İnsan Ve Sırları -1

Ahmed Hulûsi

HER ŞEY, İBADETTEDİR!

İnsanların ve cinlerin varlığından gaye;

-İNSANLARI VE CİNLERİ YALNIZCA KULLUK ETMELERİ İÇİN HALKETTİM." (51-56)

âyetinden anlaşıldığı üzere; sadece ve ancak Allah`a ibâdet etmeleridir!..

Bu ibâdet, bütün insanlarda ve cinlerde, mutlak olarak yerine gelmektedir!.

Bütün insanlar ve cinler Allah’a ibâdet durumundadırlar!.. Âyette, bir kısmı ibâdet ederler veya isteyenler ibâdet eder gibi manâ yok! Tüm insanların ve cinlerin bu ibâdet işlemini yerine getirmek için halk edildikleri söyleniyor. Bu iş için halk edildiklerine göre, bundan çıkan manâ, hepsinin istisnasız bu işi yerine getirdikleridir!.. Çünkü bir şey, ne için meydana getirilmişse, o işi yapar!..

Öyleyse burada birinci manâda, ilk planda anlaşılan şey, bütün insanların ve cinlerin Allah`a ibâdet etmek durumunda olduklarıdır!.. Bu ibâdet de fıtrî ibâdettir!.. Nitekim bu âyeti açıklığa kavuşturan iki başka âyet;

-HİÇBİR ŞEY HARİÇ OLMAMAK ÜZERE HER ŞEY O`NU ZİKREDER" (İsra- 47)

-HEPSİ DE KENDİ PROGRAMLARI İSTİKAMETİNDE FİİLLER MEYDANA GETİRİR." (İsra- 84)

Her birinin kendi programlanışı doğrultusunda fiilleri meydana getirişleri de onların ibâdeti olur!..

Bu ibâdetin neticesinde de onlar, varlıklarının hakkını edâ etmiş olurlar! Bu ibâdetleri, yani bu fiilleri de, kendilerinin oluşumunu sağlayan çeşitli ilâhî isimlerin mânâlarının, onlardan âşikâre çıkışıdır!..

Bu mânâ böylece kesin olarak anlaşıldıktan sonra, ikinci derecede bir manâ; insanların ve cinlerin arasında, bir kısım insanların veya cinlerin Allah’ı bilmeleri diye de anlaşılabilir. Çünkü ashabtan bir zât, ashabın âlimlerinden diye bilinen bir zar, buradaki "liyâbüdûn" yani "kulluk etme" kelimesini "liyâ`rifûn" olarak yorumlamış vs. bu "Allah`a ârif olma mânâsınadır", demiştir!..

Elbette bu, insanların içinde, çok az bir bölümün durumuna işaret eder!.. Ve eğer sadece bu mânâsıyla anlarsak âyeti, genel olarak insanların ve cinlerin Allah`a kulluk etmek için varolmadığı manâsı çıkar. Şimdi

-HER BİRİ KENDİ PROGRAMLARI DOĞRULTUSUNDA FİİLLERDE BULUNUR" (17-84)

Âyetiyle edilen işaret, herbirinin kendi varlığını oluşturan isimlerin mânâlarının; kendilerinde âşikâre çıkışı istikâmetinde, fiilleri ortaya koyarlar anlayışını doğurur.

Bundan da anlaşılan netice, senin fiillerinin, kendini oluşturan manâlar doğrultusunda olmasıdır!.. Öyleyse biz sana Ahmed, Cemile, isimlerini verdiğimizde gerçekte, bu ilâhi isimlerinin mânâlarının, o mahâldeki terkipsel zuhurun çıkış şekline -isim’ vermiş oluyoruz. Yoksa, bu isimlerin karşılığında, müsemma olarak bu mânâlardan ayrı bir varlık sözkonusu değil.

Bu mânâlardan ayrı bir varlık sözkonusu olmadığına göre, bu mânâlara biz Ahmed, Cemile isimlerini taktığımıza göre, bu isimler altından sâdır olan tüm fiiller gerçekte bu isimler altındaki mânâların fiîle dönüşmesidir.

Öyle ise, o kişinin huyu, o kişinin alışkanlığı, o kişinin tabiatı, o kişinin duyguları dediğimiz şeyler, onun varlığını meydana getiren bu isimlerin, orada âşikâre çıkışından başka bir şey değildir!.. Yâni bu durum onun varlığını meydana getiren isimlerin mânâlarının tabiî sonucudur!..

İşte bu tabiî sonuç ile yaşayan her kişi, dünyada varoluşunun gereği olan, tabiî (fıtrî) ibadetini yerine getirmiş olur!.. Fakat, bu tabiî ibâdetin sonucu da daha sonraki aşamada, cehennemini yaşamasıdır, cehennemidir!..

*  *  *