İnsan Ve Sırları -1

Ahmed Hulûsi

İNSAN, MÂNÂLAR TERKİBİDİR!

“SENİ DİLEDİĞİNCE TERKİB EDEN EDEN O’DUR!..”(İnfitar-8)

 Bir mânânın beş duyuya hitap eder şeklide ortaya çıkışına “Fiil” diyoruz.yani beş duyuyla tebpit ettiğin her oluş, bir fiildir. Ve bu fiile de bir isim verilir. O isimle bir Mânâyı kendi içinde taşır ve dolayısıyla isme bağlanır. Netice olarak isim ve fiil aynı mânâya işaret eder.

Bir fakire merhamet edip, acıyıp, verdiğin sadakada, fiili “sadaka vermek” diye târif ederiz.fakat burada sadaka vermek fiili ile merhamet aynı noktadan çıkmaktadır. Çünkü sendeki merhamet duygusu yani merhamet ismenin karşılığı olan mânâ, fiil düzeyinde o kişiye o nesneyi verme şeklinde görünür. Yani netice olarak mânânın fiile dönüşmesi belli bir isim olarak sanki fiil mânâdan ayrı bir şeymiş gibi görüntü meydana getirir.

İlâhi isimler mevzuuna gelince; varlıktaki bütün fiiller doksan dokuz ilâhi isim olarak adlandırılan, mânâ grupları bünyesinde oluşur. Bu açıdan bakılınca evren tümüyle bu ilâhi isimlerin mânâlarının kuvveden fiile çıkmış hâlinden başka bir şey olmaz.

Meseleyi biraz daha açmak gerekirse; ister beş duyuyla tespit sahamız içinde kalsın, isterse de mevcut algılama sistemimizin dışında olsun, bir şey hariç olmamak üzere herşey, bu ilâhi isimlerin mânâlarının kuvveden fiile dönüşmesinden başka bir şey değildir.

Yalnız burada dikkat etmemiz gereken bir konu var, bu kuvveden fiile çıkış asla Allah’ın içinde veya dışında gibi bir mânâ kabul etmez. Çünkü böyle bir mânâyı “Allah” ismi ifna eder. Biz, Allah’ın dışında bir nesne mevcut değildir derkin, varlığını Allah’tan almayan varlığı Allah’ın varlığı ile kaim olmayan, varlığında ilâhi isimlerin mânâ terkiplerinden başka bir şey mevcut olmayan anlamını kastediyoruz...Yoksa Allah’ın içinde veya dışında gibi Allah’a mekân, mahâl, şekil, ölçü biçici bir mânâyı kastetmiyoruz.!

Aksi takdirde kâinat ve Kâinatın dışında bir TANRI; ya da , kâinatın içinde yer almış bir TANRI; ya da, kainatın yer aldığı mahalli paylaşmada olan bir TANRI anlayışları doğar ki, bu üç anlayışta Hz.Muhammed’in tebliğ ettiği “Tevhid” anlayışına ters düşer.

Mevcûd , Vahid-ül Ehad’dır.

Varlıktaki çokluk, yani ayrı ayrı varlıkların var olduğu görüntüsü ise, kesitsel algılama araçlarının göreceliği dolayısıyladır.

Gözün algılama kapasitesi, normal bir insan görüntüsü imajını meydana getirirken, röntgen ışınlarıyla bakış bir iskelet yapının varlığını iddia etmemize yol açar; kızıl ötesi ışınlarla bakışımız ise ışıksal yapıdan müteşekkil varlıklar müşahede etmemize yol açar.

Oysa varlık tümüyle, gerçekte bölünmez, parçalanmaz, cüzlere ayrılması sözkonusu olmayan, başından ve sonundan söz edilemeyen bir varlıktır.

Çokluk gözüyle, daha açık bir ifadeye beş duyu kaydında olarak varlığını tespit ettiğimiz her nesne, esas oluşu itibariyle ilâhi isimlerin mânâlarının değişik terkipler şeklinde yoğunlaşmasından başka bir şey değildir. Bu varlığın benliğini büründüğü sayısız mânâlar, ilâhi isimler olarak târif edilmiş.

Burada dikkat edilecek nokta “benliğini bürüdüğü” kelimeleridir. Her ne kadar büründüğü mânâlar, kendinde olmadığı ve kendinden ise de, kendisi o mânâlarla kayıtlı olmadığı için, “bürünme” tâbirini kullanmak zorunda kalıyoruz. Fiiller diye anlatılan bütün oluşlar, mânâların yoğunluk kazanmış bir halde duyulara hitabından başka bir şey olmadığından ve duyular dahi, bu mânâlardan meydana geldiğinden; varlık tümüyle bu mânâlardan başka bir şey olmamış olur!

Kısacası âlemler, bürünülmüş mânâlardan başka bir şey değildir.

“Duygular” dediğimiz şey, İlâhi isimlerin mânâlarının duyuları ve duyguları meydana getirir bir biçimde âşikâre çıkış şeklidir.

Nihâyet “İnsan” ismiyle kastedilen varlıkta görülen huy ve tabiat, çeşitli ilâhi isimlerin mânâlarının değişik terkiplerle ortaya çıkışıdır.

Şimdi bu değişik isim terkipleri konusu üzerinde duralım biraz.

Her zerrede zâtıyla, sıfatıyla, esmâsıyla ve âşikâre çıkış şekli olan fiilleriyle Allah’tan gayrı bir varlık söz konusu değildir. Ancak burada şu noktayı çok iyi anlamak lâzımdır...Zât, sıfat, isim, fiil diye ayrı ayrı şeyler asla söz konusu değildir.

Fiil dediğimiz şey gerçekte isim dediğimiz mânâ ile aynı şey ise, mânâ da mânâ sahibinden ayrı bir şey değildir. Bunların arasındaki fark, mânâ sahibinin sayısız mânâlara bürünüp sayısız fiilleri ortaya koyabilmesi itibariyle söz konusudur.

Mânâlar, tümüyle o varlığın benliğinden oluşması, daha açık bir ifadeyle, benliğindeki çeşitli özellikleri seyretmesi gayesiyle meydana gelmiş olduğu için; o varlığın benliğinden ayrı bir varlığı söz konusu edilemez. İş bu mânâlar, benliğinin büründüğü sûretlerden başka bir şey olmaz. Yani bu ilâhi isimler. Benliğinin dışında gayrı olan şeyler değillerdir.

Keza bu isimlerle anılan mânâlar, bu âlemlerin ötesinde var olan, âlemlerden ayrı bir TANRI’nın isimleri de değildir. Ancak, benliği, bu mânâlarla kayıt altına girmekten beridir!..Bu mânâlara büründüğü gibi, mânâların benzeri veya zıddı sayısız değişik birbirine benzeri veya zıddı sayısız değişik birbirine benzemez mânâlara dahi bürünmesi söz konusudur.

Tüm mânâlar, Zâtındandır; ancak, senin büründüğün mânâlardır bir mânânın, zâtını târif etmesi, tavsif etmesi ise muhaldir. Bu sebeple, Zâtı târif yolunda kullanılan bütün ibareler hakikattan sapmıştır!..Bu ibareler Zâtın hakikatını ifade edemez.

Öyleyse bu varlıkta, Zâtıyla kaim olan varlığın, büründüğü çeşitli mânâlardan başka bir şey söz konusu değildir. Bu mânâlardan başka bir şey söz konusu değildir. Bu mânâları târif sadedinde, Esma’ül Hüsnâ denilen ilâhi isimleri diye anlatmaya çalışılan, çeşitli mânâların isimleri dile getirilmiştir...Bunlar toplu olarak 99 rakamı ile ifade olunmuş; tafsilatında ise sayısız denilmiştir.

Herhangi bir birimsel isim altında bir Ahmed ismi altında biz hemen hemen bütün bu isimlerin özelliklerini müşahede ederiz.

Meselâ “Hasib” ismi, herşeye hesapta itina gösteren diyoruz...Her şeye hesaplı bir biçimde, yani detaylarına kadar değerlendirme yaparak o nesnelerin hakkını veren anlamına geliyor bu isim. Hayatımızda yaptığımız birçok işler vardır böylesine, onu detayları ile inceler ve sonra karar veririz. İşte bu detaylarına kadar inceleyip ondan sonra karar verme, değerlendirme işi bu “Hasib” isminin mânâsının bizdeki tecellisinden başka bir şey değildir.

Veyahut ta “Halim” ismi... zâlime hilmle, yumuşaklıkla, hoşgörüyle sakin bir hâl ile cevap verme..Öye zaman olur ki, o anda biz, karşımızdaki çok büyük şiddet gösterdiği halde, gayet sâkin ve rahat bir şekilde kalır ona yumuşaklıkla cevap veririz. Veya bir “semi”, bir “Basir” ismi her an bizden sâdır olmada...Şu anda beni görüyorsun, dinliyorsun...”Kelim” ismi; benimle konuşuyorsun...”Hayy” ismi ile hayattasın; “Alim” ismi mânâsınca belli bir ilme sahipsin. “MÜRİD” isminin mânâsı senin beyninde ne güçte açılmış ise o kadar “irade” sahibisin.Yerine göre “Gaffar” oluyorsun, karşındakinin yaptığını örtüp bağışlıyorsun...Yerine göre karşındakinin rızkını veriyorsun “Rezzak” oluyorsun...yani bu isimlerin mânâları çeşitli zamanlarda, kimi sürekli olarak, kimi de zaman zaman olma şeklinde senden ortaya çıkmada.

Şimdi senin genelde bir huyun bir karakterin vardır. Atasay’ı, Ahmed’den ayıran , Ahmed’i Ziya’dan farklı kılan...

Semâ dediğimiz zaman hatırımıza gelen bir mânâlar bütünü; Atasay dediğimiz zaman hatıra gelen bir başka mânâlar bütünü...Atasay dendiği zaman bir beden, bir sûret sûret hatırlanır; ayrıca bir de, mevzûun durumuna göre sadece o sûret veya o beden değil, o bedenle müşahede edilen bir mânâlar bütünü...İşte bu Atasay ismi ile kastedilen çeşitli mânâlar bütünündeki mânâların tümü bir terkip şeklinde oluşmuştur.diyelim ki birinci isim %12 ağırlıkta yapıya hâkim, ikinci isim %30 ağırlıkta hâkim, üçüncü isim %17 ağırlıkta hâkim...ilâ âhir...Yani bu Esmâ-ül Hüsnâ’daki mânâların değişik

Ağırlıklarla, bileşimi neticede bizim Atasay ismini verdiğimiz mânâlar bütününü meydana getirir...

Daha da açık bir ifade ile diyelim ki, biz Atasay ismi ile ilâhi isimlerin oluşturduğu bir değişik terkibe hitap ederiz. İlâhi isimlerin bir değişik terkibi dediğimiz zaman, ilâhi isimlerin mânâlarıdır burada esas olan!...Ve bu mânâlar elbette ki aslîyeti ve ölçüsüz boyutları itibariyle Allah’a aittir. Dolayısıyla biz, Atasay ismi altında mevcut olan, Hakk’ın terkib hükmü ile âşikâre çıkan isimlerinin mânâlarının, toplu olarak aldığı isimden başka bir şey değildir Atasay!..

Yalnız bir isim değil, yani bir mânânın ismi değil, bir mürekkep mânânın ismidir Atasay.

Meselâ bir “Rezzak” isminde sırf rızık verme mânâsını anlatırken; bir “Atasay” ismi altında, mürekkep mânâyı meydana getirmiş, çeşitli oranlarda çeşitli ağırlıklarla bir araya gelmiş bir mânâlar topluluğunu anlarız.

İşte bu varlıkta, çeşitli isimlerle adlandırdığımız bütün varlıklar, değişik terkiplerle ortaya çıkan ilâhi mânâlardan başka bir şey değildir...

Hangi ismi kullanırsak kullanalım o ismin müsemmâsı, Hakk’ın çeşitli vasıflarının değişik oranlarda bir terkip meydana getirmesi ve bundan doğan mânânın bir fiil şeklinde ortaya çıkmasından başka bir şey değildir.

Tâc mâ’rifet tâcıdır,

Sanma gayrı tâc ola!.

Taklit ile tok olan,

Hakikatta aç ola!.

Bir ağaçtır bu âlem

Meyvesi olmuş Âdem

Maksut olan meyvedir

Sanma ki ağaç ola!..

Düşe düşüp aldanma,

Kendini hayrete salma;

Hak’dan gayrı ne vardır

Tâ’bire muhtaç ola?..

Bu Âdem meyvesinin

Çekirdeği özürdür...

Sonsuz bu âlem-âdem

Bir anda tarac ola!..

Sana âlem görünen,

Hakikatte Allah’ır!..

Sanma ki birkaç ola!..

Allah Bir’dir vallahi,

Bu sözlerin meâli,

Kişi kendin bilmektir...

Kendi kendin bilene

Hakikat mi’âc ola!..

Hak denilen Özürdür,

Özündeki sözündür;

Gaybî özün bilene,

Rubûbiyet tâc ola!..

Gaybî Sun’ullah

“Sana âlem görünen Hakikatta Allah’tır

sözlerinin anlamına geldi sıra...

*  *  *