İnsan Ve Sırları -2

Ahmed Hulûsi

CENNET VE CEHENNEME DAİR

Eğer burası böylece anlaşıldıysa, şimdi ikinci bir noktaya gelelim...

Varlık tümüyle ilâhi isimlerin mânâlarından ibaret olduğuna göre “Cennet” ve “Cehennem” nasıl vardır?

Bunu anlamak için Dünyayı anlamak lâzım..Eğer Dünyanın varlığını anlamadıysak,”Cennetin” ve “Cehennemin” varlığını da aynı şekilde anlamamıza imkân yoktur..

Dünya hakikatı yönüyle nasıl oluşmuştur? Dünya sayısız ilâhi isimlerin mânâlarının kuvveden fiile dönüşmüş hâlinin adı değil midir?

“İnsan”, çeşitli ilâhi isimlerin mânâlarının kuvveden fiile çıkışına verilen ad oluyor da, Dünya bunun dışında başka bir şey mi?..Hayır!..

“Dünya” kelimesiyle kastedilen mânâ nasıl ki çeşitli sayısız ilâhi isimlerin mânâlarının kuvveden fiile çıkışına verilen ad ise aynı şekilde “âhiret” diye bahsedilen ;”Cennet” ve “Cehennem” diye bildirilen âlemler de çeşitli ilâhi isimlerin mânâlarının kuvveden fiile çıkışından başka bir şey değildir!..

Öyle ise,”Cennet” veya “Cehennem”i inkâr eden kâfir olur!..Yani, Allah’ı inkâr etmiş olur!..İster dünya hayatı olsun, ister cennet ve cehennem hayatı olsun..Bunların tümü de ilâhi isimlerin mânâlarının; kuvveden fiile çıkış halinden başka bir şey değildir!..

Bu durumda, kişi ister Cenneti inkâr etsin, ister Cenennemi inkâr etsin; ister kabir hayatını inkâr etsin;ister melekleri inkâr etsin;ister zebânileri inkâr etsin;ister cinleri inkâr etsin;ister iblisi inkâr etsin veya bu isimler gibi daha başka nice isimlerin mânâlarını inkâr etsin; her neyi inkâr ederse, hiç farkında olmadan çeşitli ilâhi isimlerin varlığını inkâr etmiş olur; ve böylece de Allah’ı inkâr etmiş olur!..

Kısacası; inkâr, Allah’tan gafletten, Allah’tan perdelenmekten , cahillikten, başka bir şey değildir...Ve her inkâr eden, inkâr ettiği şeyle perdelenmenin azâbını duyacaktır ister istemez!..

Daha evvelki sohbetlerimizin birinde, ”din, hakikatın zâhire çıkması hâlinde verilen isimdir” dedik. Ve ilâhi hükümlerin; hakikatın gereği ve zarûreti olan hükümler olduğunu ifade ettik...Ve dedik ki;

;”Kim ilâhi hükümlerden bir hükmü veya Rasùlullah’ın bildirdiği hükümlerden bir hükmü reddederse, o reddettiği hükümle, hakikatı reddetmiş olur!..

Öyleyse “hakikat” denilen şey, ilâhi hükümlerden tebliğ edilenlerden ayrı bir şey olmadığı gibi; “hakikat” da “zâhir” denilen şeyin tâ kendisi olup; aynı şekilde Dünya’nın ve yaşanılan fiiller âleminin tâ kendisidir!.. Yani, ”Hakikat”, hakikat mertebesinde mevcuttur değil; ”Hakikat”, esmâ ve ef’âl mertebesinde de aynen mevcuttur!..Ancak müşâhede edenin perdeli olması hâli dolayısıyladır ki; hakikat ef’âl mertebesinde müşâhede edilemez!

Önce kelimeler, sonra şartlanmalar ve nihâyet “ var sandığın varlığınla” sen, hakikatı müşâhededen perdelenirsin!..Bu perdelenişinin altında da senin “zannın” yatmaktadır ki; zan hakikattan bir şey ifade etmez!..

Hakikatı “zannında” aramayacaksın; hakikatı, İlâhi hükümler istikametinde arayacaksın!..

Ancak, bu şekilde, hakikatı müşâhede edenlerden olursun! Çünkü Kur’’ân ‘da birçok yerde,

onlar ancak zanlarına tâbi oluyorlar; ZAN İSE HAK’TAN BİR ŞEY İFADE ETMEZ”(53-28)

hükmü vardır.

Kesinlikle bilelim ki, her şeyin ve bütün ilimlerin başı, ”ALLAH” isminin işaret ettiği kavramı idrâk etmektir...Ancak bundan sonra “NEFS”in ne olduğunu farkederiz.

*  *  *