "ALLAH"tan nâzil olana" demiyor...işte bu âyetin incelik noktası burasıdır!..

"Bima ünzile ileyhi min Rabbihi"... "Kendi özünü hakikatını oluşturan Rabbin`den inzal olana" diyor...

Yani, Kur`ân, Cebrail aracılığıyla, şayet tâbiri caiz ise, dıştan vahyolduğu gibi; "BİMA ÜNZİLE" uyarısındaki "B" sırrı itibariyle de, inzalin zâtından gelen bir boyutsal derinlik ihtiva ettiği bize farkettirilmek istenmektedir burada!..

Bu açıdan değerlendirebilirsek âyeti, anlıyabildiğimiz kadarıyla anlamı şöyle olur:

"RASÛL, ÖZÜNÜ OLUŞTURAN RABBİNDEN İNZAL OLANA İMAN ETTİ"

Nitekim burada Hazreti Rasûl Aleyhisselâm’ın bir açıklamasına değinelim:

-"Bana Kur`ân bir defada nâzil oldu"!...

Buradaki "inzâl", yaratılışındaki fıtratına verilen bir programlamadır, anladığımız kadarıyla...

Nitekim Nahl Suresi 68. âyetinde de bu hususa şöyle işaret edilmektedir:

"RABBİN BALARISINA VAHYETTİ Kİ..."

Demek oluyor ki, "VAHİY" varlığın özünden, zâtından gelen bir şekilde nâzil oluyor; ki o varlığın zâtı da Âlemlerin rabbı olan Rabbül âlemiyndir!..

"B" sırrına ileride değineceğiz gene...

Yani, "Hakikatı olan Rabbin`den nâzil olmaktadır Kur’ân" ki onun rabbi de RABBÜL ÂLEMİN`dir.

Ve Cebrail Aleyhisselâm, Rabbülâlemin`den aldığı vahyi Hz. Rasûlullah`a ulaştırmış oluyor. Bunun geniş izahını, neden böyle olduğunu "İNSAN VE SIRLARI" isimli kitabımızın "Rab rubûbiyet; "ALLAH" Ulûhiyet" kavramlarını içeren bölümünde açıklamıştık. Arzu edenler kitabımızın ilgili bölümünden bu konuyu tetkik edebilirler.

Şimdi, Rasûlullah Aleyhisselâm’ın bildirdiği biçimde, biz de iman etmek mecburiyetindeyiz...

Neye ?...

Önce "Âmentü Billah" diyeceğiz...

sırada "âmentü billah"...

sırada "ve melâiketihi"...

sırada "ve kütübihi"...

sırada geliyor "ve rasûlih"...

Neden dördüncü sırada geliyor... "Âmentü billahi ve rasûlihi" demiyor da; "Âmentü billahi ve melaiketihi ve kütübihi ve rasûlihi" diyor... "Rasûle iman" dördüncü sırada geliyor?

Bunun üstünde durmak gerek!..

Ondan sonra da "vel yevmil âhir".. "Âhirete", veya "âhiret gününe" veya "âhir güne"... iMAN!.

Buradaki her değişik okuyuş, değişik anlamlar ortaya çıkaracaktır..

"Ve bil kadere" ifadesini, "kadere iman" diye çevirmek anlayışımıza göre yanlış ve yetersizdir!..

"Ve hayrın ve şerrin "ALLAH"tan olduğuna"...

"vel ba`sü ba`del MEVT"... Mevtin akabinde yeni bir bedenle var olmaya...

İşte bütün bunlara "iman" ettikten sonra, bu iman edilen hususlarda kişi bilincinde tatmine ererse, o zaman "kelime-i şehâdeti" ifade edebilecek "Amentü"ye ilaveten.

Diyecek ki:

"Eşhedü"; "Şehâdet ederim ki..."..

Bu şehâdetinin neye olduğuna açıklık getirecek...

"Tanrı ve tanrılık kavramı söz konusu olmayıp, sadece ALLAH mevcuttur"!...

Ve ayrıca Hz. Muhammed Aleyhisselâm efendimizin "ALLAH"ın "abd"ı ve "rasûl"ü olduğuna da şehâdet edecek!..

Ancak burada dikkat edilmesi gerekli olan husus şu:

"Şehâdet ederim" diyorsun.

Şahitlik, gördüğün şeye edilir!... Eğer görmediğin şeye şahitlik yapıyorsan, bu "yalancı şâhitlik" olur.

Onun için şehâdette, "şâhit olmak" vardır; olaya şahit olmak!.

Ya da, "duyduğuma göre" diyeceksin!..

Ya şahit olacaksın o işn öyle olduğuna; veyahut, "ben bu işe şahit değilim ama, böyle olduğunu duydum", diyeceksin... Böyle demek zorundasın!.

Bugün mahkemeye gidipte görmediğin bir şeye şahitlik etmeğe kalktığın takdirde, hakim sana, "gördün mü bu işi" diyecek; sen de "hayır görmedim" diyeceksin!.

"Peki neyin şâhidisin sen?"

"Duyduğuma şâhidim... Böyle olduğunu duydum!.."

"Şahit misin, gördün mü?"

"Hayır görmedim!.."

"O zaman sen şâhit değilsin arkadaş!.." derler adama...

Öyle ise "eşhedü" yani "şahidim ki" derken bir düşünmek gerekir!...

Gerçekten "şahit" miyiz; yoksa "lâf olsun" diye mi "şâhidim" diyoruz?... Neye, nasıl şahidiz?... 

*   *   *