İnsan Ve Sırları -2

Ahmed Hulûsi

VARLIĞIN ÖZÜNDEKİ RUH-ÜL KUDS

Tasavvufun “hakikatı” bahsinde yazılmış en değerli eserlerden biri olan “İNSAN-I KÂMİL” de-Osmanlıca tercemesi Abdülaziz Mecdi Tolun,Türkçe tercemesi de rahmetli Abdülkadir Akçiçek tarafından yapılmıştır- “RUH-U Â’ZÂM” ve “RUH-UL KÜDS” hakkında çok değerli bilgiler anlatılmıştır...Bu konuyu tasavvuf ıstılâhıyla incelemek isteyenler adı geçen eserlerden yararlanabilirler.

Evet, Abdülkerim Ceyli-Hazreti Rasûlullah Aleyhi’s-selâm’ın ve Abdülkâdir Geylâni Hazretlerinin torunlarındandır.”İNSAN-I KÂMİL” isimli eserinde varlığın oluş boyutlarından bir boyut olan ve tüm varlığa yaygın olan “RUH-ÜL KUDS” bahsinde özetle şunları anlatıyor;

Bilesin ki Ruh-ül Kuds ruhlarında ruhudur” Yani, insanlarda mevcut olan izâfi ruh dediğimiz, yaratılmış ruhları meydana getiren esas Ruhtur!

Ve o kün emri şümûlü altına girmekten yana münezzehtir. Sonra onun için mahlùktur denemez! Çünkü o, yani Ruh-ül Kuds, Hak’kın has yüzlerinden bir yüzdür. Ve varlık,o yüzle kâimdir!.. O bir Ruh’tur ama diğer ruhlara benzemez!..Zira o, Allah’ın Ruh’udur ve Adem’e bu ruhtan üflenmiştir. Nitekim Âyet-i Kerime ile bu mânâya işaret edilmiştir.

“ONA RUHUMDAN NEFHETTİM” (38/72)

Bu mânâdan da anlaşıldığı gibi, Adem’in ruhu yaratılmıştır; ama Allah’ın Ruhu yaratılmış değildir! Çünkü o Ruh-ül Kuds’tür, yani o kevnî noksanlardan yana münezzehtir-temizdir.

Kevnî noksanlardan yana ne demek; varoluş, terkibiyet hükmünün meydana getirdiği kısıtlamalardan yana münezzehtir!..Varoluş itibariyle meydana gelen kısıtlamalar onda mevcut değildir.

Bu Ruh o ruhtur ki, ondan anlatılırken mahlùkattaki “Allah’ın Yüzü” tâbiri kullanılır ve Âyet-i Kerime’de şöyle bahsedilir bundan;

“NE YANA DÖNERSEN; ALLAH’IN YÜZÜ ORADADIR:”

Bunun daha açık mânâsı şudur: Bu Ruh-ül Kùds o Ruh’tur ki,bu kevnî varlığa Allah bir varlık vererek, O’nunla kâim kılmıştır.”

Bu varlık, bu ruhla kâimdir.Yani varlığın aslı bu ruhtur.

“İşte bu varlık sayesindedir ki dış duygularınızla bu duygular âleminde ne yana dönerseniz; fikrinizle, bu akılla anlaşılır şeylerle ne yana çevirilirseniz bu Mukaddes Ruh orada kemâliyle aynen vardır. Çünkü o, Vechi İlâhi’den ibarettir!..Varlık ise bu vechi ilâhi ile kâimdir...Bu Vechi İlâhi de herşeyde vardır! Çünkü Allah’ın Ruhu’dur.Birşeyin ruhu da o şeyin kendisidir, nefsidir. Bu durumda varlık Allah’ın nefsi ile kâimdir, yani kendisiyle. Çünkü onun nefsi, Zâtı’dır.

Bilesin ki bu hisler çeşidinden her şeyin bir ruhu vardır ki , sûret onunla kâimdir. Bu sûretin ruhu lâfız içindeki mânâ gibidir ve bu mahlùk ruh onunla kâimdir...İşte bu ruh Ruhül Kùds’tür! Bir kimse bu Ruh-ül Kùds’e bakıp, insanca gördüğü zaman, onu mahlùk olarak görür. Çünkü iki kıdemin bir araya gelmesi mümkün değildir.

-“Şimdi insanı ele alalım. İnsanın bir cesedi vardır, onun sùretidir. İnsanın bir sırrı vardır, bu onun mânâsıdır. İnsanın bir sırrı vardır, bu onun ruhudur .İnsanın bir de vechi vardır. İşte buna Ruh-ül Kùds, sırrı ilâhi veya Vücùdu Sâri denir. Yine insan üzerinde duralım, daha başka açıdan devam edelim...

İnsanın sùretinin, ki bu sùrete de beşerîyet ve şehvâniyet tâbiri kullanılır... Evet; insana bu sùretinin iktizası olan şeyler gâlip gelirse; o zaman ruhu tabiî kalıntılar kazanmaya başlar. Ki onun sùretinin aslı da budur. Yani ruhudur. Sùretinin kaynak mahalli de odur... Böyle olunca aslî âlemi karışır çünkü o sùretine beşeriyetinin iktizası şeyler yerleşmiştir. Ruhî serbestliği gitmiş, sùretle bağlantı kurulmuştur. Böylece; tabiat ve âdet zindanına girmiş olur!. Onun dünya evindeki bu hâli ; âhiretteki sicciyn misâlidir. Belki de ruhunun karar kıldığı âhiret sicciyninin aynıdır. Ancak âhiretteki zindanında görülür, elle tutulur gibi bir ateş içindedir!.. Daha açık mânâsıyla sicciyn, cehennemdir.

İşte o cehennem ise;Dünya’da, anlatılan mânâyadır.. Ahirette ise, mânâ olanların bârîz bir şekilde görünür şekilleri, belli sùretleri vardır. Bu mânâyı iyi anla!..

Yine insan üstünde duralım. Üstte anlatılanın aksini anlatalım.

Bir insana ruhâni işler üstün gelirse; bu da sağlam düşünce, az yemek, az konuşmak, az uyumakla mümkün olur.Bir de, beşeriyetinin gerektirdiği işleri bırakmakla!..

İşte o zaman, insanın heykeli letâfet kazanır. Bu kazancı ki elde etti; su üstünde yürür, havada uçar,duvarlar onun görüntüsünü perdelemez, uzaktaki yerler ona uzak gelmez. Bundan sonra ruhu engellerin olmadığı bir mahalde yerleşir ki, bu engeller beşeriyet iktizâsı olan şeylerdir.

Böylece en yüksek mertebeye ulaşır bu kişi.Bu mertebede ruhlar âlemidir, serbesttir. Cisimlerle komşuluğu sebebiyle hâsıl olan bütün bağlardan âzâdedir.

Yukarıda anlatılanın ilerisine geçen insan da vardır. Bu da ilâhi işlerin kendisinde üstünlüğünü göstermesiyle başlar. Allah için olanları müşâhededen ileri gelir. Bu türden müşâhede edilenler ise, Allah’ın güzel isimleri ve sıfatlarıdır. Anlatılan müşâhedeye nâil olan kimse, beşeri ve rùhi yönden iktizâ eden şeylerin varlığı ile birlikte kudsî bir varlıktır.

Beşeriyetin iktizâ ettiği şeyler odur ki;bu cesedin kıyâmı onlarladır.Tabiatın ve ruhun mutâdı olan işlerse insanın namus kıyâmını sağlayan işlerdir. Bunlar makam sahibi olmak, istilâ, yükseklik talebi gibi şeylerdir. Çünkü insan rùhi yönden yücedir bu gibi şeyleri hattâ başkalarını da talep eder.

Ancak insan bu anlatılan ruhî ve beşerî işleri bir yana bırakıp, aslı olan sırrı müşâhedeye devam ederse ki bu onun aslıdır. İşte o zaman ilâhi sırrın hükmü zuhûr etmeye başlar. Durum böyle olunca insanın heykeli ve Ruhu beşeriyet çukurundan kalkar, tenzih kudsiyetinin zirvesine çıkar, işte o zaman Hak onun kulağı, gözü, eli, dili olur..”

Şimdi burada Hazret tarafından anlatılmak istenen mânâ şu: Senin, terkibiyet hükmünden doğan belli bir tabiatın ve duygular âlemin var. Bu senin beşeriyetin!..Beşeriyet yanın!...

Varlık, bu bürünmüş olduğu tabiat hükümleri, duygular içinde olduğu sürece, ister istemez terkiplik oluşumunun sonucu olarak yaşamına devam eder...Bu arada tefekkür edebilir, tahayyül edebilir, seyredebilir, ancak bütün bunlarda kendi terkibiyet hâlini aşamaz!..

Kendi varlığının hakikatını bilir... Kendi varlığının, hakkın isimleriyle meydana geldiğini bilir...Bu bilişiyle, ”men arefe” sırrı denen, ”nefsinin hakikatını bilen rabbının hakikatını bilir” hükmü ile, Rabbının ilâhi isimler olduğunu bilir!...Bu ilâhi isimlerin hükmünün kendisinde yürüdüğünü görür...Kendisinin, bu ilâhi isimlerin varlığından başka bir şey olmadığını müşâhede eder!..

Fakat bütün müşâhedesine rağmen, yine de tabiat ve duygular kendisinde hâkimdir!..Olaylar kendisine yön çizer, kendisi olaylara yön çizemez!...Çünkü onda hâkim olan terkibiyettir!..Tâbi olması hasebiyle de olaylar onun yönünü çizer.

Burada olaylara tâbi olan, yarın cehennemde, tabii olarak meydana gelen olaylarla azâptadır! Burada olaylara yön çizebilen, yarın cennettedir!..Cehennemden kurtulur, orada olaylara tâbi olmaktan çıkar, çıkması hasebiyle de Allah onda her an yeni bir yaratıştadır, dolayısıyla da hâli cennettir!..

Aksi halde bu kişinin, kendi nefsinin hakikatını bilmesi, kendini bilmesi demek değildir!..

Nefsinin hakikatını bilmesi rabbını bilmesidir!..

Kendi aslı ve zâtı olan Allah’ı bilebilmesi için, mutlaka ve mutlaka kendi terkibiyet oluşumundan çıkması şarttır;bu da fiil âleminde olaylara yön verir duruma girmesi, tabiatının ve duygularının istediği şeyleri terketmesiyle mümkündür!..

Tabiatının ve duygularının istediği şeylere tâbi olması demek, terkibiyetinden doğan davranışların kendisinden çıkması demektir!..Bu şartlar altında da onun bildiği, ancak terkibinin hakikatı, yani Rabbıdır. Ve bu da onun cehennemini meydana getirir!..

Olaylara tâbi olmak ne demek?..Senin belli bir terkibin var?..Bu tabîi terkibin dediğimiz şeyi beyindeki çeşitli mânâlara dönük açılımlar ve şartlanmalar ile alışkanlıklar dediğimiz şeyler meydana getiriyor!..Bu şartlanmalar ve alışkanlıklarla, belli olaylarla karşılaştığın anda, o olaylara sen tabiatın istikametinde olmak kaydıyla, alışkanlığın neticesi belli bir davranış ortaya koyuyor musun, koyuyorsun!..

İşte bu ortaya koyduğun davranış, olayların sana hükmetmesi denen şeydir!..Peki olayların bana hükmetmesi değil de;benim olaylara hükmetmem sözkonusu olursa, benim ne türlü davranmam gerekir!..Senin o türlü davranman gerekir ki, o davranış senin tabiatının veya alışkanlığının veya şartlanmanın sonucu olmayıp;ilâhi düzeni veya geçerli mekanizmayı müşâhede ederek, o anda senin birimselliğin açısından en uygun olan davranışı ortaya koymaktır. Senden, bir davranış çıkacak, bu davranış, mekanizmanın çalışması işlevine göre, senin yönünden, senin saadetini gerektirecek biçimde olacak!..Alışkanlığın yönünden şartlanman yönünden değil! Böyle olmadığı takdirde , yapının gerektirdiği davranış olur ki, böylece sen olayların akışında olaylara tâbi olmuş olursun!..

Dinin mânâsı senin ebedi saadetini meydana getirecek ilâhi hükümler, değil miydi?..Senin saadetin derken, senin saadetinden murad nedir?...Zâtını ve sıfatını, belli terkib kayıtlarının ötesinde kendini tanıman değil miydi? Bu terkib kaydından kurtulman için de senin, terkibinin gerektirdiği davranışları terkedip, ilâhi isimlerin genişliği içinde, belli davranışları ortaya koyman îcâb etmiyor mu?..İşte bu davranışı, ortaya koyabilirsen, terkib zorlanmasını kırmış, terkib sınırlarını aşmış, ilâhi isimlerin genişliğinde bir davranışı ortaya koymuş olursun!...

Bu ortaya koyduğun davranış, olayların sana hükmetmesi değil;olaylara karşı senin ikinci bir yön vermen şeklinde değerlendirilir!..

Senin karşılaştığın bir olay var.. Bu olay, bireysel mânâda herhangi bir maddi menfaatini veya dünyalık bir menfaatini sağlayacak veyahut ta seni toplumsal şartlanmaya uygun bir davranışa itekliyor...

Meselâ bir arkadaşını, her görüşte “selâm” diyerek selâmlaşıyorsun...Bu senin normal şartlanmanın gereği olarak, yaptığın bir davranış!..Şimdi yapılacak şey şu; gene selâm vereceksin!..Ama “Esselâmu aleyküm” diyeceksin!..

Esselâmu aleyküm derken “selâm” isminin mânâsını, evvelâ senin idrâk etmiş olman lâzım!..”Selâm” ismi, selâmete çıkma mânâsındadır!..

Sen”den, selâmete çıkma!..Terkib kayıtlarından selâmete çıkma!..

Selâm isminin mânâsı, ilâhi isimlerde yüzme, gezme, o mânâlar içinde seyretmek hâlidir!..Ancak bu da Allah’ı bilmekle mümkün olur.. Yani, sen ona “selâm olsun sana” dediğin zaman, terkib kayıtlarından âzâde olma, kurtulma, selâmete erme mânâsında olarak bilinçli şekilde , böyle bir temenni ile selâm vermelisin!..

Bunu yaptığın zaman, bunda bir şartlanma, bir alışkanlık bir tabiat terkibi sözkonusu olmayıp; şuurlu olarak ortaya koyduğun bir fiil ve karşındakine şuurlu olarak bir yönelme sözkonusudur!..

Böyle davranabildiğin zaman, olaya “sen” hükmetmiş olursun!..Şuurlu olarak!..Kendin yön vermen kaydıyla.. Ama bu böyle olmayıp da ilk anlatılan biçimde olursa, o terkibinin gerektirdiği, şartlanmanın ortaya koyduğu bir alışkanlığın dile gelişidir..

*  *  *