İnsan Ve Sırları -1

Ahmed Hulûsi

TÜRLÜ YÖNLERİYLE İNSAN

İnsan diyoruz...

Bu insan kelimesinin mânâsı olan varlığı evvela «beden» adı altında duyulara hitap eder şekliyle görüyoruz. 5 duyuya hitap eder şekliyle gördüğümüz bedendeki özellikler yeme, içme, uyuma, seks ve bedenin rahatı istikâmetinde davranışlar. Bunun ötesinde insanın ikinci olarak eskilerin «nefsi» dediği mânâda bir özellikler grubu var. Bu guruba da «nefs» diyoruz; akıl, fikir, idrak, vehim, musavvire (veya buna şekillendirme diyelim), hayâl ve hâfıza. Bu 7 şeyi sayıyoruz. Birisine insanın zâhiri diyelim ötekine de bâtını!..

«Tabiât» kelimesiyle işaret şey, insanın bu zâhir yapısıdır. Bedenî adını verdiğimiz zâhir yapısının maddesel terkip adı «tabiât» diye nitelendirilir. Yâni bedenin oluşumunun, o kişiyi sürüklediği, iteklediği özellikler bütünü!.. Buna kişinin tabiâtı diyoruz. Yâni, bedenini meydana getiren unsurların, tabiî olarak iteklediği biçim. Bu tabiât dediğimiz şeyin ortadan kalkması muhaldir!..

Fizik ölümle ölüp, bu beden dağılana kadar tabiât ortadan kalkmaz. Başka bir tanımlama ile, biolojik bedenin özelliklerine tabiât diyebiliriz.

Huy, karakter gibi kelimelerle târife çalıştığımız özelliklerse, nefs, akıl, fikir, idrak, vehim, musavvire yani şekillendirme, hayâl ve hâfıza dediğimiz özelliklerle alâkalıdır.

«Nefs»ten, murad «ben» duygusudur!. Yâni, kişinin kendisini nasıl hissettiği, kendisini ne şekilde hissettiği, kendini ne olarak kabul ettiği anlamına gelir. Bu saydığımız özellikler nefs, akıl, fikir, idrak, musavvire, hayal, hafıza kişinin 9. ay içinde almış olduğu tesirlerle meydana gelir ve aldığı tesirlerin şiddet durumuna göre etkilenir.

Meselâ kişinin fikir dediğimiz düzeyi, aynı zamanda zekâ ile de alâkalıdır, bu Merkür’ün tesirleri ile oluşur. Akıl dediğimiz, Uranüs’ün ve Satürn’ün etkileri ile oluşur. İdrak dediğimiz güneşin etkileri ile oluşur. Vehim dediğimiz, Mars’ın etkisindendir. Musavvire Venüs’ün etkisidir. Hayal Ay’ın ve aynı zamanda Neptün’ün ortak etkileridir.

Bunlardan «Ben» dediğimiz «nefs» dünyâ tesirlerindendir. İşte bu kişinin kendini bir birim kabûlü dünyanın etkisiyledir. tesirlerle, bir beyinde bu işlemler oluşur.

Bunların ötesinde bu kişi çeşitli şartlanmalarla belli bir yaşama girer. Ancak bu şartlanmaların yansıdığı mahâl şu saydığımız özelliklerdir. Şartlanmaların etkisi altına kişi, şu saydığımız özelliklerinin gücüne göre ağırlıklı olarak girer veya girmez!..

Meselâ o kişide idrâk gücü güçlüyse veya akıl güçlüyse, o kişi şartlanmalara fazla tâbi olmaz. Buna mukabil vehim ağır basıyorsa, o kişi büyük ölçüde şartlanmaların etkisinden kolay kolay kurtulamaz!..

Yapılacak işlerde, bedene hakim olan ya akıldır ya vehimdir!.. Yaptığın bütün işlerin bedenden çıkış noktasında çıkış kaynağı bu ikisinden biridir. Ya «akıl» hâkimdir orada ya «vehim» hâkim durumdadır!.. Vehim hâkimse, bedenden çıkan iş mutlaka kişinin kendini beden kabul etmesi istikametinde, tasavvuf lisanıyla «nefse dönük» bir iştir. Eğer o anda «akıl» hâkimse, bu defa çıkacak olan davranış kişinin «nefsine dönük» değil, çevresine veya aslına dönük bir davranıştır!

Fikir, idrak, musavvire, hayal. Bunlar daima ya vehmin hükmü altında hareket eder, ya aklın hükmü altında!.. Meselâ kişi, benlik kabulü içinde herhangi bir olayda, herhangi bir menfaat görür. O menfaati elde etmek gereğini duyar. Benliği dolayısıyla veya şartlanması dolayısıyla, o şeyi elde etmezse ya kendisi o zevki tadamayacağından üzülür veya çevrenin gözünde kınanacağını düşünür!.. İşte bu düşüncede, bu faktörü meydana getiren nesne vehim gücüdür!.. Vehim tasarrufunda olduğu içindir!..

Eğer akıl orada hakim olursa «yahu kim ne derse desin vız gelir, n’olacak o da olmayıversin» der ve geçer!.. Ve deyip geçmesiyle de o şeyi elde etmemenin ıstırabından, azâbından, çilelerinden kurtulur. İkinci olarak, o şey dolayısıyla çevresindekilerin ne diyeceği yolundaki düşüncelerin meydana getireceği duygulardan, kendini kurtarır. Ahbabım ne diyecek, akrabam ne diyecek, çocuklarım ne diyecek, karım ne diyecek. vs.

Bir anda bunlara, bir sünger çeker, ne derlerse desinler der, aklının istikâmetinde hareket eder. Bu işin ikinci safhası.

Hâfıza dediğimiz özellik, kişinin bâtını dediğimiz «ruh»una aittir.

Hâfıza fonksiyonu gerçekte, ruhda mevcuttur!.. Beyin tüm oluşumları ruha yansıtır ve gerektiği zaman ruhtan o konuyu tekrar elde eder. Beynini çarptı, hafızası kayboldu deriz, hafızası silindi deriz!..

Hâfızada silinme yoktur!.. Silinme denen olay, beyinle ruh arasındaki ilişkiyi sağlayan merkezin arızalanarak, ruha yüklemiş olduğu bilgiyi, göndermiş olduğu bilgiyi, geri alıp dışarıya çıkartamamasıdır! Ruhtan okuyup dışarıya çıkartma devresinde arıza vardır. Bu hâfızanın silinmesi dedikleri konudur.

Ruha yazılmış olan hiçbir şey ruhtan silinmez. Yani günlük yaşamın bilgi yönleri demek istiyorum. Çünkü ruhta silinme de söz konusu! Af dediğimiz olay var!..

Hac diyoruz!.. Hac’da toplanan milyonlarla insanın bir mânâya ve bir noktaya kendilerini yöneltmeleri ve teksif etmeleri. Bu manâda yaydıkları radyasyon, o kişilerin günâh adını alan eksi mahiyetteki band kayıtlarını imhâ ediyor, yok ediyor; ve böylece, Hac’dan gelen kişi sıfır günâhla dönüyor. Bu ruha yazılmış olan manyetik yazının silinmesi hükmüdür.

Çünkü Hac dediğimiz olay bütün dünyayı saran bir anlamda, büyük bir yöneliş. Milyonları içine alan ve bütün velileri içine alan bir olay. Yüksek kemâlât sahibi veliler mânen hazır bulunur Hac’da. Maddeten gitmese dahi mânen hazır bulunur. Veya vekâleten birini yollar yerine!.. Vekâleten oraya birini yollaması ne demektir? Kendi nâmına oraya öyle birini yollar ki, o yolladığı beyin üzerinde kendinin tasarrufu vardır!.. Onun vasıtasıyla, oradan yayın yapar!..

*  *  *