İnsan Ve Din

Ahmed Hulûsi

İLİM - İRADE - KUDRET

Mahşerin üç atlısı!

“Sırat”ı bu üç ayakla geçmeğe çalışıyoruz; yanı sıra bazı yardımcı kuvvelerle...

İlim, İrade ve kudret!

Alîm”, “Mürîd” ve “Kâdir”!

Beynimizden açığa çıkan her şey, bu üçlünün sırasıyla özelliklerini kullanmasıyla açığa çıkıyor!

İlim ismiyle anlatılmış olan, beynin veri tabanı...

İrade diye vasıflandırılmış olan, kişideki uygulama yeteneği, azmi...

Ve o irade edileni kuvveden fiile dönüştürecek olan enerji, kudret!..

Yaşamımızın her anında bu üçlünün çalışması söz konusu...

Esasen, her birimizin varlığında mevcut olan bu üçlü, evrendeki tüm canlı birimlerde de aynı şekilde işlev görmekte!

Çünkü, evrendeki her şeyin ve hepimizin var edeni, “ALLAH ismiyle işaret edilen”, “ALİM” isminin işaret ettiği “ilmi” ile, kendindeki sayısız özellikleri bilen; aynı zamanda “MÜRÎD” olduğu için, kendisindeki bu sınırsız özellikleri seyretmeyi “irade” eden ve “KADİR” isminin işaret ettiği biçimde “kudretiyle” bu kendisindeki manâları seyredendir...

Dünyamızda, bu özelliklerin birimsel suretlerde zahire çıkışında da bu sistem ve düzen hakimdir...

Her birimin beyninde, veya daha doğrusu birimsel hafızasında, o ana kadarki tüm girdilerin senteziyle oluşmuş, bir nihai bilinci vardır. İnsanda da, görünmez canlılarda da, hayvanlarda da hep bu böyledir!. Bu, onlardaki “İLİM” açığa çıkışıdır.

Bu birimsel veri tabanının, doğal olarak, kendindekini açığa çıkarma olgusu vardır ki, veri tabanı işlevi sonucudur bu da!. Buna “İRADE etme, isteme” denir... Bu da otomatik oluşur beyinde; kısaca “aklımıza gelen” deriz fark ettiğimiz kadarına.

Nihayet irade etme, isteme kuvvetine göre, gerekli bir ölçüyü aşması halinde o fikrin kuvveden fiile dönüşü başlar... Ki bu da “KUDRET” denilen enerji potansiyeliyle ve ölçüsü kadarıyla oluşur.

Bu üçlü sistem olarak anlattığım ilim – irade – kudret cereyanı beyinde aynı anda oluşur ve her an tekrar eder...

“O her an yeni bir ŞANDADIR”...

“O”, Uzaydaki değil, Hakikatindekidir!... Ve dahi, evrensel yapının küllü, yani “tümel tek”tir!

İlim – irade – kudret ilişkisinin milyarlarca işlemi vardır her an beyinde; bunlardan yalnızca birkaçı bilincimizde açığa çıkandır.

Aslında, “aklına gelen” açığa çıkmış demektir; dile veya ele getirmesen de ve bu geri dönüşle beyinde veri tabanını yeniden etkileyerek başka bir gelişmeyi doğurur!.

Kesindir; değişmezdir bu sistem.

Bu yüzden Bakara Suresi 284`te:

....Aklınızdan geçeni (nefislerinizdekini) açığa çıkarsanız da içinizde de kalsa siz sonuçlarını (yuhasibkum) Bi–hillah (varlığınızdaki ilahi kuvvelerin oluşumu sonucu) yaşayacaksınız!

denmektedir.

Bu mekânizmada hiçbir mazeret geçerli değildir!.

O açığa çıkan, ya sizin geçmişte veri tabanınıza eklediğiniz; ya da size genetik yolla intikâl etmiş verilerdendir!. Her hâlûkârda sizdekinin sonuçlarıdır!.

Dedesi erik çalmış torunun dişi kamaşmış” atasözü, bu realiteyi vurgulamaya çalışır.

Kül itibariyle sınırsız olan İLİM – İRADE – KUDRET, işte böylece her zerrede, onun açığa çıkma sınırları, kapasitesi, fıtratı ölçüleriyle (kaderiyle) gerçekleşir.

DUA veya BEDDUA da işte bu sistemle beyinden açığa çıkar... Veri tabanı verileri sınırları içinde!

Her birim kendindekini yaşar!.

Her birimin yaşadığı bir diğerinden farklıdır.

Gene her birim, kendindeki kadarıyla, karşısındakini değerlendirir; gerçeğiyle karşısındakini algılamak konusunda, kendi kapasitesiyle sınırlıdır!.

Birisine beddua etmeyin o hakketmediyse döner sizi vurur!” anlamındaki Rasûlullah uyarısı işte bu gerçeğe dayanır.

Size göre yanlış bulduğunuz olaydan dolayı, yönlendirdiğiniz kahredici kuvve, eğer o kişi masumsa veya o elinde olmadan öyle bir duruma düşmüş ise, kısaca hakketmemişse, ona ulaşamaz ve koruyucu kalkanından size döner ve aynı şiddetle sizi vurur!

Sizin veri tabanınızla sınırlı yargılarınıza GÖRE doğru” veya GÖREhaklı” bulduğunuz şey, acaba sistem açısından da aynı mıdır?...

Karşılaştığım olaylarda benim bakış açım, “acaba ben nerede yanlış yaptım da bu başıma geldi” şeklindedir; karşımdakini suçlamak yerine!.

Zira âyet: “Herkes elleriyle yaptıklarının karşılığını alır” gerçeğini vurgular!. Ellerinle yaptığından kasıt, oluşmuş “beynin veri tabanı”dır.

Evet, hakkeden hakkettiğini bulur!... Hakketmemişse de bu defa eden bulur!

 Neyse, misalle konuyu fazla yaymadan devam edelim işin önemli yanına...

Dua, yani yöneliş veya namaz (ki o da bir yönelimdir öze), ya dışarıdaki bir tanrıdan istektir —ki bu durumda dışarıda yönelinilen bir tanrı olması gerekir...

Ya da, birimin kendindeki, varlığına bahşedilmiş kuvveleri kullanarak, veri tabanındaki bilgiler istikametinde, dileklerini gerçekleştirme işlevidir.

Yani kısaca, kişi dua ederken kendindeki, varlığını oluşturan ALLAH sıfatlarının özelliklerini (ilmindekini) açığa çıkarma olayını (irade ederek) gerçekleştirmektedir (kudreti ölçüsünde).

“Bildiğimiz mânâda ilim” sahibi de olsa bu böyledir; körkütük cahil de olsa böyledir!.

"Istaıynu Bi–llahi." (A’raf:128)

 "Yardımı, özünüzdeki ulûhiyet hakikatından isteyin!.."

Zira birimin yapısında çalışan bir mekânizmadır bu; ilim – irade – kudret dizilimi doğrultusunda!

Dışarıdaki tanrılara dua edip onlardan bir şey istemek cahillik ve gaflettir. Çünkü ulaşacağın şey de gene senden – sendekinden meydana gelecektir; sendeki özelliklerle! İsmiALLAH” olanın, varlığında açığa çıkan vasıfları sonucu olarak!.

Bu idrak ile “DUA VE ZİKİR” isimli kitabımı bir daha okuyun lütfen!.

5 Ağustos 2005
Raleigh – NC, USA