İnsan Ve Sırları -2

Ahmed Hulûsi

HAYR VE ŞER, ALLAH`TANDIR !

 "Hayrihi ve şerrihi min Allahû Teâlâ"

İmânın şartlarından bir şartta da "Hayrihi ve şerrihi min Allahü Teâlâ" deniyor.

Nisâ sûresi 79. âyet:

-SANA GELEN HER İYİLİK ALLAHTANDIR, SANA İSÂBET EDEN HER KÖTÜLÜKTE KENDİNDENDİR." diyor.

Bir evvelki 78. âyette de:

"-EĞER ONLARA BİR İYİLİK DOKUNSA, -BU ALLAH KATINDANDIR- DERLER... EĞER ONLARA BİR FENALIK DOKUNSA, -BU SENİN YÜZÜNDENDİR- DERLER.. DE Kİ;

"HEPSİ ALLAH KATINDANDIR."

BU KAVME NE OLDU Kİ BİR SÖZ ANLAMAZ OLDULAR."

Evet. Şâyet onlara bir iyilik dokunsa.

Şimdi burada, önce "fenâlık" kelimesiyle kastedilen mânâ nedir? bunu anlayalım.

Fenâlık nedir?.. Kime nasıl fenâlık yapmış oluruz, kime nasıl iyilik yapmış oluruz!..

İyilik ve fenâlık kelimelerinden anlaşılan mânâ nedir?

Senin tabiatına uygun olan şeyi, ben sana ulaştırdığım zaman, sana iyilik etmiş olurum. Senin anlayışına göre!..

Senin tabiâtına ters düşen şeyi sana ulaştırdığım, sana ulaşmasına vesile olduğum zaman da sana fenâlık etmiş olurum!.. Gene, senin anlayışına göre.

Fakat gerçekte, senin tabiatına ters düşen şeyi, sana verdiğim zaman sana iyilik etmiş olurum! Senin tabiatına uygun olan şeyi sana verdiğim zaman sana iyilik etmiş olmam!.. Hakîkat açısından!

-HOŞUNUZA GİTMEYEN NİCE ŞEYLER VARDIR Kİ, SİZİN İÇİN HAYIRLIDIR VE SİZE HOŞ GELEN NİCE ŞEYLER VARDIR Kİ, SİZİN İÇİN ŞERDİR. ALLAH BİLİR, SİZİ BİLMEZSİNİZ." (2-216)

Âyetiyle de işte bu gerçeğe işaret ediliyor.

Şimdi, fenâlık denen şey kişilerin terkibine, tabiatına uygun olmayan şeydir! Ve, "bu sendendir" derler. Ve "bu senin yüzündendir" derler. Hz. Muhammed`i kastediyor. Hz. Muhammed Aleyhis-selâm da ilâhi hakikat zâhire çıkmakta olduğu için; “De ki: o sizin gördüğünüz, fenâlık dediğiniz şey, Allah`tandır" Muhammed`den değildir!. Allah`tandır! Diyerek gerçeği göstermek istiyor!

Yâni, terkibin itibariyle baktığın zaman, hayır ve şer söz konusudur!..

Terkibine ters düşen şeye “şer” adını verirsin. Tabiatına ters düşen şeye, “şer” adını verirsin. Tabiatına uygun düşen şeye de “hayır” adını verirsin.

Fakat hakîki mânâda hayrın ve şer`in ne olduğu, Allah`ca malûmdur!..

Dolayısıyla, her halûkârda da, hayrın ve şerrin Allah`tan geldiğini kabullenmek gerekir.

Esasen nefsin hakîkatı, Hak`kın esmâlarının terkibidir! Öyleyse nefsindedir, derken, o terkib dolayısıyla, ortaya çıkıyor o şer!..

Peki o terkib, ilâhî isimlerden meydana geldiğine göre, şerrin, yâni şer dediğimiz bu olayın kaynağı Allah değil mi?..

Allah değil, Rab!..

Çünkü Allah’ta karşıtlılık yok ki!.. Terkibde kayıtlılık sınırlılık var!

Her ne kadar terkibin mâhiyeti, Allah’a dayanırsa da terkib oluşu yönünden, nefs kelimesiyle kastedilir! Rubûbiyet mertebesindeki, senin varoluş tarzın, şeklin biçimindir. Bundan dolayı da şer nefse bağlanır, Allah`a bağlanmaz! Ve zaten onun şer oluşu, nefsine göredir!.. Allah`a göre değil!..

Yâni terkibine ters düştüğü için, ona sen "şer" hükmünü veriyorsun!.. Şuurun terkib kaydından kurtulmuş olsa, o takdirde o iş sana "şer" olarak gelmeyecek; sadece, Allah`tan! deyip geçeceksin!.. Ne hayır, ne şer hükmü kalacak!..

Hayrın ve şerrin ne olduğunu; şerrin neye nisbetle -şer’ olduğunu tam açıklıkla anlatmış olduk!..

Tekrar ediyorum, "şer" terkibe nisbetle, "terkibe ters düşen" olayın adına verilir! Veyahut ta senin "terkib kayıtları içinde kalmana yol açacak" fiîle verilir!..

İlâhî mânâda, seni îkaz mânâsında, kullanılan, "şer" kelimesi; senin terkîbini muhafaza etme mânâsında gelen olaydır.

Buna mukabil, senin şer, kabul ettiğin terkîbine ters düşen olaydır!

İlâhî mânâda, sana "şer" diye bahsedilen olay, sana "hayır" diye gelir. Çünkü terkibine uygunluk, terkibini muhafaza yolunda oluş getirmektedir. Buna mukabil, ilâhî mânâda ise bu şerdir!.. Çünkü seni terkibine hapseder!.. Dolayısıyla, sana “hayır” gibi gözükse de o şey "şer"dir!..

Ama netice itibariyle, hepsi de ilâhî isimlerin etkisiyle oluştuğu için;

"DE Kİ: HEPSİ DE ALLAHTANDIR!."

-ALLAH HER ŞEYİ BİR KADERLE MEYDANA GETİRMİŞTİR" (Talak-3)

Âyetinden anlaşıldığı üzere "şey" kelimesiyle işaret ettiğimiz her nesne, madde veya mânâ belli bir kader ile tespit edilmiştir; ve o kader içinde varoluşunun gereğini ortaya koyar!.. Umumî mânâdaki bu hüküm, insana, insan kelimesine bağlandığı zaman, "onun kaderini Allah çizmiştir takdir etmiştir" denir.

Muhakkak ki, “insanın kaderi Allah’ın takdiriyledir!.”

İnsanın kaderinin Allah’ın takdiri ile oluşması ne demektir?..

İnsan ismiyle işaret olunan varlık, daha evvel de geçtiği üzere, ilâhî isimlerin değişik terkiblerinin âşikâre çıkışından, zâhire çıkışından başka bir şey değildir!

Bu isimlerin mânâlarının ortaya bu şekilde çıkışı gene o mânâlara hâvi olan, o varlık tarafından meydana getirilmektedir. Bir birim, birim adını verdiğimiz bir mahal, şu isimlerin şu oranlarda âşikâre çıkmasıyla oluşacaktır, denmişse bu onun kaderidir!

Kaderi, biz iki mânâda inceleyeceğiz:

Bir, istidadın oluşması; bir, kâbiliyetin oluşması...

İstidat da kaderdir, kâbiliyette kaderdir. Fakat o istidat ve kâbiliyetin, kader olmasına karşılık; hakkında takdir biçilen varlık da, ilâhî isimlerden meydana gelmesi hasebiyle ve o ilâhî isimlerin kuvvetlerinin kendisinde varolması sebebiyle; orada belli bir iş yapabilme, belli bir gücü ortaya çıkarabilme gücü de söz konusudur!..

İstidadın ve kâbiliyetin, ilâhi güç tarafından tespiti “kader”; buna mukabil, o mahalde, o birim adını verdiğimiz nesnede varlık, ilâhî isimlerin terkibi olması hasebiyle mevcut olan irade de "iradei cüz" diye adlandırılmıştır!.. Yani "irâdei cüz" kelimesiyle kastedilen mânâ, o mahalde mevcut olan ilahi isimlerin varlığıdır!..

İlâhi isimlerin mânâlarını sen ortaya koyarsın, bu ortaya koyuşun "irade-i cüz’ünü kullanışın” diye târif edilir!..

Sen bu "irade-i cüz"ünü ne ölçüde kullanabilirsin?..

Sen bu "irade-i cüz"ünü, kendindeki mevcût olan o isimlerin gücü, kadar kullanabilirsin!..

Fakat sen, eğer senliğinin hakikatına ulaşır; Hakikat mertebesi itibariyle, Allah’ın Zâtı ve Sıfatıyla, senin Zâtında ve Sıfatında mevcut olduğunu müşâhede edersen; bu müşâhedenin neticesinde, bu defa kendindeki Zâti kuvvetlerle; mevcut isimlerini, daha geniş ölçülerle kullanmak sûretiyle; iraden, küllî iradeye dönüşmüş olur!

Gerçekte küllî ve cüzi irade diye, iki ayrı irade yoktur!.

İrade, tek bir iradedir!..

Terkibe bağlanan iradeye, “Cüz’i İrade”; Allah’a bağlanan iradeye de “Külli İrade” denir!..

Terkibiyetin hükmüyle yaşadığın sürece, cüzi irade diye tanımlanan ve sana ait kabul edilen bir iraden söz konusudur!..

Fakat, belli tatbikatlarla, tabiatına ters düşer fiilleri ortaya koyarak tabiatının sınırlarını aşıp, terkibinin sınırlarını genişletirsen, bu defa senden ilâhî irade sâdır olur; ve senin herhangi bir şeyin olmasını istemen yolundaki isteğin, ilâhî güçler tarafından, yerine getirilir!.. Böylece, senden çıkan iradeye, şu anda "İrade-i kül tecelli etti" dedikleri bir biçimde, izâfeten "külli irade" adı verilir.

Netice itibariyle, senin terkibiyetin hükmü, “Kader”; terkibiyetinin hükmünün oluşmasını sağlayan araç, “Levhi Mahfuzun”.

Levhi Mahfûz” denilen hıfzedilmiş, korunmuş, varlığı muhafaza edilerek sürdürülen, yazılmış varlık dedikleri, burçlar ve yıldızlar sistemi; bunların etkisiyle senin oluşman kademeleri de Âyân-ı Sâbiten ve Levhi Mahfûzun’dur.

Levhi Mahfûzun, bir minyatüriyle senin beynindir; külli mânâda da burçlar ve yıldızlardır!

Â`yân-ı Sâbiten, beyninin 120. günde aldığı tesirdir. 120. günde aldığın tesir, senin tesbit edilmiş â`yânındır; yani, senin tesbit edilmiş geleceğindir! Sen bu tesbit edilmiş kişiliğe ulaşacaksındır!..

Netice itibariyle, levhi mahfûzun hükümleri değişebilir; Â’yân-ı sâbîte değişmez! Niçin değişmez?

Çünkü, beyinde meydana getirdiği tesirler sâbitleşmiştir!.. Sabitleşmiş, tesbit olunmuş artık değişmez hale gelmiştir.

Senin Levhi Mahfûzun değişir. Levhi Mahfûz`unun değişmesi iki mânâda olabilir.

Birinci mânâdaki levhi mahfûzun değişmesi, yıldız tesirlerinin değişmesidir.

İkinci mânâdaki, levhi mahfûzun değişmesi, beyindeki belli değişikliklerin; yeni devrelerin faaliyete girmesiyle, o kişinin aldığı tesirlerin değişmesidir.

İki yönlü, levhi mahfûzun değişmesi söz konusudur.

Levhi mahfûzun birinci yönünden değişmesi, vazifeli veliler dediğimiz, tasarruf sahibi kişiler tarafındandır. belli tesirler güçlendirilir veya zayıflatılır veya yönlendirilir, böylece olaylar etkilenir!..

İkinci mânâdaki levhi mahfûzun değişmesi ise, kişinin tabiatını terk yolunda yaptığı fiîllerle, terkîbinin değişmesi; bu da beyindeki belli değişik devrelerin faaliyete geçmesi veya faaliyet hızının durdurulması yoluyla oluşur ve böylece de levhi mahfûzu değişmiş olur.

Âyette;

-SİZE YERYÜZÜNDE VEYA NEFİSLERİNİZDE HER HANGİ BİR MUSÎBET GELMEZ Kİ ANCAK BİZ ONU YARATMAZDAN EVVEL, BİR KİTAPTA YAZILMIŞ OLMASIN.’ (Hadîd-22)

Buradaki "size"den kasıt, terkib hükmüyle varolan, "insan" ismiyle anılan izâfî varlıktır!.. "İnsan", ismiyle anılan izâfî varlığın karşılaşacağı olaylar, başına gelecek şeyler; onun tabiatı dolayısıyla "müsîbet" diye adlandırdığı nesneler, "levhi mahfûz" adıyla anılan, "İlâhî kitapta"; yani bizim bu günkü deyişimizle, burçlar, yıldızlar âleminde meydana getirilmiştir.

Bu tesirler, her bir birimin kendi terkîbiyeti istikametinde onda belli olayları meydana getirecek; bunlar belli kazançlar, hasılalar veya belli müsîbetler şeklinde ortaya çıkacaktır!..

Terkib yani insan, bu kaderin hükmü altındadır!.. Fakat, terkibin, hakikî "Benliğin" ve "Zâtı" itibariyle, hükmü altında olduğu kaderi meydana getiren olduğu da âşikârdır!..

İsimler yönüyle, terkîbiyeti dolayısıyla kaderin hükmü altında olan bu varlık; sıfat mertebesi ve zâtı itibariyle, yâni "hakiki benliği ve zâtı" itibariyle bu kaderi meydana getirendir!..

-"RAHMAN`IN ZİKRİNDEN GÖZ YUMUP YÜZ ÇEVİRENE BİZ ŞEYTANI MUSALLAT KILARIZ." (Zuhruf-36)

Âyetiyle de kendi hakiki benliğinden, yâni sıfat mertebesindeki benliğinin idrâkından, yaşamından, ilminden yüz çevirip; vehminden doğan bir şekilde; kendini bir kişi olarak kabûlü neticesindeki yaşantısı, onun "şeytana tâbi olarak Rahmân’a yüz çevirmesinden" başka bir şey değildir!..

Kendini bir Atasay bir Cemîle olarak kabûlü, Rahman’ın zikrinden yüzçevirmesi demektir. Ki bu da şeytana tâbi olmanın, fiil düzeyindeki ortaya çıkışıdır. Zirâ “Rahman”, sıfat, mertebesinin, kişinin kendini hakikatiyle bilişin adıdır.

İlâhî isimlerin mânâlarının, salt mânâ grupları hâlinde, bir isimler mertebesinde, ayrı ayrı mânâlar şeklinde müşâhede edileceğini sananlar aldanmaktadırlar!..

Bu isimlerin mânâları, ef’âl mertebesinde, mânâ terkipleri içinde, belli mânâlar şeklinde müşâhede edilir!.. Ve bu mânâlar neticesinde de, bu mânâların varlığında mevcut olduğu idrâk edilir!.. Yoksa bunun dışında, ayrı ayrı salt mânâların varlığını kabullenmek her ne kadar câiz ise de, böyle bir şey sözkonusu değildir!

Çünkü ayrı ayrı mânâlar ve bu ayrı ayrı mânâların varlıkları ve bu varlıklardan müteşekkil bir varlık asla sözkonusu değildir!..

Mutlak varlık tecezzî kabul etmez!..

Cüzlere bölünme diye bir şey sözkonusu değildir!..

Cüzlere bölünmeyişi itibariyle, yani "Ahad" oluşu dolayısıyla; Vâhidiyeti itibariyle, bu "Vâhid" olana çeşitli mânâlar tevcih edilir.

Bu "Vahid" olan, "sen"den de çeşitli mânâları müşâhede eder, ama bu mânâların ayrı ayrı mânâlar olarak grup teşkilleri söz konusu değildir. Bu mânâlar ancak ef`âl mertebesi dediğimiz mertebe ile müşâhede edilir!.. Bu ef`âl mertebesinde seyredilen mânâlar, esmâ mertebesine yol gösterir.

Ef`âl mertebesinin ötesinde, ayrıca bir esmâ mertebesi ve bu esmâ mertebesinde varolan ayrı ayrı mânâlar, mânâ kütleleri söz konusu değildir!

*  *  *