Akıl ve İman

Ahmed Hulûsi

"NEFS"İN HAKİKATİNE İMAN

İşte kişinin vehmi nefsinden kurtulması, nefs perdesini kaldırması ancak ve ancak iman yolu ile mümkündür.

Tabiat ve şartlanmalar perdelerinin kalkması akılla mümkündür. Ancak nefs perdesinin kalkması ancak ve ancak iman ile mümkündür.

Niçin?

Şimdi bu sualin cevabını iyi anlayalım... Çünkü burası çok iyi anlaşılmalı...

Akıl, şartlanmaların terkedilmesi gerektiğini kavrar ve idrak eder.

Mesela, ben sana derim ki; bu toplumda şöyle bir âdet var... Sen bu âdetlere değer veriyorsun; bunların kaydına giriyorsun; herkes böyle yapıyor diyorsun; ancak sen bu toplumdan çıkıpta falanca yerdeki bir topluluğun içine girersen, şu ana kadar edindiğin bu adet orada yanlıştır.

Orada daha değişik bir âdet vardır...

Orada öyle bir âdet olduğuna göre; eğer orada doğsaydın, doğru olarak onu kabul edecektin.

Demek ki tam olarak geçerli, kriter olan bir adet yok... Burada böyle, orada öyle...

Demek oluyor ki değer yargıları ve âdetler, yani şartlanmalar kesinlikle rölatif yani izâfi yani GÖRESELDİR!..

Dolayısıyla hiçbiri "mutlak doğru" değildir!.

Biri esas olmadığına göre, hiç biri esas değildir!. Öyle ise bunların hepsini bir yana koy.

Akıl yoluyla âdetlerin yani şartlanmaların hükmünden kendini kurtarmanı empoze edebilirim. Sen de idrak edebilirsin ve kendini adetlerin hükmünden, şartlanmalardan kurtarabilirsin. Akıl yolu ile bu mümkün.

İkincisi tabiatın hükmünden kurtulma olayıdır...

Tabiatın hükmünden kurtulmak için yine aklını kullanmanı tavsiye ederim...

Derim ki.. Bu madde beden.. Bu bedende şu organların şu çalışmaları nedeniyle şu fonksiyonlar vardır. Sen yemeğe, içmeğe, sekse, uyumaya, rahatına düşkün olursun... Sebebi, kendini bu beden olarak kabul ediyorsun ve bu bedenin belli özellikleri de bu istekleri meydana getiriyor. Öyle ise sen kendini bu bedenin ötesinde bulmak için, bu bedenin istek ve arzularını frenle veya kes, ki bu bedenin ötesindeki varlığını bulup hissedesin, tanıyasın.

Akıl bunu da kavrar!. Bu çalışmalara da girer!. Nitekim doğuda birçok ekoller bunu anlıyor, kavrıyor ve bu çalışmalara giriyor.

Bu ikisinin ötesinde bir üçüncü yol var ki; bunun akılla kavranması mümkün değil. Niye?

Çünkü sana misâlini veremiyeceğim, örneğini gösteremiyeceğim bir olayla karşı karşıyayım!...

"Nefs"inin, senin "nefis" dediğin, "ben" dediğin şeyin hakikatı "ALLAH"tır. Senin "Ben" kelimesiyle işaret ettiğin varlık hakikatte "ALLAH"tır. Ancak sen bunu bilemiyorsun, ve gereğini yaşayamıyorsun diyorum.

İşte bunu senin aklına izah etmeme imkan yok!..

Çünkü bunun eşi, benzeri, misli, dengi yok. Eşi, benzeri, misli olmayan birşeyi akılla kavramak mümkün değil.

Akıl daima bir şeyi, bir şeye bağlayarak, yani sentezler yoluyla bir yeniyi ortaya çıkarır.

Ben diyorum ki; Senin "Rab" dediğin şey, "Nefsinin hakikatı"dır. Yani "ben" dediğin zaman o "ben" kelimesinin hakikatı gerçekte "ALLAH"`tır.

"Ben" diye "O"nun gayrı olarak bir varlık yoktur. Senin "ben" kelimesiyle varsaydığın varlık izâfi, vehmi bir varlıktır.

Oysa senin hakikatın, "ben" dediğin şey, "ALLAH"tır; dediğim zaman, senin bunu akıl yoluyla kavramana imkan yoktur!.işte bunu akıl yoluyla kavramana imkan olmadığı için de burada akıl yolu kapandı.

Akıl yolu kapanınca tek bir geçiş köprüsü vardır...

O da "İMAN" köprüsü!..

Yani, sen ancak, Rasûlullah Aleyhisselâm’ın söylediğine iman edip, bu inancın istikametinde O`nun dediğini yaparak; akıl yoluyla geçemediğin bu engeli iman desteğini kullanarak geçebilirsin... Zira başka türlü takıldığın o engeli geçme imkanın yoktur!.

Niye?... Rasûlullah`ın seni uyarmasına karşın, vehmin ya da cinin seni sürekli baskı altında tutarak şöyle düşündürtecektir:

"Hayır! Sen bu kadar senedir biliyorsun, bu bedensin veya ruhsun, birimsin; senin hakikatın nasıl "ALLAH" olur. "ALLAH" nerede sen nerede.. "ALLAH" o kadar büyük ki, sen çok ufaksın. Sen ondan ayrı bir şeysin!..."

Evet, vehmin ya da cinin bu gibi fikirlerle, sürekli olarak bu gerçeği kabullenmemen yolunda etkiler..

İşte bu noktada sen, eğer şartlanma yollu edindiği değerlere dayalı mantığını kullanan aklını bir yana koyar; Allah Rasûlü’nün tebliğini, Kur`ân`ın açıklamalarını esas alır; oradaki işaretleri çözersen, veya en azından bu bildirilen gerçeklere aklın ermese de "İMAN EDERSEN" yaşamının en büyük hazinesine ulaştın demektir..

KUR`âN-I KERİM ne buyuruyor:

"BAŞINI NE YANA ÇEVİRİRSEN "ALLAH"IN VECHİNİ GÖRÜRSÜN !"

"NEFS`İNİZDE MEVCUT!.. HÂLÂ GÖRMÜYOR MUSUNUZ?"

"BİZ SANA ŞAHDAMARINDAN DAHA YAKÎNIZ !"

gibi âyetlerle bu gerçekleri sana işaret yollu bildiriyor; ta ki iman edip gerçeğine eresin...

Buna "iman" ederek; evet, benim de, bütün varlığın da hakikatı "ALLAH"`tır; ve "O"nun dışında bir şey yoktur; diyebiliyorsan "iman" yollu, ne ala!... Evrensel mutlak tek hakikatın yolu sana açıldı demektir...

Gerçekte kim, "BEN" derse, bu "BEN" kelimesiyle özündeki varlığını oluşturan "ALLAH"ın isimler bileşimine (terkibine) işaret etmektedir!..

Bu imana sahip olursan, ve bu istikametle sana söylenen şeyleri yaparsan, işte o zaman kendini beden kabulünden de, ruh kabulünden de kurtulur; varlığın hakikatı olan "ALLAH"`a kurbiyet, yakınlık elde edersin..

Bu da ancak iman ve Rasûlullah`a teslimiyet yoluyla mümkündür!. Bundan öteye akılla geçilmesi mümkün değildir!.

İşte o yüzdendir ki iman, aklın önüne alınmıştır..

Bu noktaya kadar akılla gelinir... Ancak, bu "hakikat" sırrına ermek; "hakikat"ı yaşamak; "benlik"ten yani "nefis"ten kurtulmak; veya dini tâbiriyle "şirki hafi"den arınmak, ancak ve sadece "iman" ve Rasûlullah`a teslimiyetle mümkündür.

Nasıl iman ve teslimiyet..?

Sana varsayalım, git şuradan at öldür diyecek. Oradan gidip kendini aşağı atacaksın gibisine!..

Veya senin ters bildiğin bir şeyi sana söyleyecek; sen onu yapacaksın; gibisine!... Ama böyle bir şey denir mi; elbette denmez!.. Bunu iman ve teslimiyete bir ölçü, misâl olsun diye anlatıyorum..

Vehim, sana yapma diyecek; ama sen en azından şunu düşünmelisin...

"Rasûlullah`ın benden ne menfaati var ki bunu böyle demiş...Rasûlullah , benim iyiliğim için demiş!. Madem ki böyle demiş, ben bunu böyle yaparım"; deyip yapacaksın!. Neticesi de senin için mutlaka selâmettir.

Bu "İMAN" yoluna karşılık, şeytani cinler de senin vehmini tahrik edecek; aklına, çeşitli şartlanma yollu edindiğin verilerle oluşmuş mantığa dayalı fikirler getirecek; böylece de seni imanının gereği olan şeyi yapmaktan alıkoyacaktır..

Yani, cinler seni "ALLAH" yolunda mantık oyunlarıyla vurmak isteyeceklerdir ki; bundan da tek kurtuluş yolu "İMAN" ipine sarılmaktır!

İşte bu yüzden Din, "iman" esası üzerine kurulmuştur!..

Tasavvuftaki bütün gerçek tarikatlar da, Rasûlullah`a teslimiyet esasına dayalı olarak, gelen kişiye yardımcı olabilirler. Eğer Rasûlullah`ın bildirdiklerine teslim olabilirsen, sana yardımcı olabiliriz, derler!.

Mutlak teslimiyetin, söz konusu olmadığı yer ve hâl ve ortam, tarikat değil "iyi ahlâk derneği" çalışmalarıdır!..

Onun için teslimiyet şarttır!. Rasûlullah`a teslimiyet olmadığı sürece, yetiştirici yardımcı olamaz. Çünkü herşeyi akılla izah etmesi mümkün değildir..

1. ve 2. aşama yani tabiat ve şartlanmaları terk bâbında her ne kadar olayı akılla izah mümkünse de; nefsi yani vehmi (varsayılan) benliği terkin, misâli ve benzeri yoktur!... Misâl ve benzeri olmayan konuda akıl hükmünü yitirir!. Zira akıl daima örneğini gördüğü veya kavradığı şeyleri birbirine bağlayarak bir netice çıkarır.

Nebi ve Rasûller ise özünden gelen bir şekilde, vahiy yoluyla bu hakikata vakıftır. Onların bu iş için aklı kullanmağa ihtiyacı yoktur.

Nebi ve Rasûlde mutlak hakikatı kabul babında iman da olmaz, akıl da olmaz!... Çünkü vahiy gücü var!. Vahiy gücünün olduğu yerde vahyi kabullenmek için akli delillere veya imana yer yoktur!..

Esasen iman da sonuçta hedefe varıldığında terkedilen bir şeydir!.. "İman" araçtır; amaç değil!.. Bunu çok iyi kavramak gerektir!

Hedefe varmak için, yolda gerekli olan araçtır "İMAN"!.. Yolcunun, ihtiyaç duyduğu bir haldir...

Nasıl, akıl seni bir noktaya kadar götürür; ve sonuçta da belli bir hedefe erdirirse; aklın durduğu yerde de iman başlarsa; iman da, sana belli bir aşamayı yaptırıp, belli bir hakikatı gösterinceye kadardır!.

O hakikatı gördükten sonra, artık o hakikata karşı imana da gerek kalmaz!.

İman, aklının eremediğini kabul etmektir; inanmaktır. Gördüğün bir şeye artık iman olmaz!..

İman görmediğini kabullenmektir, inanmaktır!. Gözünün önünde olan; görmekte olduğun bir şeye artık "iman" diye bir kavram kalmaz.

İşte o noktaya geldiğin zaman "iman" terkedilir!.. Ne olur...?

İşte o zamanki hâlin adına "İKAN" demişler!.

"İman" biter... "İkan" başlar!.

"İKAN" basiretinin görüşü ve tasdikidir!.. Yani, gördüğünün gereğini yaşamaktır.

Hazreti Ali`nin şu sözü "yakîn" hâli olan "ikan"ın apaçık târifidir...

"Gözümdeki perde kalksa da yakînim artmaz!"...

Yani, gerçeğe öylesine vakıfım ki, gözümle görmem buna bir ilave sağlamaz..işte bu "yakîn" haline "İKAN" denir..

Önce akılla gidiyorsun... Sonra, akıl imana dönüyor, teslimiyete giriyor...

Teslimiyette, imanın gereğini yaşıyorsun... Görmediğin halde, o şeyi kabul edip onun gereğini yaşıyorsun..

Bunun neticesine geldiğin zaman orada "iman"ı da terk ediyorsun!. Niye...? Çünkü yaptığın çalışmalar sonucunda iman ettiğin şeyi görür hale geliyorsun...işte bunu yaşadığın zamanki halin adı "ikan"dır.

Kur’ân `da Bakara sûresinin hemen başında "İKAN SAHİPLERİ" der.

Ne var ki insanların pek azı "İKAN" sahibidir!..

Apaçık ortada iken ALLAH âyetleri, yani işaretleri alâmetleri, bunları göremezler ve "İKAN"a eremezler!

"İNSANLAR ÂYETLERİMİZE İKAN SAHİBİ OLAMADILAR" (27-82)

Konu imanla başlar, ikana döner; şayet o kişinin istidadı elveriyorsa!.

İşte o hakikat müşahedesine erenler, o hakikatı yaşayanlardır.

Ondan sonra "ikan" ehlinin yaşamı "mârifet"tir... Oradaki yaşam "mârifeti billah"tır.

"Mârifet" ikiye ayrılır:

1 - Mâarifi iLALLAH.

2 - Mâaarifi "B"illah.

MâarifiiLALLAH: "ALLAH"a olan imanın dolayısıyla erdiğin sırlardır.

Henüz nefs ortadan kalkmamıştır... Yani, şirk-i hafi dediğimiz şey halen mevcuttur!. Varsayımın olan nefsin vardır!.

Ancak buna rağmen, nefsinin yöneldiği "ALLAH" ve ALLAH`a ait bazı hakikatlar sana açılmaya başlar... Bu açılan hakikatlar dolayısıyla belli sırlara agah olursun.

Bu "mâarifiiLALLAH"tır... Yani, "ALLAH"`a yönelik mârifet!.

"Mâarifi "B"illah"a gelince...

"Hakikat"a erip "ikan" noktasını geçtikten sonra artık ikilik kavramı kalmaz!... Şirk kalkar!.

Var olan tek varlık, mutlak varlık "ALLAH"tır!.

Bâki olan "ALLAH"!. Fâni olan zaten yoktu; "yok"luğu farkedilerek ortadan yani idraktan kalktı!.

"Bâki olan "ALLAH"" gerçeği ortaya çıktığı zaman; senin gözünde gören, kulağında işiten, dilinde söyleyen, elinde tutan, ayağında yürüyen hep ve sadece "ALLAH"`tır!.

"ALLAH" bilir; "ALLAH" görür; "ALLAH" algılar; "ALLAH" söyler; "ALLAH" şehâdet eder!.

İşte o zaman sende izhar olan ilim, Mâarif-i Billah`tır; izhar olana da "Ârif-i Billah" derler.

"Ârif-i Billah" ile "Ârif" arasındaki fark, şu odadaki toz tanesi ile Everest dağı arasındaki fark gibidir!..

Birisi "ALLAH"ın izhar ettiği mârifet"; diğeri ise "kulun "ALLAH"a olan irfanı"... Hadde hesaba, kıyasa gelmez bir olay!.

Nefsin mertebelerinde 3. mertebedeki "Mülhime"nin hâsılıdır "MÂRİFET"; nefsin mertebelerinden 6. mertebedeki "Mardıye"nin sonucudur "Maarifi Billah"!...

Büyük kutuplar yani "Kırklar" ve üstündekiler "Ârif-i Billah" hükmündedir... "Ârif-i Billah" olanlar her şeyin sırrını bilirler. Neyle? Kendilerindeki ilmi ilâhi ile!

Zira varlığı "ALLAH"`a teslim ettikleri için, onlarda izhar olunan ilim, ilmi ilâhidir!. Artık orada vehmin yeri yoktur!. Artık orada fikre yer yoktur!.

İnsanın "ALLAH"a yakıyn sahibi olabilmesi için önce akla ihiyacı vardır.. Bu akıl yolu ile önce şartlanmalardan yani âdetlerden oluşan bakış ve değerlendiriş açısından kendisini kurtarması gerekir...

Ayrıca, tabiatı ile mücadeleden yani bedenin doğasından gelen gelen istek ve bağımlılıklarıyla mücadeleden başlayarak yola çıkması gerekir.

Bu arada "nefs"inin hakikatına irfan sahibi olması gerekir!...

"Men arefe nefsehu fekad arefe rabbehu",

uyarısında işaret edilen bir biçimde "nefs"inin hakikatını bilmesi icabeder.

"Nefs"inin hakikatını bildikten sonra da, nefsinin hakikatına ermesi için dahi, o hakikatı yaşayan birini bulup, ona varlığını teslim etmesi gerekir; ki, bu teslimiyet gerçekte kişiye değil, "ALLAH"a olan teslimiyettir!...

Çünkü o hakikatı yaşayan kişide gören göz, söyleyen dil. işiten kulak, tutan el, yürüyen ayak "ALLAH"`a aittir. Dolayısıyla, bu vasıflarla vasıflanmış kişiye olan teslimiyet ancak ve ancak "ALLAH"`a olan teslimiyettir!.

"ALLAH"a teslimiyet, hayâldeki, varsayılan bir kavrama teslimiyetle olmaz!..

ALLAH"a teslimiyet RASÛLULLAH`a teslimiyet ile mümkündür:

"ALLAH`A VE RASÛLE UYUNUZ"

âyeti bunun sonucudur.

Ben kendi düşüncemdeki "ALLAH"a teslim oluyorum, diyen kişi; ben Rasûlullah’ı kabul etmiyorum, ben Rasûl’süz "ALLAH"`a teslim oluyorum diyen kişiye benzer!..

Halbuki; Rasûlullah’a gerek olmadan "ALLAH"a vâsıl olmak, "ALLAH"ı bilmek idrak etmek hiç mümkün değildir!

Mutlaka Nebi ve Rasûle ihtiyaç vardır... Niye..?

Şimdi bunun izahını yapalım...

Nebi ve Rasûlde "vahiy" gücüyle "ALLAH"ı bilmiştir... Normal bir kişi ise akıl gücü ile "ALLAH"ı bilir!.

Vahiy gücü ile akıl gücü arasında çok büyük fark vardır.

Vahiy yolundan "ALLAH"ı bilmek, varlığın hakikatının melek aracılığıyla kişiye açılması sonucunda varılan hakikattır... Yani, akıl, fikir, mantık kullanılmaksızın; kendi özündeki hakikatın, sende melek aracılığıyla açığa çıkmasıdır.

Hz. Muhammed Aleyhisselâm bu yoldan "ALLAH"ı bildiği için, bütün insanlara yol gösterici olmuştur!

Ama sen kendindeki hakikatı, "ALLAHakılla bilmeğe kalktığında ne oluyor?... Bunu biraz düşünelim...

Genele bir bakalım...

Bugün sayısız insan "ALLAH"a inanıyorum" diyor.. Ancak, araştırmacılar bir yana, hiç kimse "Rasûlullah Hz. MUHAMMED`in açıkladığı Kur`ân ‘ın târif ettiği "ALLAH"a iman etmiyor!..

İşte bunu kesin bir dille vurgulayan âyet:

"İNSANLARDAN BİR KISMI ALLAH`A VE GELECEĞİMİZE İMAN ETTİK, DERLER; AMA “B“NİN İŞARET ETTİĞİ MÂNÂNIN BİLİNCİNDE OLARAK İMAN ETMEMİŞLERDİR." (2-9)

Hepsi de kendi kafasında, hayâlinde, şartlanmaları neticesinde oluşan "ötesindeki" bir gök tanrısına inanıyor; ve ona "ALLAH" adını veriyor!.

Ondan sonra da, O`nu hesaba çekiyor!!!...

"Bunu da böyle yaptı olur mu"; "bunun da sırası mıydı", diye ona bir yığın "eksiklik" atfediyor!... Kime?..

Kendi kafasında yarattığı tanrısına eksiklik atfediyor!. Neden?... Çünkü, Allah Rasûlü’nün bildirdiği "ALLAH"tan haberi yok!.

Hz. Muhammed Aleyhisselâm efendimizin bize bildirdiği "ALLAH" ile, bugünkü sayısız insanın inandığı ve "ALLAH"ın adını verdiği tanrısının hiç alakası yok!. Zira bugünkü insanlar tasavvurlarında yarattıkları ötelerindeki bir gök tanrısına "ALLAH" adını veriyorlar!.

Hz. Muhammed`in bildirdiği "ALLAH"a iman etmek için önce " ilahe illallah"; sonra da "Kul hu VALLAHU ahad" ayetlerinin manasını idrak etmek zorunludur!

Bu ikisinin arasındaki anlam farkı kavranılmadan Hz. Muhammed`in bildirdiği "ALLAH"a iman etmek asla ve asla mümkün değildir!

Bu fark anlaşılmadığı takdirde de, düşüncende tasavvur ettiğin, aklının gücüne göre kendi hayâlinde oluşturduğun bir tanrıya "ALLAH" adını verirsin!...

İşte o takdirde Kur`ân`daki şu âyeti hatırlamamız icabeder:

"Sen kendi hevasını kendİne tanrı edineni gördün mü?" (25-43)

Niye..?

Çünkü, kendi basit anlayışına, sınırlı fikrine, vehmin hükmü altındaki aklına göre bir tanrı varsayıp yarattın!. Sonra da, onun kimi işinden memnun olup, kimi işini de eleştiriyorsun!...

Oysa, âlemlerin rabbı olan "ALLAH"`tan haberin bile yok !.

İşte bu sebepten dolayı, Rasûlullah Aleyhisselâm’ın vahiy yoluyla alıp bize bildirdiği "ALLAH"a iman etmek; ve aklı o istikamette kullanarak değerlendirmek, ancak ve ancak yaratılışında "iman nuru" nasib olmuş kişiye mümkün olur. Başka türlü mümkün olmaz!.

Olmadığı zaman da biz o kişiyi eksik kusurlu görmeyiz!. Şükrederiz, bize nasib etmişse; ne âlâ!.. Nasip etmemişse, takdiri ilahi, deriz.. Hükmüne razı olmaktan başkaca bir şey elimizden gelmez!.

* * *