İnsan Ve Sırları -1

Ahmed Hulûsi

ÂLEMLERİN ORİJİNİ «HAYÂL»DİR

Bir başka defasında da şöyle buyuruyor: 

"-İnsanoğlu bana eziyet eder!.. Ey kahpe dehr (zaman), der. Kimse, Ey kahpe DEHR, demesin. Şüphesiz ki BEN DEHR’im!.. Geceyi gündüze çevirenim".

 DEHR, «an» kelimesinin karşılığıdır. Ancak burada, «an»ı şartlanma yollu kabûllendiğimiz izâfi, yâni nesneye göre «zaman» olarak anlamamak gerekir.

Bize göre, dünyanın kendi çevresindeki bir dönüşü bir günü, 365 dönüşü bir seneyi, 365x100 dönüşü de yüzyılı, asrı oluşturur. Bunlar insanın hükümlerine göre kabûllenilmiş, «göresel-izâfî zaman»dır.

Gerçekte ise ZAMAN «tek»tir. Ezel-ebed tümüyle Allah katında tek bir «an», «DEHR» kelimesiyle ifade bulmuştur.

Göresel zaman, yâni, izâfî zaman, bizim «vehim» yollu var kabûllendiğimiz bir ölçüdür. Bu süreç ise, içinde yaşadığımız ortama, hıza, bir diğer ifade ile boyuta göre değişir.

Madde boyutundan yola çıkıp, salt şuur boyutuna doğru ilerledikçe izafî zaman birimi de sürekli olarak değişir ve kapsamı genişler.

Esasen DEHR kelimesiyle anlatılmak istenen boyut, tüm varlığın kendisinden oluştuğu bir tür evrensel enerjidir, (kudret sıfatıdır) eğer tâbiri câiz ise.

Normal günlük zaman birimiyle şartlanmış ve kayıtlanmış beyinlerin bu zaman birimini anlaması elbette ki imkânsızdır!..

İşte bu gerçek dolayısıyladır ki, Kur’ân-ı Kerîm’de ileriye dönük olarak gerçekleşeceği bildirilen pek çok olay olmuş-bitmiş şeyler olarak «geçmiş» zaman ifadesiyle anlatılmıştır.

Zirâ, Ezel-Ebed esasen tek bir varlık olması itibariyle, ilâhî bakış boyutunda; ya da eski ifade tarzı ile «İlm-i ilâhî» de, tek bir bakıştır!..

Ehli hakikatın tasavvufta bildirmiş olduğu şu sır da buradan kaynaklanmaktadır:

-Esasen tecellî tek bir tecellîdir!.. «Tecellî-i Vâhid»dir!.ikinci bir tecellî olmamıştır!.. Görülen, yaşanan, hissedilen,idrâk edilen, tahayyül ve tefekkür edilen her şey bu Tecellî-i Vâhid’in tafsilinden ibarettir!..

İşte bu anlatılan husus tasavvufta «Ân-ı dâim» tâbiri ile dile getirilmeye çalışılmıştır.

Aslında işin orijinine ulaşabilen «Zâtiyyûn» için bu «an-ı dâim» dahi bir «ân-ı muhayyel» diye izâha çalışabileceğimiz, «İlm-i Allâh»tan başka bir şey değildir.

Ve varlığın tümü, Allah katında birilmî hükümden başka bir şey değildir!.. Yâni, o boyut itibariyle âlemin bir varlığı söz konusu değildir!..

Bu sebepledir ki, bu hakîkata işaret etmek isteyen ehlullah, «Alemler tümüyle hayâlden başka bir şey değildir!..» demişlerdir.

Bunu kavrayabilmek, tamamıyla bir «zevk» işidir. Yâni sezgi yoluyla, bu gerçeği algılayıp, bunu yaşayabilme işidir. Bu dahi ancak «İLM-İLEDÜN» denilen ilahî bir ilim türünün kişide izharı ile mümkündür.

Demek ki;

Gerçekliği itibariyle, Kâinat tek bir zaman boyutundan ibarettir!.. Algılayabilene!.. Bu zaman boyutu içinde, hükmü ilâhî ile sayısız boyut yoğunlaşmaları gerçekleşmiş algılıyıcısına göre ve bundan da sayısız isimlerle anılan varlıklar meydana gelmiştir.

Bu noktada, çok büyük bir yanılgıyı da bu kitapta yazmış olmak için, ifâdeye çalışalım.

Âlemde mevcût varlıkları tümünün, ilmî ilâhî de mevcût bulunması hükmünün, yanlış anlaşılması dolayısıyla, şu yanlış kanâate varılmıştır: İlim mâlûma tâbidir!..

Yâni, bilinen tüm varlıklar, ezelde, ilmi ilâhide mevcut olduğu için, Allâh onların neler yapabilme kaabiliyet ve kapasitesinde olduğunu biliyordu; ve bu yüzden de onların kaderlerini, bu istidat ve kabiliyetlerine göre yazdı!..

Bu aslında, «Allah yaratıklarına zulmetmiyor, onların ilmi ezelîde görülen durumlarına göre verilen bir hükümdür. Dolayısıyla da Allâh kimseyi zorla cehenneme atıp zulmetmiyor», diyebilmek için icâd edilmiştir.

Bir hadîs-i şerîfte Rasûlullâh salla’llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

-Allah var idi. Ve onunla beraber hiçbir şey yok idi!..

Bu açıklaması Hazreti Ali’ye ulaştığı zaman, o da bu ifâdeye şu şekilde bir açıklık getirmiştir:

- «An», o «ân»dır!.. (El ân kemâ kân!)

Yâni, içinde bulunduğumuz «ân», o anlatılan «ân»dır. Bu konuyu daha tafsilâtlı olarak «KENDİNİ TANI» isimli kitabımızda izah ediyoruz.

Evet, «ân» Rasûlullâh aleyhisselâtu vessellâm’ın bahsetmiş olduğu o «ân»dır!.. Yâni, tüm varlık O tek «ân» içinde yerleşiktir!.. Tecellî, tek bir tecellîden ibarettir!..

Ve...

İlm-i ilâhî’de mevcût olan, sayısız isimlerle isimlendirilmiş bütün varlıklar ilim yolu ile, «kendini seyretme» gâyesine mâtuf olarak «yoktan var edilmiş» yâni, «yaratılmış» varlıklardır!..

«Hayy» vasfıyla kastedilen mânâda hayat sıfatı sahibi varlık, «ilim» sıfatıyla kendinde seyretmek istediği mânâları o mânâlara uygun suretler ile müşahedeyi «MÜRÎD» ismince irade etmiş; «Kudret» sıfatıyla onlara birimsel görüntüler ve izhar etmek istediği mânâlara uygun «akıl» hibe etmiş; kendi ilminden var etmesi dolayısıyla onlara ve onlardan her an bir bakış açısı oluşturmuş böylece «SEMλ ve «BASÎR» isimlerinin mânâları ortaya çıkmış; birimsellikleri daha önce «kelâm» vasfından «kelime»ler şeklinde oluşmuş; ve nihâyet «tekvin» vasfıyla da ef’âl âleminde yaşam oluşmuştur.

Buna rağmen.

"Allah" ismiyle işaret edilen indinde...

«An» tek bir ândır. DEHR’dir!.. Her şey, bu boyut itibariyle olup bitmiştir!.. Gerisi ise, suya atılan bir taşın etrafında oluşan küre halkalar gibi sayısız boyutlardaki oluşlardan başka bir şey değildir.

Bir boyutta yaşanmakta olan, bir önceki boyutta yaşanmış olaydan başka bir şey değildir!..

Beynin üst düzeylerdeki çalışma kapasitesine ulaşması sonucu, yapabildiği «Şuur sıçramaları» ise, o birimin bir üst boyuttaki yaşama ve gerçeklere erişebilmesi anlamını doğurur.

Hakikat ehli olan «tahkik ehli» zevât, bu «şuur sıçramaları» ile bir üst boyutlara intikâl ederek; içinde bulunduğu boyutta oluşagelen şeylerin, nasıl, neden ve hangi gayeye dönük olarak gerçekleştiğini lütfû ilâhi yollu seyredebilir.

Evet gene dönelim «ruhlar»ın oluşmasına...

Tek «RUH»tan sayısız enerji yayılmış ve onlardan sayısız mânâları havi olan «melek»ler oluşmuştur. Çeşitli mânâlar ihtiva eden bu melekler çeşitli şekillerde ve boyutlarda yoğunlaşarak kâh bir tür bedenleri olan yıldızları oluşturmuşlar; kâh da ışın - beden düzeyinde «şuur» varlıklar olarak yaşamalarına devam etmişler ve etmededirler.

«Yıldız» şeklinde bedenlenmiş «şuur birikimleri» olan «melek»ler, kendi varoluş gayelerine uygun olarak, varlığa sayısız mânâlar - ışınlar yaymaktadırlar.

Nihâyet en son olarak, bu sayısız mânâları değerlendirebilecek bir beyin kapasitesi ile insan yaratılmıştır.

İnsan daha ilk yaratılışı anında, yâni 120. günde bu beyin «melek»ler tarafından ya da diğer bir ifade ile «burçlar» diye kastedilen sayısız aynı guruptaki «meleklerin» oluşturduğu «yıldızlar» tarafından salınan bir tür ışınlar ile çeşitli hususlarda programlanmalara tabi olurlar.

Kimde hangi mânâları izhar etmeyi dilemiş ise, ona uygun olarak «melek»ler tarafından programlanır. Bu programlanış,

«Allah sizi yarattı ve düzenledi, biçimlendirdi. Dileğince terkib etti» (82-7/8)

âyetinde anlatılır.

İşte birimsel «ruh»lar, ölüm ötesinde ebedî yaşama devam edecek olan «kişilik ruhları» böylece bu beyinler tarafından bu dünyada ilm-i ilâhî iktizasınca oluşturulurlar.

Benzer burçların ışınlarıyla programlanmış olan beyinler ve bu beyinlerin oluşturduğu ruhlar birbirlerini çekerler anlaşırlar. Birbirlerini daha önce hiç tanımasalar bile, daha ilk görüştükleri anda aralarında bu çekicilik oluşur. Ya da benzemeyen türden açılımlarla oluşan ruhlar oldukları için, birbirlerini bir türlü çekemeyip, iterler.

Kimlerin birbirini çekip, kimlerin birbirlerini ittiklerini ise ateş - hava - su - toprak isimleriyle guruplanmış olan türleri izah ederken kısmen anlatmıştık.

Evet. Bu konuyu burada daha fazla detaylandırmak istemiyorum. Çünkü şu andaki, bu kitabı yazmaktaki gâyemiz, bir astroloji kitabı meydana getirmek değil.

Biz sadece insan`ın yapısını nerelerden ne şekilde etkilenip, neleri nasıl meydana getirmekte olduğunu, insanın halinin ve geleceğinin nasıl bir sistem içine oturtulduğunu ve tüm varlığın nasıl bir mekânizma gibi çalışmakta olduğunu anlatmaya çalışıyoruz.

Şayet Allah nasip etmiş ise, daha sonra bu kitaptaki her bölümü, çok daha detaylarıyla da anlatmaya çalışan, bazı yeni kitaplar kaleme alırız.

Şimdi geldik «İNSAN» bahsine. Bu bölümde de çeşitli yönleriyle insandan söz etmeye çalışalım.

*  *  *