Gavsiye Açıklaması

Ahmed Hulûsi

"NAKŞIBENDÎ"LİKTE "VAHDET" GÖRÜŞÜ

Hâce Bahaüddin Nakşıbend`in tasavvufun incelikleri hakkındaki bazı görüşleri şunlardır:

-Nefy`i vücûd ve "yokluk" azîm iştir!.. Bu sıfatlar, bu yolda "vuslat" devletinin ipucudur. Bizi fenâ ve niyâz kapısından kabûl ettiler; her neye erişti isem buradan eriştim.

-Yirmi iki senedir, hâce Muhammed Tırmizî ruhâniyetine tâbi olarak RENKSİZ ve VASIFSIZIM!.. Eğer, bir kimse beni bilmek isterse, hâlâ bu zamanda da RENKSİZ ve VASIFSIZIM.

- Bizler maksûda erişmeğe vasıtayız. Sâliklere lâzımdır ki bizlerden kesilip maksûda ulaşsınlar.

-İbâdet, vücûd iyrâs eder. Zirâ, kulun ibadeti, vücûd istemektir.

Şeyh Ebül Hasan Harakanî Hazretlerinin sözlerindendir; buyurmuşlardır:

"Şu yol ki Allah`dan kula gider, cümle saadet içinde saadettir. O yol ki kuldan Allah`a gider, cümle dalâlet içinde dalâlettir."

Sâlikin mürşid sohbetine ihtiyacı bu yüzdendir. Başkaca istikâmetini tâyin edemez.

- Bize "kibir" atf etmişler. Bizim kibrimiz, kibir değildir; "kibriyâ"dır!..

- Bizler her ne bulduk ise, "fakr" sıfatı ile bulduk!..

- Sofiyyûnun, "Fakîr Allah`a muhtaç değildir" sözünden murad nedir diye soranlara. "Maksat, hakikî Fakr`dır. Bu küllî istiğnâ makamıdır!. " buyurmuşlardır.

- "Fakr tamam olduğunda, O Allah`tır" hadîs-i hakkında da; "bu fakr, fenâi tâmdır ki, husulünde, ehline tecellî zâti vaki olur" demiştir.

- Bir kimse, Allâh`ın ULÛHİYETİNİ tam mâ`rifetle bihakkın bilse, o kimse sâir eşyâyı da keşif yoluyla bilir; bir mâhiyet kendisinden gizli kalmaz. Zirâ, cemiî eşyâ ve malûmât Hakk teâlânın SIFAT ve ESMÂSININ ZÂHİRDE GÖZÜKMESİDİR.

- Kalblerin vüs`âti birdir, lâkin kalblerdeki mârifetlerin vüsati bir değildir.

- Kibâr ulemâdan biri sordu ki: Seyri sülûktan maksad nedir?.. Hâce cevab verdi: Tafsili mâ`rifettir!..

Herât Meliki sorar Hâce Bahaüddin Nakşıbend`e:

Halvet der encümen ne demektir?..

Zâhiren halk ile Bâtınen HAK ile olmaktır!..

Bu mânâ insana mümkün ve müyesser midir?..

Eğer mümkün olmasaydı, Allah, Kur`ân-ı Kerîm ‘de "Ricâli, ticaret Allah`ı anmaktan alakoymaz" buyurmazdı.

Bazı şeyhler demişlerdir ki, velâyet nübüvvetten ileridir; bu hangi velâyettir ki Nübüvvetten ileri olsun?..

Bundan murad enbiyânın velâyetidir; ki, nebînin velâyeti nebiliğinden fazîletlidir!.

Rüyâların çoğu asılsız vehimlerden ve hayâllerden doğar; bazıları da dünyaya bağlılıktan doğar. Bazen de keşfi ilâhî ile olur. Ancak hiç birisi de tâlibin terakkî etmesine yarar sağlamaz. Bazı şeyhlerin bunlara kıymet vermesi yeni başlamış veya başlangıçta olan yol ehlini alıştırmak içindir.

Hâce Bahaüddin Nakşıbend, riyâzetleri ve bilhassa açlığı seyri sülûke esas tutarlarmış. "Açlık, susuzluk, riyâzat ve namaz ile mücâhede etmedikçe, hiç bir kimse keşfe nâil olmaz, şuhûda erişemez" dermiş.

&

Hâce Muhammed Parsâ, insanın Hakikata ermesine, gerçeği görmesine engel olan "PERDE" konusunu şöyle anlatır:

"-Kul ile Hak arasındaki perde, kâinat içre sûretlerin (maddî- mânevî) gönülde (şuurda) nakış yapmasındandır.

Bu nakışlar, perişan sohbetler yüzünden; renk ve şekilleri görmek ile daha da artar ve gönülde yer ederler.

Kitaplar okumak, resmî sözler ve türlü kelimât deyip işitmek, bu nakışları dalgalandırır ve harekete geçirir.

Bunların cümlesi Hak Teâlâ’dan uzaklığı ve gafleti doğurur. Tâlibe, bunları ortadan kaldırmak, "yok" etmek mecburîdir!

Pes, lâzımdır ki, hayâl arttıran nesnelerden, bir yolunu bulup kaçınmak, uzak durmak sûretiyle gönlü saflâştırıp Hak`ka yönelmek gerektir. Âdet-i ilâhîdir ki, mihnet ve meşakkatsiz bu mânâ gerçekleşmez!..

Lezzet ve şehvetleri terketmeksizin bu hâl hâsıl olmaz!..

-Muhyiddîn Arabî`nin kaleme almış olduğu "Fusûs" candır, "Fütûhat"(-ı Mekkîye) kalbdir!.. "Fusûs"(-ül Hikem)u bihakkın bilip anlayana Hazreti Resûlün mutabaati dâiyesi kesinleşir!..

&

Hâce Alâeddin Attar`ın bazı açıklamalarına kulak verelim:

-Hâce Bahaüddin buyurdu ki: "Gönül hâlini sen nasıl idrâk edebilirsin ki?.. Gönlün ululuğu beyâna gelmez!.. Her kim ki gönülü bildi, maksûdu bildi; ve gönülü bulan maksûdu buldu!.."

-Sâlikin yolunu bağlayan, KENDİ BENLİĞİDİR!.. Herkesin ilmi küllîye erişmesine engel, kendisinin cüzi ilminden geçemediğidir. Ve dahi küllî (tümel) rü`yete engel, cüzi (izâfî) rü`yetinden geçememesidir.

-Mülk ve melekût tâlibin gözünden silindikte "fenâ" hâsıl olur. Sâlikin kendi varlığı da kendinden örtüldüğünde "fenâ ender fenâ" olur!..

-Asıl, "İLİM" yönüne uymak gereklidir. Yani, Muhyiddin İbnül A`rabî hazretlerinin "Fütûhat"taki tâbiriyle, "imân ile âyânı (müşahedeyi) birleştirmek" bir kemâl ve hünerdir ki bu her ârifin kârı değildir. Asfiyâ (sâfiye mertebesi) ve efrâdı (müferridûn) evliyâ kârıdır.

-Müntehî (sona ulaşmış) sâlike râbıtaya lüzûm kalmaz. çünki müntehî "terkin hakikatine" ulaşmıştır. Ona her şey cemâli mutlâk âyinesi olmuştur. ve vücûdun künhüne mazhar olmakla, indinde deryâ ile damla, güneş ile zerre aynı değerlidir!..

Bu mertebeye vâsıl olmuşlara, Cemâl-i Mutlâkı, mürşid aynasında görmek, kayd ve noksanlık olur.

-Bu tâifeyi telvin makamından gayrı yerde bilmek olmaz. Bunları, temkin hâlinde bilmek, mümkün değildir!..

-Sâdık sâlike lâzım olan odur ki, dâima, cismi ile şerîatta; aklı ve ruhu ile tarîkat ve hakîkatta; sırrı ile de (keyfiyetsiz) vuslatta ola!..

-İhlâs-ı tâmma misâl olarak buyurmuşlardır ki:

"Mansur Hallaca sormuşlar, kimin mezhebindensin?.."

"-Rabbımın mezhebindeyim.." demiş.

Ve Ayn`el Kudât Hemedânî dermiş ki:

"Tâlibin işi mezheb sahibi iledir, mezheb ile değildir.".

-Rüsûm ve âdetleri (şartlanmaları) terk ediniz!.. Her ne ki halkın âdetidir, onun hilâfını işleyiniz.

Hazreti Rasûl’ün sallallahu aleyhi ve sellem gönderilmesi beşeriyet rüsûm ve âdetlerini bıraktırmak içindir.

-Hâce Hazreti Bahaüddin derlerdi ki: "Gerçi namaz ve oruç ve riyâzât ve mücahede Hazreti Ahadiyyet tekaddes ve teâlâ hazretlerine erişme yoludur; ammâ benim indimde nefyi vücûd (benliğin varolmadığını idrâk) yolların en kısasıdır!.."

-Şah Nakşıbend buyururlardı ki: "Biz, hakîkat devletine erişmeğe ancak vâsıtayız... Bizden kesilip, hakikî maksûda erişmek gerektir!..

Sâlik, "fenâ fillah" mertebesine gelip, Allahû Teâlâ’nın "BÂKİ" oluşuna ârif olduktan sonra, cümleden kesilmek gerektir!.. Bu, kâmiller ve mükemmiller makâmıdır."

-"Mecâz, hakikatın köprüsüdür" sözünden murad olur ki; zâhirî ve bâtınî, kavlî ve fiilî olan bütün ibadetler mecâzdır!. Bu yolun yolcuları, bu ibadetleri (mecâzları) geçmedikçe, "Hakikata" vâsıl olamazlar!.

Hâce Hasan Attar bakalım ne diyor:

-Bu tâifenin sülûku, bütün sülûkların âlâsı, Hak’ka götüren yolların en kısasıdır!..

Zirâ bu sülûk, AHADİYYET vechinden, var sanılan, varlıklar perdesinin kaldırmaktır!..

O vechi Ahadiyyet ki, tüm varlıkta mevcûd olandır!.. Mahv ile, fenâ ile mertebe-i vahdette!..

Öyle ki, bu sülûk, mahvı fenâ ile mâsivâyı (Allah`ın gayrı kabûl edilenler) tamamiyle yakar."

&

Hâce Ubeydullah İmamı isfahanî`den bazı beyânlar:

-Kalb, dedikleri, "Hakikatı câmiâ-i insâniyye"dir (herşeyi kendinde cem etmiş bulunan insanın hakikatı). Ulvî ve süflî bütün kâinât bunun tafsilâtıdır.

-Hâce Alâeddin Attâr hazretlerinin sohbetine ilk gittiğim gün bana kendilerini şu beyti okudular:

"Kalmasın "sen"den eser aslâ,

kemâl, budur ancak!..

"Var"ını "yok" eyle vahdette,

visâl, budur ancak"!..

Hâce Ahmed Semerkandî hakkında "Nefâhat"te şu malûmat vardır.

Mevlâna CAMİ buyururlar ki; Ahmed Semerkandî`nin el yazısıyla "Fusûs-ül Hikem"in sonuna yazılmış şu ibaretleri gördüm:

-Hazreti Risâletpenah sallallahu aleyhi ve sellem bana, "Fusûs-ül Hikem" dersi vermeme işaret buyurdular.

Ve sualim üzerine, Firavun hakkında Muhyiddin İbnül Arâbî`nin yazdığına itikad ve iman etmemi emr ettiler... Sordum ki:

-Yâ Rasûlullah, vücûd hakkında ne buyurursunuz?.. buyurdular ki:

-Görmez misin ki, vücûd kadîmde kadîm, ve hâdiste hâdistir!.. Ente ilâhun ve ente me`lûhün!.. (İlahiyet ve kulluk sende biraradadır).." Yani, sen ilâhsın: Sıfâtı ilâhîye’nin sende zuhûru ve ulûhiyete mazhar olman sebebiyle; ve sen me`lûhsun, mukayyetliğinden, taayyününden ve mahlûkiyetinden ötürü."

&

Mevlânâ Nizâmüddin Hâmuş...

-Bu âlemde ve bütün âlemlerdeki mevcûdât ve a`yân, hakikata ermişlerin indinde, esmâi ilâhîyye icabı zuhûra gelmiş şuûru ilâhiyyeden başka bir şey değildir!.. Ve, Muhyiddin A`râbî`nin "â`yan vücûd kokusunu koklamadılar" sözü gereğince, kendi vücûdları yoktur; bizâtihi "yok"turlar!..

Bu takdirde, herkeste, her şeyde zâhir olan cemâl ve celâl kemâlâtı, tamamiyle nısbî ve izâfîdir.

Hakikatte, bunlar, ilâhî hakikatlerdir ki, ezelî ilim sûretleri muktezâsınca zuhûr etmiştir!..

&

Hâce Saadeddin Kaşgarî.

-Allah âdetidir ki, mihnet ve meşakkat çekmeden, lezzet ve şehvetler terkedilmeden Hak’ka erişilmez, menzil alınmaz.

-Senin Hak’ka vuslâtın, "sen"in "yok"luğunu idrâkından ibârettir!..

-Zikir, harf ve ses elbisesinden soyunup, arapça veya farsça olmaktan öte, tüm evrensel mânâlardan arınmış oldukta meyve verir!..

&

Hâce Ubeydullah Ahrar...

Seyyid Kâsım Tebrizî, Ubeydullah Ahrar`ı ilk görüşünde ismini sorup; Ubeydullah olduğunu öğrendiğinde;

-İsminizin hakikatine erişmeniz gerekir dedim.

"Reşahat" isimli eserin yazarı izâh ediyor:

"Abdullah" ismiyle isimlenen zevât kimlerdir bunu bilmek gerek.

İsmi "Zât", ihâtâ hassasiyetiyle bütün sıfatları içine alır.

İsmi Zât’a ârif olan, cümle esmâya ârif olur!..

Bu yüzdendir ki, her ârife, "ârif-i billah" denilmez.

Şimdi, "abdullah" ismiyle müsemma olmak o velî-îl kâmili mükemmil hakkıdır ki, şuhudu tecellîi zâti-i ebedî ile tahakkuk etmiş olmalıdır. Şuhudu tecellîi zâti odur ki, ondan sonra hicâb yoktur. Bu makâm asâleten Hazrete Seyyidül Enbiyâ Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem`e aittir."

-"Elhamdulillahi rabb`ül alemîn"in mânâsını açıklarken buyurmuşlardır ki:

Hamd`ın nihâyeti odur ki, kul, kendi mazharında hamd edenin Hak Teâlâ olduğunu bile; kendisinin "yok" olduğunu bile; zât, sıfat, ef`âlde kendinin bir şeyi olmadığını göre.

-" Allah de, ötesini bırak." âyetini şöyle anlatmıştır: Sıfatı bırak, Zâta dön!..

-Zikrin hakikatı harften ve sesten münezzeh bir şeydir. Gönlün hakikati de bir lâtife-i müdrikeden ibârettir ki, bu da keyfiyet ve kemiyyet kayıtlarından münezzehtir!..

Bir gün Nizâmeddin Hâmuş huzuruna gittim, bana sordular:

-Susmak mı iyidir, konuşmak mı?.. sonra gene kendileri cevabladı:

-Eğer kendi "benliğinden" kurtuldu ise, her ne işlersen mâni değildir!.. Eğer, "benliğin"leysen her ne yapsan zarardır!.

Bu konuda Ebû Said Ebi`l Hayr`ın şu beyti meşhurdur:

"Seninle her mecâzım, namazdır!..

Sensiz her namazım, mecâzdır!.."

-" Mutlak fenâ"nın manâsı, sâhibi fenânın kendine şuûru olmaması demek değildir. Fenânın manâsı şudur ki, zevkân (hissedip yaşayarak) vasıfların ve fiillerin "benliğine" isnadını kaldırıp hakikî failin Allâh olduğunu ispat eyleye!..

-" Şuhûd"un iki mânâsı vardır.

1-Zât-ı mukaddesi, mazharlar perdesinden "ferd" olarak müşâhede eylemektir. ki buna, "kesrette ahadiyyet" denilir.

2-Zât-ı pâkı mezâhir libası ile zuhûrdan mücerred görmektir.

-Kibir ikidir: Birisi, mâlûm olan kibirdir ki yerilmiştir.ikinci kibir ise, Hak Teâlâ’dan gayrıya teveccüh etmemektir. Ki bu kibir asıldır ve fenâya ulaştırıcıdır.

-Kader sırrına vâkıf olanlar rahattadırlar. Zirâ, tecellilere mazhar olan varlıkların tamamiyle "yok" olduklarını, vücûdları bulunmadığını; bütün görülen ve algılanan şeylerde zâhir olanın Hak olduğunu bilirler!.. Bu istirahatleri, denizde kaybolan dalgının istirahati gibidir.

&

Hâce Abdurrahman Câmî...

-Afiyet odur ki, "sen"liğinden kurtulmuş olasın!.. Sonra, ister bir bucakta otur, istersen halk içinde ol!..

-Zâtî muhabbet, sebepsiz (beklentisiz) muhabbettir!.. O muhabbet ki, lûtf gördüğünde sevsin, kahır gördüğünde terkedip gitsin, zâti muhabbet değildir!..

"Gizli, ayân hep SEN imişsin, "ben" gâfil;

Gönül ve can SEN imişsin, "ben" gâfil;

Cihânda senden nişân aradım;

Meğer cümle cihan SEN imişsin; "ben" gâfil"!..

-Kâinat kitabını yaprak yaprak aradım; Zât-ı Hak`dan ve şuûnundan gayrı bir şey görmedim, okumadım!..

-Hak vücûdu bir deryâdır, artmaz eksilmez. Yüzündeki dalgalar ise heran değişir. Âlem, bu dalgalardır!..iki zaman değil, iki anda bile bâkî değildir.

-Ne vakte kadar cisimlerden, ölçülerden, yönlerden sözedeceksin?.. Daha mı madenden hayvandan ve nebâtlardan bahsedeceksin?..

Zâtlar yoktur, bir TEK ZÂT vardır!.. Çokluk vehmi, O`nun şuûn ve özelliklerinden doğmadır...

-Cümle âlem hayâldir; amma hayâlde hakikat görüntüleri her an ve ebeden cilve göstermektedir!..

-Kevn-i mekânda TEK NÛR`dan başka bir şey yoktur. Bu NÛR, zuhurlarda zâhir olmaktadır. Hak, NÛR`dur; ve zuhurları âlemlerdir!.. Tevhid budur, ötesi, gururdur!..

-Ben, "HİÇ"im!.. Hiçten de öteyim!.. "HİÇ" olandan, hiçlikten başka ne meydana gelebilir?.. Hakikatler esrarından sözetsem, "ben"im lâfızdan gayrı neyim var ki?..

-Hakkın mâhiyeti vücûddan ibarettir!.. O`nun vücûdunda tenezzül, tagayyür, tebeddül ve tekâsür yoktur!.. ilmin ve şuûrun ihâtasından hariçtir!.

-Ne mutlu şu kimseye ki, "butûn" ve "zuhûr" âleminin dışındadır!..

-Zinhâr cüzü külden ayrı bilme; ve zinhâr mukayyede düşüp mutlaktan kalma.

-Sonra şuûr, esmâsının kemâlinden ötürü, harekete gelerek tahakkuk ve zuhûra meyl etti.

&

Değerli okurlarım;

Bu bölümde size "Nakşıbendî" silsilesi içinde yetişmiş çok değerli, bir kısım evliyâullah`dan çeşitli açıklamalar naklettim.

Bu açıklamalar, hassasiyetle tetkik edildiği zaman şu görülecektir: Gavsı Âzâm Abdülkâdir Geylânî Hazretlerinin bize ışık tuttuğu gerçekler ile, "Nakşıbendî" silsilesi içinde yetişmiş olan muhterem zevâtı kirâm`ın işaretleri hep aynı tek gerçekten sözetmektedir!.

-"ALLAH Adıyla İşaret Edilen”, TEK vücûd sahibidir!.. "Gayrı" kavramından da sözedilemez!..

-Sanki, "ALLAH"tan ayrı varlıklarmış gibi algıladığımız her şey, vehim ve hayâlin bize var kabul ettirdiği şeylerdir.

-Varlığını düşündüğümüz ve müşâhede ettiğimiz her şey, "ALLAH İsmiyle İşaret Olunan”ın ilmindeki, "ilmî sûretlerden" başka bir şey değildir!.

-Bütün bu gerçeklerin açık seçik ortaya çıkabilmesi için yapılacak yegâne şey, Hazreti Rasûl Aleyhisselâm’ın bildirdiği şekilde çalışmalar yapmak sûretiyle; var kabul edilen "benliği" terketmektir.

Bu kitaptaki son sözümüz şöyle olsun:

Dünyada yaşarken "HAKİKAT"e ermeyi hedeflemiş, bu gaye ile çeşitli yollardan birinde yürüyüp, çalışmalar yapan değerli kardeşlerimizi saygı ile selâmlar; "gayrılık" kavramından; hele hele birbirimize gayrılık gözüyle bakmaktan en tez zamanda arınmayı niyâz ederim.

Ahmed HULÛSİ 10.9.1991 ANTALYA

*  *  *