Akıl ve İman

Ahmed Hulûsi

NEBÎ – VELİ – VAHİY – İLHAM

Şimdi burada bir diğer önemli husus üzerinde sırası gelmişken duralım...

Nübüvvet, Velâyet, vahiy ve ilham mevzuları üzerinde konuşalım.

Nübüvvet; "ALLAH"ın bildirdiği gerçeklerin beşeriyete açılması ve açıklanması görevidir.

Eğer bir Nebi, yeni bir çalışma, yaşama biçimi getiriyorsa; o günün şartlarına göre geçmiş Nebilerin tatbik ettiğinden daha farklı bir çalışma sistemi getiriyorsa; veya dini ifade ile yeni bir şartlar bütünü getiriyorsa o zaman, yerine getirdiği işleve "Nübüvvet-i teşriye" denir.

Eğer yeni bir çalışma biçimi ve yeni şartlar getirmiyorsa; o zaman kendisinden evvelki son yeni şartları getirmiş olanın getirdiklerini yürütür ve bu işlev de "Nübüvvet-i tarifiye" adını alır.

Nebi ve Rasûl vahye dayanan bir sistemle görev yaparlar.

Veli ise ilhama dayanan bir sistemle faaliyet gösterir ve nebilerin işaret ettiği gerçekleri kendi içinde yaşar; veya görevliyse halka da bu konuda yardımcı olur.

Nebi ile veliyi ayıran ana fark nedir?

Bunu şöyle açıklarız:

"Nebi"deki açılım, "Hak`tan halka" denen bir biçimdeki açılımdır.

Nebinin herhangi bir çalışması, gayreti ve emeği söz konusu değildir!. Tamamen Hak`tan gelen bir biçimde, kendisinde birtakım gerçekler fışkırır ve bunlar halka sunulur. Yararlı olma gayesiyle.

Veliliğin kemâlâtı, esası ise "halktan Hak"ka denen bir biçimdedir.

Yani velide belli çalışmalar görülür. Bu çalışmalar neticesinde veli Hak`ka ulaşır.

Kişinin "ALLAH"a "ERME"sinde iki sistem vardır..

Birisi "Hak`tan halka", "nuzül" şeklidir... Öteki ise "halktan Hak`ka" "uruç" şeklidir.

Velide, çalışmalarla birlikte belli bir tekamül gözükür; ve nasibi, istidadı oranında Hak`ka vuslata erer!.

Nübüvvet ise nebinin herhangi bir say`ı, gayreti olmaksızın, Hak`kın kendi hakikatlarını o nebinin dilinden açığa çıkarmasıdır.

Bunu misalle anlatmağa çalışalım:

Hak`tan birime açılan bir manevi kanal ile nebiden hakikatlar zuhur eder!...

Velide ise, bizatihi yaptığı belli çalışmalar sonucu açılan bir tünelle Hak`ka varır. O hakikatlara vâsıl olur...

Olduktan sonra da bazısı halka yararlı olmak amcıyla ilâhi vuslata ermiş olarak, belli vasıflarla vasıflanmış kişi olarak halk arasında görev yapar; veya yapmaz... Bu da Hak`ın takdirine bağlıdır.

Nübüvvet:

1- Nübüvvet-i teşriye

2- Nübüvvet-i târifiye

olarak ikiye ayrılır.

"Nübüvvet-i teşriiye" bir "Şeriat göreviyle görevli Nebi" demektir.

Halkın içinde belli bir şeriatı anlatıp, izah edip; onlara kabul ettirmekle görevli kişidir. Ama bunda muvaffak olur veya olmaz!. O ilahi takdire bağlıdır.

"Nübüvvet-i târifiye" sahibi nebi ise "Ârif-i Billah" kemalatına sahiptir.

Ama sakın ola ki bu mârifet kemalatını, velâyet kemâlâtı gibi anlamayalım... Belki, velideki kemâlât nebideki bu kemâlâttan bir hissedir!.. Meselâ Hızır aleyhisselâm’ın nübüvveti, Lokman Hekim`in nübüvveti hep bu "nübüvveti târifiye" hükmündendir!

"Târifiye", "irfan" anlamındadır... Yani, "Mâarifi Billah"a âgâh olan ve bu mârifetin gereklerini zâhirde yaşayan; gerekiyorsa yaşatan anlamındadır.. Velâyetin en üst basamağı "Nübüvveti târifiye"ye dayanır!.

Bu basamağın kemâlâtı çalışmakla elde edilen bir kemâlât değildir. Tamamen ilâhi ihsan yollu kişide meydana gelen bir açılım neticesi olur.

Hz. Muhammed`den sonra "Nübüvvet-i teşriye" söz konusu değildir. Fakat nübüvvetin irfanı, Hz. Rasûlullah`dan sonra gelen velilerden bazılarına ihsan olunur.

"Benim ümmetimin velileri Beniisrail nebileri gibidir" buyuran Hz. Rasûlullah Aleyhisselâm velâyetin bu mertebesine işaret etmiştir.

Buna "Nübüvvet-i târifiye" denir. Yani kişinin kendi çalışması karşılığı olmaksızın, ilâhi lütuf gereği bir takım ALLAH mârifetinin onda zâhir olması şeklidir. Tasavvuf dilindeki adıyla "velâyeti uzmâ"dır..

Şimdi burada önemli olan bir başka nokta da şudur.

İman, vahye dayanan sistemde geçerlidir. Yani iman, vahyedilene dayalı kılınmıştır!. Çünkü insanın duyguları veya aklı birçok şeyi çözemez. Göremediğini, beş duyu ile algılayamadığını kolay kolay değerlendiremez.

Akıl, beş duyuya dayalı olarak çalışır...

Ancak, akıl belli bir kemâle gelmişse, beş duyuya dayalı örnekleri alıp kendi bünyesinde değerlendirir ve buna dayalı bazı çalışmalar yapabilir... Bu arada altıncı, yedinci, sekizinci duyular durumunda olan sezgi veya sezginin ötesinde olan feraset, veya ilham yolları ile gelen çeşitli bilgileri de bir potada eritip değerlendirir ve bunun çok üst neticelerini yaşar!...işte o zaman "akl-ı kül"e yaklaşmağa başlar.

Yani, açık, basit donelerden çıkıp, geniş kapsamlı bir algılama sistemiyle gelen bilgileri değerlendirip, bir takım gerçekleri görebilme durumuna girer.

Bunun tasavvuf dilindeki adı "keşif"tir. Yani üst düzeydeki alıcıların çalışması neticesinde hasıl olan algılama, kavrama, bilgi, değerlendirme vs...

İnsanı ilâhi mânâlara yaklaştıran en değerli yol ilhamdır!... Vahiy ile yeni düzen getirme yolu, Hz. Rasûlullah aleyhisselâm’dan sonra kapanmıştır.

"Vahiy" ile "ilham" arasındaki fark nedir?

"Vahiy"; özden dışa gelen, yani "Hak`tan halka" gelen sezginin adıdır. Melek aracılığıyla direkt özden gelen akıştır!.

"İlham"lar ise kişinin kendi çalışmaları sonucu, kendisinden meydana gelen fiillerin hasılası olarak kendisinde oluşan hassasiyetin kazandırdığı algılamalarıdır.

"Vahiy", Hak`tan direkt olarak, herhangi bir çalışma söz konusu olmadan kendisine nazil olan, ve kendisinde fışkıran ilâhi ilimdir.

"İlham" ise kişinin çalışmaları sonucu kendisinde meydana gelen hassasiyetle, bazı ilâhi gerçeklere muttalî olması, bunların perdelerinin kendisinde açılması; bunları hissedip yaşaması hâlinin adıdır.

Dolayısıyla, her ne kadar genelde, "vahiy" ile "ilham" arasında fark yoktur, derlerse de aslında çok büyük fark vardır!.

İşte bu temel fark dolayısıyladır ki, bir nebi ile bir velinin kıyaslanması asla mümkün olmaz!.

Bu ana neden yüzündendir ki, insanlar velilere itaat ve teslimiyet için mecbur tutulmamışlardır... Fakat nebilere itaat ve teslimiyet zorunlu kılınmıştır!.

Çünkü, ilhamlarda bazı yanılmalar söz konusu olabilir... Fakat vahiyde yanılma olmaz; bireysel değer yargıları asla gerçekleri bulandırmaz!..

Niçin..? Çünkü, "vahiy" direkt "Hak`tan nuzül"dür!... Yanılma payı yoktur!.

Çünkü, beyin faaliyetlerinin ve verilerinin, o gelenin üzerinde bir rolü yoktur!. Direkt olarak beyinde o mânâ oluşur.

Halbuki "ilham"da ise, kişinin beyninin açılma kapasitesine göre alıcılık durumu ortaya çıkar...

O kapasitenin oluşumunu meydana getiren yan faktörler velide hâsıl olan mânâyı etkileyebilir!. Meselâ o anda duyguları, istek veya arzuları o gelen nesneye karışabilir... Ve o gelen nesneyi o istikamette değerlendirebilir...işte bu durum, ilhamda yanılmalara yol açabilir.

Veli yalnız ilham yolu ile bir takım gerçeklere erdiği için; veliye itaat, teslimiyet zorunlu değildir.

Ama nebi için böyle değildir... Nebi`deki vahye hiç bir şey karışmaz!. Ondan sadır olan mana tamamiyle ilahi hakikatlardır.

Demek ki, ilhamda kişinin birtakım yanılmaları, duyguları, arzu veya istekleri, ya da o şeyi alış anındaki ruh hali yanılmalara yol açabiliyor.

Burada açıklığa kavuşturulması gereken bir başka husus da şudur:

Nebi ana karnında nebidir!.

"Nübüvveti târifiye" sahiplerindeki de "vahiy" hükmündedir!.

Ancak şimdi burada, bir noktanın açıklığa kavuşturulması gerekir.

Diyelim ki kişi "Nübüvveti târifiye" sahibidir... Fakat o görev yüklenmeden evvel, velayeti hükmüyle yaşar. Görevle birlikte ondaki olay "vahiy" hükmüne dayanır. Fakat zâhiren nübüvvet görevi açıklanmadığı için aldığına ilham denir. O, doğuşundan görev alışı anına kadar velâyeti hükmüyle yaşar, aldıkları ilhamdır. Görevinin başlamasından itibaren aldığının şekli değişir. Fakat bu değişmeyi de ancak kendisi bilebilir. Başkası dışarıdan bunu bilemez. Çünkü dışarıdan ancak "velâyet" söz konusudur.

Ayrıca o mertebedeki bir kişiyi tanıyabilende ancak yeryüzünde iki veya üç kişidir. O düzeydeki bir kişi zaten zamanın ya "Gavsı", ya "Kutbu Aktabı" ya da "İnsan-ı Kâmili"dir... Ve o düzeydeki bir kişiyi de ancak ya "Gavs" veya "Kutbu Aktap" bilebilir.

Alttakiler, üstlerindekinin kendilerinden üstün bir veli oldığunu bilir; ama hangi mertebede olduğunu bilemez!. Ne olduğunu bilemeyeceği için de alışının ne yoldan, ne şekilde ve ne kadar olduğunu değerlendiremez..

Onu değerlendirmesi de asla mümkün değildir!.

Bunu biz de ancak bu kadar anlatabiliriz!. Çünkü bu, o mertebe ehline ait olan bir ilimdir.

"Vahiy" ile "ilham"ın önemine ve ağırlığına bir de şu yönüyle işaret edelim:

Mesela siz aklınızla, bazı bilgilere sahipsinizdir. Bu bilgileriniz gereği bir işin böyle olması gerektiğini bilebilirsiniz. Fakat sizin duygularınız ağır basar ve bilmenize rağmen bir türlü o şeyi yapamazsınız.

İşte bu bir noktada aklın tasarrufunun zayıflığındandır.

"İlham"ın gücüne en güzel misâl bildiğimiz rüyalardır..

Gece bir rüya gördünüz.. Ertesi sabah kalktığınızda haliniz bambaşka olur!.. Ve o rüyanın tesiri altında, siz o güne kadar yapamadığınız bir işi kolaylıkla yapabilirsiniz... Size bunu yaptırtan, "rüya" dediğiniz "ilham"dır.. Yani, o şeyi hissediş sonucu. Bu hissediş size o işi kolaylaştırmıştır!. işte bu, "ilham"ın "akla" olan üstünlüğüdür!..

Normal şartlarda "aklınızla" bir gerçeği bilmenize rağmen; duygularınız ya da şartlanmalarınız, ağır basarak o şeyi size yaptırtmaz.. Ama o yapamadığınız şeyi gecenin çok kısa bir süresi içinde; 30-40 saniyelik bir sürede gördüğünüz şeyler yani aldığınız ilham, sizi kolaylıkla o işi başarır hale getirir.. İşte bu, bütün yaşamınız boyunca elde ettiğiniz bilgilere, yani "aklınıza" "ilham"ın galebe çalmasıdır.

*   *   *