Gavsiye Açıklaması

Ahmed Hulûsi

ANA-BABASIZ-EVLÂTSIZ

“Yâ Gavs!...Kullarımın faziletlisi ve sevgilisi onlardır ki; evlâdı ve ana-babası olup da kalbi onlardan fâriğdir!...Eğer, ana-babası ölse hiç hüzün çekmez!.Kulum bu mertebeye ve menzile eriştiğinde, benim indimde “ana-babasız ve evlâdsız” (lem yelid ve lem yûled) ve “ve lem yekûn lehu küfüven ehad” olur!”

Risâle-i Gavsiye’nin bu bölümü, Vâhidiyet tecellisini yaşayanın hâlini tasvir buyurarak, misâlini de İHLÂS sûresinden veriyor.

İHLÂS sûresinin çok geniş bir yorumunu, ALLAH isminin işaret ettiği mânâyı ve Allah’ın asla bir tanrı olmadığını “Hazreti MUHAMMED’in AÇIKLADIĞI ALLAH” isimli kitabımızda yapmıştık...TEK’lik, yâni AHAD oluşun mânâsını iyi anlamak isteyen okuyucularımıza bu kitabı tavsiye ederiz. İşte burada, AHADİYET’in ne olduğunu anlayabilmek için gelinmesi zorunlu olan “Vâhidiyet” mertebesinin inceliğinden ve bu mertebede yaşanacak olan şândan sözediliyor...

Normal bir insanın, elbette ki ana-babası ve çocukları vardır ve kendisinin, bunların bir parçası olması hasebiyle de onlara büyük bağlılığı mevcuttur.

Kezâ çocuklar yönünden de böyle...

Ancak burada belirtiliyor ki, kişi bu tür bağımlılıktan da kendini kurtarmalıdır...

Ancak burada kavranılması gerekli ve hattâ zorunlu olan şu husus mevcuttur...Onlardan yâni ana-baba ve çocuklardan kopmak, kalbinden onları atmak demek. Fiilen onları terketmek demek değildir!...

Bilâkis, onlara elinden gelen her türlü hürmet ve sevgiyi gösterip; her türlü hizmeti bedeninle onlara verirken; kalbinde de Allah’tan gayrına yer vermeyeceksin demektir!.

Hattâ, perdelerin birazcık kalkmışsa, göreceksin ki, onlara vermekte olduğun sevgi ve saygı gerçekte doğrudan Allah’adır!...

Kişi, başlangıçta, “kopma”, “uzaklaşma”, “terketme” gibi kelimelerle anlatılan hâllerin fiîlen yaşanacağını zannederek; ana-baba, evlâd. Akraba ve yakınlarından ayrılması gerektiğini düşünür...Eğer bu konumda iken, yanında bu konuyu iyi bilen bir kişi yoksa, kendisini bu gibi konularda aydınlatıcı enîs bir refiki yoksa, son derece yanlış davranış ve fiiller ortaya koyar!...Ana-babayı terketmeye, çocuğunu kesmeye kalkışır, ki böylece onları kalbinden çıkarsın diye...Oysa bu türden fiiller son derece yanlış ve hatalı davranışlardır...Fiilî değil, kalbîdir yapılması gereken şey!.

Hazreti Resûl Aleyhisselâm, Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin’i kucağına alır, sırtında taşır, onlara büyük sevgi gösterirdi...

Nîce ehlullah dahi, ana- baba hakkının gereği olarak ne kadar büyük hizmetler vermişlerdir; konuyla ilgili kitaplarda bu bilgiler hep mevcuttur...

“Kalbini onlardan fariğ kılmak” diye anlatılmak istenen şey, fiilî değil, “şuurî”dir!...Şuurunda, kendini bir “bilinç” bir “şuur” olarak göremezsen, kendini et-kemik beden kabûl edersen; ve bu tür yaşam içinde geçip gidersin, elbette ki ne kendi hakikatını tanımış olursun, ne de karşındakinin hakikatını tanımış olursun!.

Esasen, ana- baba –evlâd kavramı bu dünyada mevcuttur!. “Cennette herkes 33 yaşında olacaktır” açıklamasını yapan Hazreti Rasûl Aleyhisselâm, ileride bu çeşit kavramların olmayacağına dikkati yeterince çekmiştir...Öyle ise, şimdiden, şuurdan bu kavramları çıkartmak gerekir!.

Ancak, tekrar ediyorum, kavramın kalkması ana-babayı dışlamak , çocuklarınla ilgilenmemek değildir...

Aksine, bu idrâke gelmiş bir kişi ana-baba-evlâd ismi altında varolan gerçek varlığı müşâhede edip, onlara elinden gelen âzamî hizmet ve hürmeti gösterir...Çünkü, hizmet ve hürmet ettiği varlık bilir ki HAK’tır!.

Bu anlattığımız işin bir mertebesi...

Bir de bunun üstündekilerin müşâhedesi var ki, burada onlara da bir uyarı sözkonusu...

Çeşitli esmâ-i ilâhi’yi seyir hâlinde olanın, bilmesi ve müşâhede etmesi gerekir ki, o isimler arasında, Allah indinde bir fark yoktur!. Bir ismin mânâsının zuhûrunun, diğer bir ismin mânâsının zuhûrundan farklı ve değerli olmadığını müşâhede etmek zorundadır...Zîrâ isimler arasında fark yoktur. Kısacası isimler tecelîsinde, isimlerden birinin ağır basarak diğerinden perdelenme meydana getirmesi kişinin bir üst mertebeye urûcunu köstekler...

Melekût âlemi, Allah’ın isimlerinin işaret ettiği mânâların zâhir olduğu bâtın âlemidir.

Zâhir âlemi vardır...

Bâtın âlemi vardır...

Ledün âlemi vardır...

Ve bu âlemlere ait zâhir ilmi vardır, bâtın ilmi vardır ve ledün ilmi vardır.

Bâtın ilim ise, Zâtiyyûna has, müferridûna has ikrâm yollu sunulan “İndallah”tan bağışlanan gaybî ilimdir.

Bu ilme nâil olanlar, artık kişilik değer yargılarından arınmış olurlar; ve Allah’ın âleme nazarı gibi bir nazar sahibi olurlar...Bu durum tasavvufta, “ALLAH’IN AHLÂKI İLE AHLÂKLANMAK” diye târif edilir.

“ALLAH’IN AHLÂKI İLE AHLÂKLANMAK” demek, O’nun olabildiğince esmâsının özelliklerini cem edip, O gözle alemleri ve içindekileri değerlendirmek demektir...

Beşerî değer yargılarından arınıp; Allah’ın indinde bütün isimleri ne anlam taşıyorsa, ne değer taşıyorsa, o anlam ve değerlere ulaşıp; âlemleri o nazarla seyretmek gerektir.

İsimler arasında fark gözetmek veya birinin diğerini meydana getirdiğini düşünmek ister istemez insanı isimler boyutunda perdeler ki, bu da urûc’ta hız kesici olur.

Ayrıca...

Burada şu incelik de mevcuttur;

Bir mertebenin diğer bir mertebeyi meydana getirdiğini düşünmek dahi hakikatı hakkıyla yaşama hususunda insanı engeller!

Bir mertebede bulunan, kendisini meydana getiren bir üst mertebe olduğunu kabul ettiği anda ana-babalı, kendisinin, altındaki mertbenin bulunduğu mertebeden meydana geldiğini düşündüğü anda da evlâtlı olmuş olur...Oysa AHAD, ne “doğurmuştur” ve ne de “doğmuştur”!.

AHADİYYETİ itibariyle Allah’ı bilen kişi, müşâhede eder ki gerçekten Allah, “Doğurmamış” ve “doğmamuş” AHAD’DIR!.Bilinen ve okunan tüm mertebeler, Hakikata ulaşmak için vesile olması yönünden kabûl edilmiş itibarî ve izâfî anlatımlardır!...

Gerçekte her şey ve tümmertebeler sadece ve sadece Allah’ın ilminde mevcut ilmî sûretlerdir ki, AHAD olan ALLAH Â’MÂ ‘DADIR!...

Her şey yoktan varolduğuna göre, yoktan varolan, “yok” demektir!.

İşte bu yüzden de, âlemlerin aslı hayâldir, hayâl ise yok hükmündedir, Bâkî Allah’tır, denilmiştir...

“Doğurma” ve “doğma” kavramına gerçekte asla yer yoktur; çünkü ne doğuracak bir varlık vardır, ne de doğurulacak bir varlık vardır!.

Alllah isminin müsemmâsı, bu tür kavramları kabûl etmez!.

Allah’ın indinden olan ilimle Allah’ı seyreden de bu yüzden bilir ki, ana-baba ve evlâtsızdır ve böyle bir şeyin düşünülmesi dahi muhaldir...

&

“Yâ Gavs!...Bana nazar etmek istiyorsan bir mahâlde, gayrımdan fâriğ kalbi ihtiyâr et!.

Burada bir mahalle nazardan sözediliyor...

Mahâl yâni madde âlemi için, algılanan sâbit bir mekân anlamında kullanılan “mahâl” kelimesi, melekût âleminde ise bir isim bileşiminin zuhûru anlamına gelir...

Kesret âlemi içinde bir birim hak’ka nazar etmek istiyorsa, bu Hak’kı bir sûrette görmek şartıyla olur...Ancak hemen hatırlatmak gerek ki, görülen sûretteki mânâ Hak’kın esmâsındandır!....Ve o mânâ idrâk edilmek sûretiyle “Vechullah” görülmüş olur ki, bu da kalb gözüyle denilen bir biçimde gerçekleşir.

Yoksa zâhir gözün gördüğü maddî sûret ile Hak’kı görüyorum sanmak çok büyük câhillik ve gaflettir!.

Bunun ötesinde her bir mahâl, o mahâlli oluşturan sûreti meydana getiren “mânâ sûretinin” yâni esmâ-i ilâhi’nin varlığıdır...Bu esmâ baş gözüyle değil gönül gözüyle yânî basîretle görülür ve seyredilir...

Ama, akıl şâyet başgözüne tâbi olur, şartlanmaları istikametinde gördüklerini değerlendirir ise, asla “Hak” görülemez...

İşte bu yüzden de “gayrımdan fariği kalb et” yâni “BEN”den gayrının var olduğunu düşünmeyi, zannetmeyi terket” denilmektedir.

Mahâlden, yâni esmâ yollu nazar etmekten de geçip, “bana” yâni “eniyyetime” nazar etmek istiyorsan, o takdirde esmâ perdesinden de kurtar kendini ve tümüyle arınmış, yok olmuş bir halde Zât’ıma yönel; ki böylece bana nazar etmiş olasın, denilmektedir...

*  *  *