İnsan Ve Din

Ahmed Hulûsi

"SÜNNETULLAH"
(ALLAH SISTEMININ DEĞIŞMEZ YASALARI)

İsmi “ALLAH” olanın, yeryüzündeki en büyük mucizesi MUHAMMED MUSTAFA aleyhisselâmdır!. O’nun beyni, hakikati ve beyni ile hakikati arasındaki iletişim, yeryüzünde açığa çıkmış en büyük mucizedir!

ALLAH kulu ve Rasûlü Muhammed aleyhisselâmın en büyük mucizesi ise Kurân-ı Kerîm’dir!.

Niçin?

Çünkü “ALLAHRasülü ve Nebîsi olarak, ne kendisinden önce, ne de sonra (kıyâmete kadar) hiç kimse O’nun açıklayıp bildirdiklerini açığa çıkaramayacaktır da ondan! Bu yüzden de O’ndan sonra nebî gelmeyecektir.

Nedir bu mucizevî olay?

Kurân, iki ana fikir veya bölümdür birbirine girift halde:

1.                   “Tanrı ve tanrılık kavramı”nın geçersiz olduğunu vurgulayıp; ismi “ALLAH” olanı bildirmek ve tanıtmak (bu Risâletin konusudur).

2.                   “SÜNNETULLAH” adıyla bildirilen evrensel sistem ve düzeni açıklamak; buna dayalı olarak, nelerin yapılmasının veya yapılmamasının insana yararlı olacağını bildirmek (bu da Nübüvvetin alanıdır).

Yaşadığımız dünyada otomatik olarak tâbi olduğumuz yasalar ile, tüm evrensel yasalar Kurân-ı Kerîm`de “sünnetullah” olarak isimlendirilmiştir..

Stringlerin hareketinden; holografik gerçeklikten; evrenler arası ilişkilerden; evrenin enerji bütünselliğinden; kozmolojik ilişkilerden; insanın kendi yapısı ve özündeki Arş’ından Kürsî’sine, semâvâtına ve yedi kat arzına kadar, tüm ilişkiler yumağı hep “sünnetullah” kapsamında gerçekleşir!.

Sünnetullah” öncelikle şöyle bildirilmektedir:

Sünnetimiz” başka bir şekle dönüşmez!. (Esrâ:77)

Sünnetullah’ta değişme olmaz”! (Fetih:23)

Sünnetullah’ta tahvil (sapma – yön – amaç – tarz değişimi) olmaz”! (Fâtır:43)

Şimdi bir evrensel gerçeği vurgulayalım; bazılarının hafsalaları çok zorlansa veya alamasa da... Zirâ gerçek gerçektir!.

Nokta’dan ilk açılımın olduğu andan, genişleyen evren gerçekliğine dayalı bir şekilde sonsuza dek tüm olan ve olacaklar, Yaratıcı Kudret indinde bellidir ve asla değişmez!.

Bu vurguladığım olay yanında, insanlık tarihinin yeri ise düşünebilenlerce takdir edilir ki, bir hiç mesabesindedir!.

Evrende muhakkak ki insan aklının alamayacağı kadar canlı, şuurlu değişik türler mevcuttur; ve bunların tamamı dahi bu “sünnetullah” kapsamında değerlendirilir!.

Bir ALLAH Rasûlü uyarısını hatırlayarak konumuza girelim:

Siz eğer benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız!.. Rahat yataklarınızda yatamayıp "ALLAH, ALLAH" diye bağırarak dağlara kaçardınız!.”

Acaba ALLAH Rasûlü ne anlatmak istiyordu burada dersiniz?

Sünnetullah”ı eğer “OKU”yabilirsek...

Evren Anayasası`nın şu ilk maddelerini fark etmeye başlarız:

1.       Tüm yaratılmışlar, bilinçli veya bilinçsiz şekilde mutlak kulluklarını yerine getirmektedir; yaratılış amaçlarına hizmet eder şekilde yaşayarak!.

Yedi Sema, Arz ve onların içindekiler (hep) O’nu tesbih eder... Hiç bir şey yok ki O’nun Hamdı ile tesbih etmesin, fakat siz onların tesbihinin anlamını anlamıyorsunuz.” (Isra:44)

Semavat’ta ve Arz’da bulunan canlılar ve melaike (ruhani ve cismani alemlere ait varlıklar ve kuvveler) hiç kibirlenmeksizin ALLAH’a secde eder.” (Nahl:49)

2.       İblîs denilen varlığın isyanı dahi mutlak kulluğunun eseridir! Ne var ki mutlak kulluk ifâsı, tard edilme veya lânete (uzak düşmeye) engel olmaz!

“(İblis) dedi ki: “Rabbim!.. `B`eni azdırman dolayısı ile, yemin ederim ki, Arz’da onlara (sünnetullaha ters davranışları) süsleyeceğim ve onları toptan azdıracağım.” (Hicr:39)

3.       Sünnetullah’ta, ismi ALLAH olanın “kudret” sıfatı hakimdir. İsmi “ALLAH” olanın “Kadir” sıfatı gereği, Sünnetullah denen evrensel sistem ve düzen, her dem güçlünün güçsüzü yok etmesi şeklinde işler! İsmi “ALLAH” olan, var ettiği sistemde “kudret” sıfatını ortaya koyar. “Acz” ise sistemde yok olmak içindir!. Dolayısıyla, sistemde duygulara ve beşeri değer yargılarına dayalı değerlendirmelerin hükmü yoktur!. Acımak veya acınmak sistemin işleyişini etkilemez. Korunmak isteyenler için içinde bulunulan ortamın gerektirdiği tedbiri almak zorunludur. Duygularına ve beşeri bakış açısına göre yaşayan, bu kararlarının sonuçlarını da yaşar!

“Ey iman edenler! Nefslerinizi/kendinizi ve ehlinizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan Nar’dan koruyun. Onun (o nar’ın) üzerinde çok katı–kavi, çok şiddetli–sert–acımasız, kendilerine emretiği konuda ALLAH’a asi olmayan ve emredildiklerini (mutlaka) yapan melekler (kuvveler) vardır.” (Tahrim:6)

4.       Her birim, her bir anda, kendisinden daha önceki süreçte açığa çıkmış olanın sonuçlarını ve gereğini yaşamaktadır; farkında olsa da, olmasa da!. Bu, yaptıklarının cezasını (yani karşılığını) almasıdır. “Bugün”, “dünün” sonucudur; “yarın” ise “bugün”ün sonuçları yaşanacaktır!. “Bugün”, yaşadığın andır!. “Yarın” ise yaşadığın anın sonrası! Zerre kadar hayır yapan anında karşılığını alır; zerre kadar zararlı fiil ortaya koyan bunun da anında karşılığını alır. Ancak, alınan bu karşılık, beyindeki alındığı devre itibariyle, kısa veya uzun zamanda belirgin olabilir!. Çünkü ortaya konulan fiilin beyindeki hangi devrelerin faaliyeti sonucu oluştuğu, fiilin feedback şeklinde beyinde nasıl bir geri etkileşim oluşturduğu, ve dahi bu geri etkinin beyinde ne zaman hangi şartlar sonucunda devreye gireceği bizim tarafımızdan bilinemez.

“O gün, (amellerin suretlerinin kayıtlı olduğu) Kitab ortaya konmuştur. Mücrimlerin, onun içinde olanlardan korkup ürpererek “Eyvah bize bu nasıl Kitapmış ki küçük büyük bırakmadan hepsini ihsa etmiş (tek tek sayıp dökmüş, zabt–muhafaza etmiş)” dediklerini görürsün. Ne yapmışlarsa onu hazır bulmuşlardır. Rabbin kimseye zulmetmez.” (Kehf:49)

“(Dürülen) sayfalar neşrolduğunda (açıldığında)...” (Tekvir: 10)

“Kim bir zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa, onu görür. Ve kim de bir zerre ağırlığınca bir şerr yaparsa, onu görür.” (Zilzal:7–8)

5.       Her birim için sonsuza kadar sadece yapabildikleri ve yapabildiklerinin sonuçları söz konusudur. Yapmamış olduğunu veya karşılığından mahrum kalmayı getiren bir yanlışı telâfi edebilecek hiçbir mazeretin geçerliliği yoktur.

İnsan için yaptığının dışında hiçbir şey yoktur.” (53:39)

6.       Sistemde geçmişin telâfisi yoktur!. Sistemde oluşlar sürekli bir ileriye gidişi oluşturduğundan ve yaşanılan hiç bir anın tekrarı söz konusu olmadığından geriye, DÜNE dönmek de imkânsızdır. Dolayısıyla geçmişin telâfisi yoktur!. Yalnızca, yaşanılan anın değerlendirilmesi söz konusudur!. Geçmiş geçmiştir!. Geçmişin (ve dahi namazın) kazası da olmaz!

“Eğer o ikisinde (Arz–Semavat) ALLAH yanısıra ilahlar (mevcud, müessir) olsaydı, elbette o ikisi de fesada uğrardı. Arş’ın Rabbi olan ALLAH onların vasıflamalarından münezzehdir. O, yaptığından sual edilmez. Onlar sual edilirler.” (Enbiya:22–23)

7.       Dünyada â’ma (kör) olan âhirette de â’ma olur; hatta daha da şaşkın!. (17:72) Burada basireti açılmayan, ölüm denen dönüşümden sonra ebediyen kör kalır!

8.       İsmi “ALLAH” olan, bu konuda yeterli bilgiye ve tefekküre sahip olmayanların sandığı gibi, uzayda bir gezegende yaşayan bir tanrı olmadığı için bir gün tanrının karşısına geçip neden türünden soru sormak da kesinlikle mümkün değildir!

9.       İnsan, sonsuz yaşama dönük ne elde etmek istiyorsa, dünyada iken bunun gereklerini yapma ve ruhuna bunu yükleme şansına sahiptir. “Ölüm” denen “boyut değiştirme” sonrası, ibadet denen beyin geliştirme çalışmaları söz konusu değildir. Ölümle buna dayalı tekâmül yolu da kapanır!. Dolayısıyla yaşam, ibadet denen beyindeki ALLAH isimlerine dayalı özellikleri açığa çıkarmak için tek ve eşi bir daha gelmeyecek yegâne şanstır. Bahanesi veya mazereti ne olursa olsun bunu değerlendirmeyen sonuçlarını ebeden değiştiremez!

Nihayet onlardan birine ölüm geldiğinde dedi ki: “Rabbim beni geri döndürün”... “Ta ki terketmiş bulunduğum şeylerde (sünnetullaha ters düşen davranışlarımda) isabetli yerinde fiiller yapayım”. Hayır (asla mümkün değil), bir kelime ki onu kendisi söyler (sistem’de yeri ve geçerliliği yoktur). Arkalarında (eğer geri dönüş mümkün olsaydı) ‘önlerinde’ ba’solunacakları güne kadar bir berzah (engel, perde, aralık, boyutsal başkalık) vardır! (Geri dönemezler; reenkarnasyon da mümkün değildir). Sur’da nefholunduğunda (ikincisinde), o gün aralarında nisbetler (beşeri mensubiyetler, akrabalıklar, etiketler; dünyada birbirlerini tanımalarını sağlayan görünümleri) olmayacak. Sualleşmezler de (dünyadaki nisbetlere/iletişime göre birbirlerini sormazlar da).” (Mu’minun:99–101)

10.   Her birim, incir içindeki çekirdek ya da spermdeki insan gizliliği gibi, kendisinden sonrakini içinde barındırır içinde bulunduğu boyuta göre. Velev ki, açığa çıkmasa...

11.   İnsanın farkı, kendi semâvâtında yükselerek veya özündeki hakikat noktasına urûç ederek beşeri değer yargıları ve duygulardan arınmış bir halde, “halife” olmayı başarabilme olanağına sahip olmasıdır!.

“Sizi Arz’da halifeler kılan O’dur... Kim küfr (nankörlük) eder (birimsel, nefsani, fani hazlar uğruna halifeliğini örter) ise, onun küfrü kendi aleyhinedir. Kafirlere kendi küfürleri Rableri indinde şiddetli gadaptan başka bir şey artırmaz. Kafirlere küfürleri hüsrandan başka bir şey ziyade etmez.” (Fatır:39)

12.   Hedefine ulaşarak yeni bir boyuta sıçrama yapan bir tek spermin yanısıra, milyonlarcası hedefe ulaşamamanın sonucunu yaşamaktadır ve onlara hiç acıyan da yoktur!

Bu arada bir de ekleme yapalım konumuza, “sünnetullah” ile “sünnet-i Rasûlullah”ı ayrı şeyler diye öğrenmiş olanlar için.

Bazıları ALLAH Rasûlü`nü, yetişme şartlanmaları ile “baba” gibi kabul ediyorlar. Hâlâ hiçbir şey anlamış değiller!.

“RASÛL”ler birimizin, babası amcası falan değillerdir; ALLAH Rasûlleri`dir... Ta o devirlerden beri bu mahalle yaklaşımı ne yazık ki hâlâ devam etmektedir. Bunun ne demek olduğunu düşünemeyenlere zaten bir şey anlatmak mümkün değildir!. İşte âyet:

MUHAMMED sizden birinin BABASI değildir ve lâkin ALLAH RÂSULÜ ve SON NEBİDİR!” (33:40)

Umarım artık O’nu baba gibi kabul etmeyi bırakıp, gerçek hüviyetiyle değerlendirirsiniz!.

Tasavvurundaki tanrısına, “ALLAH” adını etiketleyip göğe oturtan, sonra da yerde peygamberi olduğunu sananlar için, elbette ki “sünnetullah” diye bahsedilen ile “sünnet-i peygamber” ayrı ayrı şeylerdir!. Biz, tasavvufun “vuf”una eremeyip “tasa”sında kaldığı için vahdet hikâyeleriyle uğraşan nîce kişide dahi bu ayırıma rastladık... Bırakın, her şeye sırf zâhir gözüyle bakanları bir yana...

O kendi hevâsından konuşmaz!” (53:3)

Âyeti başlı başına yeterlidir düşünebilen beyinler için “ALLAH Rasûlü ve Nebisinin sünneti”nin “sünnetullah” üzere olduğuna. Ayrıca bu konudaki değişik hadislerle konuyu detaylandırmaya gerek duymuyorum. İsteyen araştırsın bu konudaki hadisleri.

Kim olursa olsun, her birim “zerre”dir, “kül”e ayna olan; ve kendisindeki Hakikatin özellikleriyle (esmâsıyla) O’nun muradını zâhire çıkartır!.

TEK”ten “çok”a bakma yetisi kendisinde açığa çıkmayanların bu sırrı anlamaları mümkün değildir; velev ki taklit yollu kabul edile..

“Kelime-i şahadet”in anlamını idrak ederek söyleyebilen cennete girecek olandır!.

Ne var ki Hazreti Muhammed Mustafa aleyhisslâmın “tanrı peygamberi” değil, “ALLAH kulu ve RASÛLÜ” olduğunun idrakinde olarak buna “ŞEHADET” edebilecek “İNSAN” sayısı da galiba o kadar fazla değildir yedi milyarlık dünyada!

24 Haziran 2005
Raleigh – NC, USA