İnsan Ve Sırları -1

Ahmed Hulûsi

İNSANIN OLUŞUMU

İnsanı bu yönleriyle tanıdıktan sonra bedenin özellikleri ve insanın özellikleri diye ikiye ayırabileceğimiz özelliklerin devamına bakalım.

Dünyada insan, tabiatının gerektirdiği bir biçimde mutlaka yiyecektir, içecektir, seks olayı olacaktır, uyku olayı olacaktır. Normal sıhhatli bir beden için bunlar zaruri gereksinimlerdir...Bazı beyin rahatsızlıkları uyku olayını kısmen kaldırabilir, ama bu kişi çabuk yıpranır bir ; bir de beyindeki uyku olayı dışarda normal bildiğimiz uyku şeklinde gözükmez, fakat o kişideki yine bir uyuma hâli sözkonusudur. Başka türlü mümkün değil.

Seks olayı mutlaka olacaktır.Bu kişi hiç evlenmesin, onda yine olayı vardır! O kişide, ama uykuda ama uykusuz, ama idrar arasında, mutlaka belli hormonların meydana getirdiği üretim olacak ve bu salgı dışarı atılacaktır.

İçmek, yemek, zarûri olarak olacaktır...çünkü bedenin hammaddesini oluşturan materyal bir yandan alınır, enerji işlenir, ham posası dışarı atılır. Ve beden bu şekilde ayakta durur. Tabiî olarak bedende böyle bir olayın olması zarûridir. İşlev bittiği zaman, yani dışarıdan ham enerjiyi alıp işleyip, posayı dışarı atmak denen olay bittiği zaman, zaten bedenin yaşamı ve fonksiyonu biter!...Yalnız burada, bu beden düzeyinde tabiatı ne şekilde kullanmak ve yönlendirmek gerekir. İşin birinci yönü, bu husus!...İkinci yönü bu akıl, fikir, idrak, vehim, şekillendirme, hayâl dediğimiz özellikleri ne yönde kullanmak lâzım?

Genelde bu özellikler, şartlanma ve tabiat istikametinde vehim hükmü altında kullanılır!..

Normal olarak bütün insanlardaki kullanım, bu özellikleri “vehim” hükmü altında olarak ve şartlanmalar istikametindedir. Çevre neyi “değerli” diye empoze etmişse, o değerli dediği şeyi elde etmek için çaba sarf eder ve bunu elde etmediği takdirde büyük zarar göreceğini düşünür insan!...Vehimin birinci fonksiyonu, o kişiye kendisini “kişi” olarak kabul ettirmesidir!...kendini bir kişi,bir beden olarak kabul etmesi ve bu bedeninin ötesinde de başka bir varlığı olmadığını kabul etmesidir!

Psikiyatrik olarak, kişinin kendini beden kabul etmemesi bir “ruh hastalığı”olarak nitelendirilir!..Yalnız bu konunun iyi bir tetkiki iyi bir incelemeye tâbi tutulması zarûridir!...Kendini bir beden bir insan olarak kabul etmeyip, bir tavuk, bir horoz kabul eden vardır! Bu bir hastalıktır!yanlış algılama hastalığıdır! Ama bir kişi, eğer temelde maddenin varlığını ve oluşumunu biliyorsa, beden denilen varlığın hücrelerden yapıldığını, hücrelerin asitlerden meydana geldiğini, asitlerin atomlardan meydana geldiğini, atomların elektromanyetik dalgalardan meydana geldiğini...Tabîi atomların değişik parçalanma şekilleri var ..Elektronlar, nötronlar, nötrünolar, pozitronlar, mezonlar gibi daha bölünmüş parçalar! Bugün henüz Dünya üzerinde atomları görebilecek kapasitede, büyüklükte bir mikroskop daha tam gerçekleştirilemedi. Yapılmasına çalışıyor! Atomları gösterebilecek , baktığın zaman mikroskopla atomları görebileceksin. Böyle bir mikroskop şu anda gerçekleşiyor, ama bunun daha ötesine henüz geçilmedi!.

Eğer ki yapılabilse, o zaman varlık zaten tümüyle manyetik dalgalar âlemi olarak müşahede edilecek!.

Şimdi bu müşahede içinde, “kişinin”, bir noktada, “şuur” dediğimiz nesne olmasının ötesinde bir fonksiyonu, bir varlığı olmadığı görülecek.

Şuur nerede mevcut?..Bu şuur, akseden bir şuur, yani mutlak Aklı Evvelden beyne yansıyıp ruhta oluşan bir şuur! ”Ruh”un olmasa, Ziya diye bir şey olmayacak ve Ziya’nın şuuru da varolmayacak!

Şimdi bu silsile içinde, bu ruh oluşmuş ve bu ruhta ya bilinçli olarak, şuur oluşu yolundaki bir bilinç neticesinde, bir varlığı benliği oluşmuş; veyahut şartlanmalar istikametinde kendini falanca

Bir kişi olarak kabullenmiş! Ama neticede, ortada bir kişilik söz konusu!...Yalnız birincisindeki kişilik, ”şuursal” bir kişilik; ötekindeki kişilik, “bedensel” bir kişilik!.. Şuursal kişiliğin ortadan kalkması mümkün müdür?..Veya bedensel kişiliğin ortadan kalkması mümkün müdür?

Birimsel kişilik, sonsuza dek ortadan kalkmaz! Çünkü beynin meydana getirdiği, özel bir ruhtur! Mâhiyet itibariyle, bu “ruh” kudsî ruhun aynıdır!... Fakat, hiçbir zaman bu ruhun kendi kendini seyri ve müşahedesi olmaz.

Şuur yönüyle ruhunu bilirsin, fakat “ruhun” ne olduğunu bilemezsin! Göremezsin!..Ruh yönün, senin zâtına işaret eder.. Aklı Evvel ’in karşılığı olan sendeki akıl yani “şuur” dediğimiz mânâda akıl yönün, senin, benliğin hakikatını bilmene yol açar!..

Ve bu hakikatında bütün mânâları toplu olduğunu idrak edebilirsin...Hakikatı câmia; toplayıcı, bütün mânâları kendinde toplayıcı yönünle. Fakat bütün bununla birlikte sonsuza dek birimsel varlık ortadan kalkmaz.. Birinci husus bu!...

Bunu böylece anlattıktan sonra gelelim ikinci bir noktaya. Beden ortadan kalktıktan sonraki ruhun için, nasıl ebediyyen ortadan kaybolmak, yok olmak diye bir şey söz konusu değilse, yani ikinci bir ölüm yoksa; bedenin var olduğu sürece de, bedenin yokmuş gibi, bedenini kâle almayarak yaşamak mümkün değildir!..çünkü beden dediğin şeyin aslı, beyne dayanır! Bedendeki özellikleri yöneten beyindir!...

Bedendeki tüm özellikleri meydana getiren beyin olduğu gibi, kişiliğin aslı ve hakikatı dediğin ruhunu da meydana getiren beyindir!..Besleyen, büyüten beyindir!

Biz insanı topraktan ve balçıktan yarattık” âyetlerini anlatırken, “balçık” kelimesiyle kastedilen şeyin “hücre” olduğunu söyledik...İnsanın hücrelerden meydana gelmiş olduğunu anlatma sadedinde, “balçık” kelimesi kullanılmıştır!..Mecazi olarak!...yoksa toprağı suyla karıştırıp bulamaç hale getirmek , balçık demek değildir...

Buradaki balçıktan kasıt, hücredir. Hücrelerin birleşmesiyle insan meydana gelmiştir; hücrelerin birleşmesiyle beyin meydana gelmiştir...Beyinde hücrelerden müteşekkildir..

Onbeş milyar hücre var!. Şimdi bu bedeni yok sayamayacağımıza göre, beden varolduğu sürece “tabiat” hükümleri vardır demektir...Yani bedenin hücresel yapısının tabii dürtüleri!..

Öyle ise bu tabii dürtülerle yani “tabiat”la bedenin tabiatıyla, terkibî yapıyı karıştırmayalım...Bu ikisi tamamıyle birbirinden ayrı ayrı şeyler.

Senin kendi aslını ve hakikatını anlayabilmen için beden olduğun yolundaki şartlanmanın kalkması ve daha başka bazı fonksiyonların ortaya çıkması için; bedenin tabiatını kontrol altına almak, bedenin isteklerini yerine getirmemek, beden üzerinde hükmedebilmek gibi konularda bedenin tabiatına karşı mücadele vermek gerekir.

Terkibi tabiat dediğimiz olaysa, kişinin beyninde ışın tesirleriyle meydana gelen açılımlar neticesinde, o beyinde çeşitli mânâların toplanması, biraraya gelmesi değişik nispetlerde, oranlarda; ve böylece de kişinin terkibi esmâ yapısının oluşmasıdır...Yani, belli ışın tesirleri, beyinde belli devreleri faaliyete geçiriyor..

Beyinde faaliyete geçen bu belli devrelerin neticesinde de belli isimlerin mânâları değişik ağırlıklarla, senin ana oluşumunu meydana getiriyor! Bu senin ana oluşumun, ilk oluş itibariyle istidat adını alır! Bir diğer mânâ itibariyle de senin Âyân-ı Sâbiten ‘dir.Günlük yaşantıda, sen , “aklıma şu geldi” diyorsun..”İçimeşu geldi” diyorsun...”Şu anda bu duygum ağır bastı” diyorsun...Bu, isimlerin mânâlarının tabîi olarak senden ortaya çıkışıdır.

Oysa senin, tabiatına hâkim olman, şartlanmalarının tümünden arınman gibi oluşlardan sonra, huy ve tabiatını kontrol altına alarak,kendi huy ve tabiatının ötesindeki mânâlara bürünmek suretiyle ortaya çıkmasıdır! Sen zaten daha evvelce de bu tür davranışlar içindeydin, bu gün de bu tür davranışlar içindesin; sadece, bu tür davranışların ilâhi isimlerin mânâları olarak çıktığını anladın!. Bu, seni tabiatına tâbi olmak hükmünden ve Cehenneme gitmek hükmünden kurtarmaz!.

İşte, Abdülkerim Ceylî’nin “Eflâtun’u cehennemde gördüm, öyle bir mertebesi vardı ki birçok müminlerde ben o mertebeyi göremedim” demesi, bu hakikatı görmesi ve müşahede etmesi yönündendir..Fakat Eflâtun’un terkibini ve tabiatını aşma yolunda bir çalışması olmaması, saadet devresinin açılmamış olması, onu neticede cennete götürmemiş, Cehennemde bırakmıştır!..

*  *  *