İnsan Ve Sırları -2

Ahmed Hulûsi

ALLAH`A ULAŞTIRAN BASAMAKLAR

İman ve İslâm mevzûunu böylece anladıktan sonra; İslâm Dîni’ne imân etmiş, dolayısıyla İslâm’ın bildirdiği Allah’a, Rasûlüne, meleklere, kitaplara, diğer Nebî ve Rasûllere, âhiret gününe, hesap ve kitaba, yeniden dirileceğine iman etmiş bir kişinin ilerlemesi nasıl oluyor?..

Bu ilerlemeyi, tekâmülü, Allah’a ulaştıran basamakları bazıları yedi mertebeye ayırıyor, bazıları 3 mertebeye ayırıyor, bazıları 4 mertebeye ayırıyor. Bu ayırım çeşitli kişilerde çeşitli tasniflere tâbî tutulmuş.

Baştan alalım...

Yediye ayıranlar: Emmare, Levvâme, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiye ve Sâfiye olarak ayırmışlar.

Dörde ayıranlar: Emmare, Levvâme, Mülhime ve Mutmainne olarak ayırmışlar.

Üçe ayıranlar: Levvâme, Mülhime, Mutmainne demişler; Emmareyi zaten hiç saymamışlar!..

Emmarenin sayılmamasının nedeni:

Emmare; emredenden geliyor, emredici nefs. Emmare, emredici nefs demektir!

Emmare emredici nefs demekse, nefs emrediyor!

Emreden kim?.. “Nefs” isminin arkasında o fiile emreden, onun terkibi yâni emreden, “Rabbı” oluyor!.. Rabbına uymuş oluyor!..

Daha evvelki bahislerde, nefsin hakîkatının rubûbiyetten yaratılmış olduğunu, rubûbiyetten meydana gelmiş olduğunu anlatmıştık!..

Rubûbiyetten meydana gelişi, ilâhi isimlerin terkibi oluşu sebebiyle. Herkes de, her insan da, her hayvan da, her canlı da zaten bu emretme hâli söz konusu. Dolayısıyla bütün canlılarda bu hâl söz konusu olduğu için, bunu bir sınıf, bir derece, bir mertebe olarak ele almamışlar hiç.

Ve Levvâmeden başlamışlar bir kısmı.

Levvâme, “levm” kökünden geliyor. Kendi kendine levm eden yâni kendisinin, Allah’ın kulu olduğunu, Allah’a kulluk etmek için bu dünyada var olduğunu; fakat bu kulluğunu hakkıyla yerine getirememesinden dolayı da pişmanlığa düşme hâlini yaşayana, nedamet içinde olana, târif sadedinde “levvâme nefs” denmiş. Kendi kendini yaptığı eksik, noksan tabiatına uyma hâlleri, dolayısıyla kötüleyen nefs, mânâsınadır.

Eğer bu daha ileri bir noktaya giderse. Bu kişi belli çalışmalar yapar, bu belli çalışmalarının sonunda belli hakikatları idrâk etme durumuna geçer; belli ilhamlar alırsa. Bu aldığı ilhamlar neticesinde, kendisinin müstakil bir varlık olmayıp, kendi varlığı ile kâim bir varlık olmayıp; Allah’ın varlığı ile kendi varlığının kâim olduğunu; kendi benliğinin, ilâhi isimlerin bileşimi olarak meydana geldiğini; kendi varlığının netice olarak "Hak’kın varlığına dayandığını, "Hak’kın varlığı olduğunu; "ben" diye bir şeyin olmadığını idrâk ederse, o zaman bu nefs, "mülhime nefs’tir" deniyor.

Ancak burada çok önemli bir nokta oluşuyor...

Burada, "küfrü hakîki" diye târif ettikleri; "taklîdi imandan" sonra gelen "tahkîki küfür" dedikleri bir noktaya ulaşıyor.

Burada kişi, kendi varlığının Hak’kın varlığı olduğunu müşâhede edince:

"Artık ben yokum; var olan Hak!.. Hak da dilediğini yapar, hiçbir şeyle kayıtlı değildir. Öyleyse ben namaz kılmam veya oruç tutmam veya başka birtakım fiiller yaparım ve yaptığımdan da mes’ûl değilim" anlayışı içine giriyor. İşte bu, mülhimenin idrâkının, mülhimenin müşâhedesinin tabîi sonucu.

Yalnız burada dikkat gerek, kişi herhangi bir şeyhe bağlı olup da, şeyhinin öğretisine riayet suretiyle burayı kabulleniyorsa; bu kabullenme idrâk olmaz!.. Çünkü gerçekten "Hak" olduğunu idrâk ettiği zaman, artık bağlanacak tâbi olacak birisi, şeyhi kalmaz!.. Kalmışsa, daha "Hak’kı idrâk etmemiştir!..

Ama, idrâk ettim, der; hem de bağlıdır!.. Olabilir. Böylesi de olur!.. Ama hakîkatiyle, meseleye bakarsak, böyle bir şey olmaz! Bağlılık, diye bir şey kalmaz!..

İşte, buradaki bu ilhamlarının, müşâhedelerinin neticesinde, eğer meseleyi daha da bir tahkik yoluna giderse; o zaman görür ki, kendindeki ilâhi isimler, yani "Hak" oluşu bir terkib yönüyledir!..

Yani, kendindeki belli isimler, çeşitli anlarda, kendinde olan mânâları meydana getirecek bir biçimde, bir terkib şekliyle, o fiilleri meydana getiriyor.

Allah’da ise, bu isimler terkib yönüyle değil, mutlâkiyeti yönüyle mevcuttur!

Bunu müşâhede edebilirse, o zaman Cenâb-ı Hak ona, “Mutmainne nefs” olma yolunu açmış demektir!.. Niçin?..

Kendi varlığının ilâhi isimlerin bir terkibi şekliyle varolduğunu gördüğü zaman, bu isimlerin hepsini, dilediği anda, dilediği şekilde, dilediği biçimde kullanamadığını müşâhede edecektir!.. Bütün isimlere dilediği anda dilediği şekilde bürünemediğini, bu isimlerde tasarruf edemediğini görecektir. İsimlerin onun varlığına hâkim olduğunu görecektir!..

O zaman, hem varlığının “Hak” olduğunu kabullenecek; hem de ilâhi emirlere kulak vermek mecburiyetinde kalacaktır!..

Rasûlullah`a kulak verecektir. Allah Rasûlü, ilâhi emirleri tebliğ etmiştir. Bu tebliğ kapsamında, Ulûhiyet mertebesinin, isimler mertebesine sâri olduğu gibi; sıfat mertebesini ve zât mertebesini de içine alan bir mertebe olduğunu görecek; dolayısıyla, o isimlerin ait olduğu varlığın, dilediği gibi isimlere bürünebilme durumunda olduğunu idrâk edecektir.

Oysa kendisinde bu isimler dilendiği gibi o anda zuhur ediyor!.. Ve böylece kendisinin, bir isim terkibi olduğunu müşâhede edecek ve bu terkibiyetinin neticesinde de belli bir tabiatı, belli bir huyu, belli bir kişiliği, yapısı, davranışları olduğunu hissedecektir.

Ancak bundan ilâhi emirlere uymak suretiyle yâni Rasûlullah’a tam anlamıyla tâbi olmak suretiyle, isimlerin terkibiyet kaydının dışına çıkıp, Allah’a vasıl olabileceğini; bundan sonra Allah’a vâsıl olmanın mümkün olduğunu görebilecek, anlayabilecektir.

İşte bu serbestlikten bu bağımsız anlayıştan sonra yeniden Hz. Rasûlullah’ın bildirdiği bütün emirlere tâbi olmak yoluna gidecektir.

Duyguların ve tabiâtın hükmü altında iken, “velîsi, Rabbı” idi. Kendi terkibini meydana getiren isimlerdi!..

Halbuki şimdi”velîsi, Allah” oldu!..

Velisinin Allah olması, Allah ahlâkıyla ahlâklanmaya başlaması demektir!

İşte böylece Allah’ın ahlakıyla ahlâklanmaya başladığı andan itibaren "mutmainne nefs" olur. Yâni Allah’ın varlığına itmînan hâsıl olmuş, Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmaya başlamıştır.

Bundan sonraki Râdiye, Mardiye, Sâfiye denilen haller, bu itminanın sonucu olan hallerdir. Ayrı ayrı nefs hâlleri değildir, ayrı nefs idrâki değildir, diyor bazı ehlullah.

“Levvame”deki benliğini anlayış farklı, “Mülhime”deki farklı ve “Mülhime”ye göre “Mutmainne” farklı; ama “Mutmainne”den sonrakinde artık temelde fark yok.

Allah ahlâkıyla ahlâklanma, durumu söz konusu.

Ama Allah ahlâkıyla ne derecede ahlâklanabilirse, o derecede genişleme sözkonusu!.. Allah’ı o ölçüde tanıyabilme söz konusu!..

O ana kadar, Allah’ı tanıyabilme sözkonusu değil!.. O ana kadar, rabbını tanıma söz konusu!..

Ancak Mutmainne’de Allah’ı tanıma, “isimleri yolu” ile açılıyor.

Artık o yolda ne kadar gidebilirse!..

Onun ötesindeki Râdiye ve Mardiye hâlleri diye anlatılan şeyse, Râdiye’de kendisinin isimler kaydından çıkması ve isimler mertebesinde kendini bulması; Mardiye’de sıfat mertebesiyle kendini bulması, hakiki benliğiyle kendini müşâhede edebilmesi!.. Yani, Rabbı yönünden değil, Rahmâniyet yönünden kendini tanıması idrâk etmesi, diyerek Mardiye târif ediliyor!

Sâfiye’nin hâlini zaten ne târif edebiliriz ne konuşabiliriz!.. O zât mertebesidir!. Zât tecellisidir!.. Zât hakkında zaten konuşulmaz!.. Zât hakkında konuşulmadığına, anlaşılmadığına göre, onun tecellisi nasıl olur bu da konuşulamaz!. Dolayısıyla Sâfiye hakkında söz etmek muhaldir!

Öyleyse esas olarak kendini bilmenin 3 derecesi var. Birincisi Levvame, ikincisi Mülhime, üçüncüsü Mutmainne halleri.

Mutmainne”ye kadar olan biliş, rabbını tek olarak biliş Rabbını biliş neticesi. “Mülhime”de ilhamî hitaplar gelmeye başlıyor. Değişik ilhamlar arasında ilâhî olanlar da mevcut! İlâhi olan hitâbı almaya başlarsa, o zaman mutmainneye yönelmek zarûreti hâsıl oluyor.

Mülhime”de rabbanî hitaplardan ilâhi hitaplara yönelme durumu söz konusu! Ancak, ilâhi hitaplarda itminan, hâsıl olursa, o zaman işte “Mutmainne nefs” oluyor ve neticesinde de "Veliyullah" oluyor, yâni "velisi Allah" oluyor. Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmaya başlıyor!.. Ve “Allah ehli” olma yolu açılıyor. "Ehlullah" olma yolu açılıyor.

Bu arada hemen şu önemli noktayı vurgulayalım:

Velâyet, Allah’ı tanıma işidir. Allah’ı tanımanın ise tek yolu "Vahdet" sırrına ermektir. Şükür, rıza, fakr, muhabbet ancak "vahdete" götüren basamaklardır.

Bunların neticesinde "Vahdet" oluşmuş ise, "veli"lik kapısı açılır!.. "Vahdet" sırrına erişmemiş veli olmaz!..

Tasavvuf bütünüyle "vahdet" sırrına yönelme işidir!.. Kişilikten, benlikten kendini bir birim olarak kabullenme hâlinden kurtulup, vahdet deryasına garkolmadan Allah bilinmez!.. Allah, böylece bilinmeyince de "velilik” oluşmaz.

Halk, kişinin ameline, davranışına, sözüne bakarak, kendisinden ileride olana hemen "velilik” etiketini takıverir!..

Oysa gerçekten, o kişinin "veli" olabilmesi için, o kişide mutlaka "vahdet" sırrının yaşanmış olması ve "Allah ahlâkıyla ahlâklanmış" olması ve bu yolla Allah`ın bilinmiş olması mecburiyeti vardır.

Zaten daha “Mülhime”de bu husus kişiye açılmaya başlar. Mutmainnede de "Tevhid" tümüyle yaşanır.

"Tevhid"in "Vahdet"e dönüşmesi ise ancak "Mardiye"de hâsıl olur.

Evet bu gerçek velilere gelince...

*  *  *