Muhammed Mustafa -2

Ahmed Hulûsi

KUREYŞ`LİLER YETİŞİYOR

Kureyş`liler de geliyorlar işte.. Güneş altında bu kadar yol yürümek, bitap düşürmüş onları.. Başta yürüyen kılavuzları... Yol gösteriyor onlara, izleri takip ederek.. İşte dağa tırmanmaya da başladılar. Nefes nefese hepsi !... Eveeet, izler mağaranın önünde bitti..

Zenci kılavuz, bir izlerin sonuna baktı, sonra başını kaldırıp bir de semaya baktı:

- Kalıbımı basarım ki, aradıklarınız başka yere gitmemiştir !..

Ya buradan geçmediler ve yahut da buradan göğe çıktılar !..

Başına hareli bir örtü sarmış bulunan Kureyş`li kâfir atıldı:

- Bence onlar bu mağaranın içine gizlenmiş olmalılar !..

Eyvah !..

Mağaranın içinde ve onların tam altında bulunan Sıddık-ı Ekber`in yüreği de, tıpkı bizimki gibi, neredeyse ağzına gelecekti bu sözle..

Hafifçe başını uzatıp şöyle bir baktıktan sonra, Rasûlu Ekrem`in kulağına fısıldadı:

- Ya Rasûlullah, bunlardan birinin gözü kazâra aşağıya kaysa bizi görür..

- Sus, ya Eba Bekr !.. İki arkadaş ki, onların üçüncüsü Allah ola, mahzun olunup endişe edilir mi hiç ?..

Hazreti Ebu Bekr es Sıddık`ın gönlüne bir ferahlık, bir sekînet çöküverdi âniden !..

Cenâb-ı Allah`ın bir ihsanı bu !..

Kur`ân-ı Kerim`de de anlatır Cenâb-ı Allah bu hâli zaten:

"Allah O`na yardım etti. O zaman ki, kafirler O`nu çıkartmışlardı memleketinden !..

O. ikinin biriydi.. İkisi mağarada bulundukları sıra, o vakit ki, refîkine “Mahzun olma, şüphesiz ki Allah bizimle beraberdir” dedi..

O zaman Allah onun üzerine sekîneti indirdi.. Onları görmediğiniz ordularla teyid etti ve kafirlerin sözünü ayakaltı etti..."

Başında hâreli örtü bulunan Kureyş`li kâfirin sözünü ayakaltı etti diğerleri !.. Ümeyye alaylı güldü ona:

-Hubal sana akıllar versin !.. Muhammed, daha buraya.... Şu güvercinler, günlerce önce yerleşip yumurtlamışlar.. Hiç içeriye bir kul girmiş olsa, bu dallar, yapraklar böyle mi durur ?..

- Her halde biz yanlış geldik !.. Dedi, içlerinden kırmızı yüzlü olanı..

Sonra yavaş yavaş aşağıya inerek şehire doğru yollandılar..

Onlar gözden kaybolurken ufukta, kızıl tepsi halindeki güneş de, kum denizine batıp kayboldu, ötelerin ötesinde..

Biraz sonra, Ebu Bekr es Sıddık Hazretlerinin âzatlı kölesi Amir, gündüzün civarda otlatmış olduğu koyunlardan sağdığı ve bunu bir kap içine koyduktan sonra, ayrıca güneşte kor hâline gelen bir taş parçasını içine koymak suretiyle ısıttığı sütü elinde olduğu halde çıkageldi ...

Sütü onlara verdi ve tekrar uzaklaştı gitti, ertesi gün gelmek üzere.. Rasûlu Ekrem ile Sıddık`ı Ekber, dağarcıklarını açarak azıklarını çıkarttılar ve bir miktarını sütü katık ederek yediler..

Hava iyice karardıktan sonra, Sıddık`ı Ekber`in oğlu Abdullah, oraya gelerek, bütün gün zarfında şehirde işitmiş olduklarını, onlara anlattı.. Bir zaman sonra kalkarak o da yoluna koyuldu..

İki refik, iki dost, iki arkadaş, o geceyi, ertesi günü, etesi geceyi ve daha ertesi günü o mağarada başbaşa geçirdiler... Bu birlikte geçirilen dakikalar, Hazreti Ebu Bekir için, bütün dünya ve içindekilerden daha kıymetliydi.. Kalbden kalbe açılmış olan yolda, kâinatın bütün hızlarından üstün bir hızla, bir şeyler almaktaydı... Bâtın konuştu.. Konuştu... Konuştu..

Nihâyet üçüncü, yâni Pazar günü akşamı hava karardıktan sonra, kılavuz Abdullah ve yedeğindeki iki deve Sevr Dağının önüne geldi. Onları da Hazreti Sıddık`ın oğlu Abdullah ile kızı Esma takip etti.. Abdullah, Mekke`de işitmiş olduğu yeni haberleri, Esma da, uzun yolculuk için lâzım olan yiyeceği getirdi..

Rasûlu Ekrem ile Hazreti Sıddık, Abdullah`ın anlattıklarını dinlerken bir yanda, diğer yanda da Esma üç gün evvel sardığı kuşağı ile yeni getirmiş olduğu yiyecek paketini sarıyor.. O esnada bir gürültü oldu !.. Bir heyecan sarıverdi hepsini..

Neyse korkulacak bir şey yoktu !.. Gelen Amir`di.. Taze sütle gelmişti..

Onu görünce rahatladılar.. Artık işleri tamamlandı..

Abdullah ile Esma, Rasûlu Ekrem ve babalarına "Allahaısmarladık" dedikten sonra,

Amir`de getirmiş olduğu koyunları önlerine katarak Mekke`ye yolandılar...

-Allah`a emanet olun ...

*  *  *