Gavsiye Açıklaması

Ahmed Hulûsi

HEDEF, ZÂT`TIR!

“Yâ Gavs!. Haremime girmek istersen, ne mülke, ne melekûta, ne ceberûta iltifat et... Şüphesiz ki mülk âlimin, melekût ârif’in, ceberût da vâkıfîn’in şeytanıdır!.Kim bunlardan birine razı olursa, o indimde tard edilmişlerder olur!.”

Bu bölüm dahi gerçekten Risâle-i Gavsîye’nin en önemli mânâlardan birini kapsamaktadır!.

Mülk âlemi, âlimin şeytanıdır.

Melekût âlemi, ârifin şeytanıdır.

Ceberût âlemi dahi vâkıfîn’nin şeytanıdır, denilmektedir.

Ve kim ki, bunlardan birinde, birisi olarak kalır, o hâliyle yetinir, bu durumda Allah’tan uzak ve ayrı kalmışlardan olur, uyarısı yapılmaktadır!.

“Ey kulum. Seni benimle meşgul olup, beni tanıman için varettim, oysa sen kiminle ve neyle meşguldün?” dediğinde Cenâb-ı Hak, âlim ne cevap verecektir, vâkıfîn ne cevap verecektir?.

Âlim, mülk âlemine dönük meseleler ile meşguldür...Âlimin bütün meşgalesi olan madde âlemi konularının hükmü, melekût âlemine, ölümötesi yaşam âlemine geçilince son bulacaktır!. Ölümle birlikte, şeriâtın zâhirine ait tüm hükümler geçerliliğini yitirecek, ibadetler kalkacak, tüm yasaklar son bulacaktır. Dünya yaşamı için gerekli olan bu bilgilerin, insana ölümötesi yaşamı kazandıracak kadarı gereklidir elbet; ama sadece o kadarı!.

Çünkü insan, Allah’ı tanımak bilmek için varedilmiştir!. Bu istidat ve kâbiliyeti dolayısıyla “halife” seçilmiştir yeryüzünde!.

Allah’ı tanıma ve bilme ise şuurla, bilinçle elde edilen bir şeydir. Bütün melekler, cinler ve hayvanlar, isteyerek veya istemeyerek Allah’ı zikretmekte, kulluk görevlerini yerine getirmektedirler. İnsanın, onlardan ayrıcalığı ise, “Allah’ı bilme, bulma ve O’nda yok olabilme” özelliğine sahip olmasıdır.

Bu özellikle var kılınmış insanın, hele âlimin, mülk âlemine ait işlerle hayatını tüketip, bunun ötesine geçememesi ise elbette ki çok büyük bir kayıptır ve neticede, Allah’ tan uzak kalmasına yolaçar.

Âlimin, mülk âlemi hâllleri ile meşgul olup Allah’a yönelmemesi ise “tard edilme” denilen Allah’tan ayrı düşme durumuna sebep olur.

“Tard edilmek”, mekânsal veya boyutsal bir şey olmayıp, “şuurî”dir!.

Senin kendini, “Allah”tan ayrı bir varlık kabul etmen; kendi ötende bir tanrı gibi “Allah”ı değerlendirmen, “tardolmuşluk” denilen hâlin tâ kendisidir!.

Melekûtun ârifin şeytanı olması hususuna gelince;

Ârif, madde âleminin ardındaki melekût boyutunun sırlarıyla, hikmetlerle meşguldur. Ef’âl âleminden olup bitenlerin ardındaki hikmetlerle ve fâili hakikiyle çeşitli mânâları yönünden meşgul olan ârifin bu meşgalesi dahi kendisini bir üst boyuttan alakoyan perde hükmündedir. Çünkü, ceberût âleminde, yaşayan Vâkıfîn’in nazarında, ârifin melekût âlemi, hayâlden başka bir şey değildir!. Hakikat âlemi ve TEK gerçek NUR mevcutken, tutup da hayâlî varlıklar ile meşgul olmak, sanki şeytana uymak gibidir!.

Şeytanlık, vehim hükmüne dayanır!.

Varolmayan şeyleri var kabul edip, gerçek varolanı yok kabul etmek şeytânî hâldir; yâni vehme tâbî olma hâli...

Vehmî benliği terkedememiş ârif de, bu mânâ yönünden henüz şeytanını müslüman edememiş durumdadır. Yâni, vehmin tesirinden kurtulup TEK’e ermemiştir!.

Ârif kimdir; sezgi-ilham yollu Hak’kın Tekliğini hissedip, herşeyde O’nu gören...Herşey Hak’tır diyen...

Oysa gerçekte, “her şey” mevcut değildir ki!..

Ayrı ayrı bir çok şey mevcut değildir ki!.

Birçok ayrı ayrı şeyler, TEK bir şeyden meydana gelsin, ya da daha da beteri, panteist görüş olan TEK bir şeyi meydana getirsin!. Böyle bu görüşe sahip olmak tamamen bir aldanıştan başka bir şey değildir.

Bırakın panteist görüşün, bir gerçekten sapkın düşünce oluşunu ayrı ayrı şeyler görüşü dahi, velev ki TEK’in görünümleri şeklinde algılansın, yine de gerçeğe isâbet etmemektedir!.

İşte ârif, ayrı ayrı şeyler ve o şeylerin HAK oluşu, görüşleri içinde yüzdüğü sürece; bunun ötesine geçemediği sürece , Allah’tan uzak düşmüş durumdadır.

Ceberûtun vâkîfnin şeytanı olması hâline gelince;

Bu husus, açıklanması ve anlaşılması oldukça güç olan bir noktadır.

“Tadmayan bilmez” sözünün ifade ettiği gibi, bunu yaşamayana îzah etmek son derece güç olmasına rağmen inşâallah ifadesini kolaylaştırır.

Ceberût âlemi, Vâhidiyet mertebesidir ki, esmâ ve sıfata tekâbül eder. Zâtî sıfatlarla ve esmâ yollu kendini tanıma, seyretme mertebesidir bu mertebe.

Esas itibariyle, âlemler kesret âlemi ve vahdet âlemi olarak ikiye ayrılır.Ancak bu kesin böyle değil, anlayışın ya da bir diğer şekliyle anlayış yetersizliğinin oluşturduğu ikidir bu âlemler.

Kesret âlemi yâni çokluk âlemi, efâl âlemidir.

Çokluğun oluşturduğu mülk ya da melekût boyutunda sayısız fiiller sözkonusudur.

Vahdet âleminde ise kesretten sözedilemez.Vahdet âleminde kesretin yâni çokluğun varlığı kalmamıştır!.

“TEK”, çok kavramı kabul etmez!. Ahadiyyet, çokluk kavramlarını yok eder.

Ceberût ve lâhût sanki bir nesnenin iç yüzü ile dışyüzü gibidir!.

“NEFS” yâni Mutlak BEN”liğin, kendini, isimlerinin mânâları yönünden seyri, tanıyışı Ceberût âlemidir!.

İsimler ve mânâları yollu olmaksızın salt, sırf, “samediyyet” yollu Ahadiyyet’e yönliş, eniyyet ve hüviyyete yöneliş âlemi ise “Lâhût”tur. “İlim bir noktadır”, “Zâtıyla zâtını seyretmektedir;gayrı sözkonusu değildir”, “Allah â’mâ ‘dadır”, gibi cümleler hep bu âlemi çeşitli vecheleriyle tanımlamak içindir.

Zât’a ermek, zâtını tanımak, Zâtı için seçilmiş olmak gibi tâbirler ile anlatılmak istenilen husus gerçek hedef olunca, görülür ki ceberût mertebesinin hâli dahi Zât’a perdedir!.

“Vâkıf”, yâni hakikata ermiş, çokluk kavramından ve görüşünden arınmış, kendi isimlerinin mânâlarını seyreden, bu seyir hâlinde elbette ki zâtından perdeli durumdadır.

Evet, her ne kadar, Zâtın esmâsını, yâni Zâtın îcâd ettiği mânâları seyrediyorsa da; gene de meşgalesi. İsimlerin işaret ettiği sonsuz mânâlardır...Ve bunların asla sonu gelmeyeceği içinde, Zâtı ancak esmâ perdesi arkasından seyir hâlindedir!.

Ki bu yüzden de Vâkıfîn, ne kadar yüce ve hattâ yaşamı hayâl bile edilemez mertebede “Hayy” olursa olsun, Zâtın hüviyete dönük yönünden uzak düşmüştür!...

Esas itibariyle, Ulûhiyet, Vâhidiyet ve Vahdâniyeti anlatır.

Vâhidiyetin bâtını Ahadiyyet, zâhiri ise Rahmâniyet’tir.Topluca adı ise Ulûhiyet’tir.

“Allah” ismi hiçbir isimden türememiştir!...Tamamıyla özel, has ismidir “Ulûhiyetin”.

“İlâhiyet” ile “Ulûhiyet” tamamıyla ayrı şeylerdir.

İlâhin me’lûhu vardır...Yâni, İlâhin, ilahlığını kabul edecek kendi dışında bir varlık vardır...Gayrı vardır...

Ulûhiyet ise kendi dışında bir varlık kavramı kabul etmez!.

Onun içindir ki Allah, İlâh-tanrı değildir...”Tanrılık” kavramından da münezzehtir!.

Vâhid’in, zâtî sıfatları yollu kendini seyri “Rahmâniyet”; ef’âl ‘i meydana getirecek isimleri yollu seyri “Melîkiyyet”; o isimlerle ef’âl ‘i oluşturması ise “Rubûbiyet”tir!. Rabb, fiili oluşturan; Merbûb ise fiil olarak çıkandır!.

Vâhid’in zâtı “Ahadiyyet”, kendini bilişi “Eniyyet”, zâtında hiçlik hâli “Â’mâ ‘iyet”...Evet bunların tümü birden de tekrar edelim “ULÛHİYET”tir!.Allah’ın bizde izhâr ettiği ilme göre, bu böyledir...Muhakkak ki Hakikat Allah indindedir!.

*  *  *