İnsan Ve Sırları -2

Ahmed Hulûsi

BU ÂYET VE HADİSLERE İNANIYOR MUSUNUZ?

KADER konusunda nakletmiş olduğumuz sayısız Hadîs-i şerîflerden sonra, yarım akılları ve çalışmayan beyinleri ile bu hadîslere karşı çıkmak cür’etini gösterecek sözde âlimlere yine şu buyruğu Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellem ile îkazda bulunmak isterim:

Ebû Hureyre radıya’llâhu anh’den.

Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

- Okunmakta olan hadîsimi koltuğuma yaslanmış olarak herhangi birinizin dinlemesini ve sonra da okuyana, “Sen hadîsi bırak, onun doğru veya yalan olduğunun anlaşılması için Kur`ân`dan bir şeyler oku” dediği kat’iyyen bilmeyeyim!.. Söylenen o sözü ben söyledim.’

Herhangi bir Hadîs-i şerîf nakline karşı, ama falanca âlim ya da filanca velîde böyle söylemiştir gibi verilen cevaplar son derece yanlıştır. Bu, Rasûlullah öyle demiş ama, onun kadar değerli filanca da böyle demiş diyerek ikisini karşılıklı kefeye koymak olur ki, son derece anlayışsız, basîretsiz bir harekettir. Bırakın, ümmetten falanca ya da filanca âlimi veya ârifi; yukardaki Hadîs-i şerîfte olduğu gibi, bir hadîs-i nakletmek gayesiyle âyetten sözedilmesi bile son derece çirkin bir davranış olur.

Bu sebepledir ki; Ebû Hureyre radıya’llâhu anh, İbn-i Abbas radıyallâhu anh’a;

-Ey yeğenim, ben sana Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellemden hadîs rivayet ettiğim zaman, ona karşılık olarak darbı meselleri anlatmaya kalkma!.. demiştir.

Bize düşen iş, öncelikle itirazsız Rasûlullah’dan geleni olduğu gibi kabûl etmektir. İkinci aşamada ise, bu kabûl ettiğimiz şeyin şâyet ille anlamak istiyorsak neden, nasıl olduğunu, araştırmaktır. Bulabilirsek, ne âlâ!.. Bulamaz isek, bu defa o konuyu olduğu hâliyle kabul etmiş olarak araştırma konumuzu zamana bırakmaktır.

Şâyet reddedersek, o konuda kendimizi ebedî olarak o ilimden mahrum bırakmış oluruz’.

Şurası kesin bir gerçektir ki; Rasûlullah, Allahü Teâlâ’nın bahsetmiş olduğu olağanüstü yanıyla, yâni "Kendi hevâsından konuşmaz" özelliği dolayısıyla varlığın tüm gerçeklerini çeşitli şekillerde insanlara bildirmiştir.

Ancak bu bildirim, yaşadığı günün şartları, o devrin insanlarının anlayış sınırlıkları ve nihayet o devrin ilminin son derece kısıtlı olması sebebiyle; pek çok konuda gerçeklerin, benzetmeler, mecâzlar, misâller yoluyla açıklanmasına sebep olmuştur. Öyle ise biz ilmimizi geliştirebildiğimiz nispette bu gerçeklere yaklaşabilip, bu sırları deşifre edebileceğiz.

Muhakkak ki, günümüzde yaşayan bir kısım dar görüşlü, taklitçi tabiâtlı, sâbit fikirli insanlar; meselenin gerçeğini araştırmayı hedeflemiş, gerçeklere ulaşmak için çaba sarfetmek üzere yaratılmış olanları tenkit edecekler, kınayacaklar hattâ çok ilkel bir kafa yapısı dolayısıyla “kâfirlik” ile bile itham edeceklerdir.

Neyleyelim ki, din, günümüz insanlığında lâyık olduğu değeri bulamıyor ise bunun vesilesi de, bu dar görüşlü kafası çalışmayan mukallitlerdir.

1967 senesinde basılan "TECCELÎYAT" isimli kitabımızda şu sözün üzerinde önemle durmuştuk, bir kere daha tekrar edelim:

"İDRÂK EDEMİYORSANIZ, BÂRİ İNKÂR ETMEYİNİZ."

Unutmayalım ki; şeytan, idrâk edemediğini reddettiği için "İBLİS" oldu!..

*  *  *