Gavsiye Açıklaması

Ahmed Hulûsi

NAMAZ VE HAKİKATI

"Dedim ki;

-Yâ Rabbi, hangi namaz sana daha yakındır?..

-O namaz ki, içinde benden başkasının kalmadığı, kılanın içinde kaybolduğu!.."

Namaz, esas itibariyle üçe ayrılır;

Mülk âleminin namazı.

Melekût âleminin namazı.

Ceberût âlemindekinin namazı.

Namaz, kılınmaz; ikâme edilir!..

Namaz nedir?..

Önce, namazın ne olduğunu anlamak gerekir.

Namaz, yöneliştir!.. Yönelişin neticesi olarak istek, duadır!.. Ama öyle bir dua ki, edenin içinde yok olduğu bir dua!..

Namaz, vehmî benlikle başlar, secdedeki "yokluk"la tamam olur.

Önce bildiğimiz klâsik namazdan sözedelim;

Bu namaza duran kişi, Allah`a kulluk gayesiyle, "Allahû Ekber" diyerek başladığı zaman, önce bu kelimenin mânâsını düşünerek konsantre olmaya çalışır.

" Allahû Ekber" demek, Allah "büyüktür" ya da "en büyüktür" gibi bir anlama alınmaz. Çünkü Allah "büyüklük" kavramından münezzehtir!..

Allah`ın, misli, dengi, benzeri, makro ya da mikro plânda bir ikincisi yoktur ki, "ondan büyüklüğü" bahis konusu edilsin!..

"Ekber" kelimesini, "Allah" ismi yanında gördüğümüz zaman, asla normal biçimde, herhangi bir şeyden büyüklük olarak anlıyamayız. Çünkü, az önce de söylediğim gibi, O`nun daha büyük olduğu, ikinci bir varlıktan sözetmek mümkün değildir.

Öyle ise, "Ekber" kelimesini "Allah" ismiyle bütünleşmiş olarak gördüğümüzde nasıl yorumlayacağız..?

"Allahû Ekber" kelimesinin Türkçe anlamını, düşünebildiğimiz kadarıyla şöyle yorumlayabiliriz;

Sonsuz - sınırsız olması sebebiyle, tüm varlıkta kendinden başka bir vücûd sahibi olması mümkün olmayan büyüklük!.. Evet, bir şeyden büyük değil, "büyüklük" sahibi!.

İşte bu "büyüklüğü" şayet hissedersek ve bu şekilde "Allahû Ekber" diyerek namaza başlarsak; daha sonra okuyacağımız âyetler ve rükû ve secdeler ile namazı "ikâme" etmeye çalışmış oluruz.. Gücümüz yettiğince, ilmimiz elverdiğince...

Bu ikâme sırasında, kişi kendini yaratan varlığa, hamdeder, şükreder, isteklerini arzeder ve ondan kendisine icâbet etmesini bekler. Bu şekilde bir fiil ortaya koyması istendiği; emredildiği için; bu emri yerine getirmek üzere bu namazı edâ eder!..

İşte bu, avâmın namazıdır.Beden boyutunun namazıdır!..

Melekût âleminin, ârifinin namazı ise müşâhedelerin etkisinde olarak ikâme edilir.

Mânâ boyutunun bu namazında kişi, fâili hakikiyi ve varlıklar üzerinde tasarruf eden, onları her an yaratan ve yok eden, onları heran dilediği şekle sokan “Rabbül âlemîn”i seyreder.

Bu mânâdaki namazda, bir kişi hem beden boyutundaki namazını edâ eder; hem de Hakk`ın fiillerini müşâhede hâlindedir.

Tüm varlıkta tasarruf edenin; hem de her an ve her zerrede tasarruf etmekte olanın Allah olduğunun ayn-el yakîn müşâhedesi hâlindedir.

Ancak bütün bunlara rağmen de, "fetih" gelmemiş olduğu için, Hakk-el yakîn hâsıl olmadığı için; vehim kalkmamış; kendisi olarak Hakk`ı seyretme hâli devam etmektedir. Yâni, "ikilik" ortadan kalkmamıştır!..

Kendisini müşâhede eder, şuûrî bir birim olarak kendini görmekte devam eder; ancak bununla beraber, kendisi de dahil olmak üzere, mevcûdâtta tek bir mutasarrıfın hüküm, irade, kudret ve kuvvetinin geçerli olduğunu da devamlı olarak seyir hâlindedir. Ki onun bu seyir hâli, “melekût âleminin seyri namazı” hükmündedir.

Bu namaz hâli içindeki kişi, tüm varlıklardan çıkan fiillerin tamamiyle hikmet olduğunu idrâk ederek, kimseyi ve hiç bir varlığı, yersiz ya da yanlış iş yapmakla itham etmez veya suçlamaz...

Eğer, bu namazda biraz daha kemâl sahibi olursa, varlığın her zerresinde O`nun varlığını müşâhede ettiği için; o zerrede, daha doğrusu zerre gördüğü şeyde, O`nun dışında bir şey olmadığını farkederek; artık her sûrette O`nu seyretmeğe başlar.

Ve bu hâl, o kişide AŞK hâlini meydana getirir. Her birime karşı büyük bir sevgiyle dolup taşar.

Ne ak kalmıştır onun gözünde, ne de kara!..

Tüm varlığa hizmet, yardım, onun en büyük gayesi olur. "Yetmişiki milleti bir gözle görmeye başlar"; Yûnus Emre`nin dediği gibi!..Çünkü, onun nazarında yetmişiki millet değil, TEK varlık vardır!..

Ârifin bu namazı "orta namaz"dır!.. "Salâtı vusta"dır. Ve bunun hükümlerine göre karşılığına ulaşır!..

Ceberût âleminin namazına gelince...

Ârifi billah`ın namazıdır bu!.. "Namaz mü`minin mi`râcıdır" şeklindeki Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm’ın işaret ettiği namazdır bu namaz!..

"Kâ`bı kavseyn" boyutuna urûc ettiği zaman Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem mi`râc ‘da, nakledilir ki, kendisine;

"Dur!.. Rabbin namazdadır!.." denilmişti.

Rubûbiyet mertebesinin namazından sözedilmektedir burada.

Rabbin namazı”, Rabb-ül âlemiyn’in rubûbiyet hükümlerinin ef`âl âleminde yürürlükte olmasıdır.

Rabbin hükümlerinin, Rabbanî kudretiyle tahakkukundan "Rabbin namazı" diye sözedilmektedir.

Rabb, esmânın mânâları üzere mahlûkatı varedip yönlendirendir!.. Bu tasarruf, "terbiye" diye anılır.

Bu mertebe, boyutsal bir mertebedir ve "şuur sıçraması" diye adlandırdığımız bir tür mi`râc ile hâsıl olur. Şuurda oluşur!..

"Şuur" kendisini "ceberût" boyutunda tanıdığı zaman, kendi vehmî benliği, birimsel benliği kalkmış olur; ve kendisinde Hakkânî vasıflar ile Rabb zuhûr eder.

İşte bu namaz, bir mânâda "Rabbın namazı" denilerek, Rabb’e izâfe edilir. Ki gerçekte Rabbin tasarrufu dışında kalan hiç bir şey yoktur.

Esasen, Rabbanî seyr, kendi esmâsı üzerinedir. Ef`âl ise esmânın tabiî neticesi olarak meydana gelir.

Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm, Allahû Teâlâ’nın ikrâmı olarak mi`râc ‘a çıktığı zaman, ceberût âleminde, Rabb-ül âlemîn’in tüm mevcûdat üzerinde esmâ yollu mutlak tasarrufunu müşâhede etti, "Kâ`be kavseyn" noktasında.

"Ev ednâ". Hattâ bunun da ötesinde, Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem ismi altında, "gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili, tutan eli ve yürüyen ayağı olarak"; "Şehâdet etti ki Allah, kendisinin dışında, ötesinde bir TANRI mevcut değildir"!..

Ve sonra Rabbı ile mükâleme etti Rasûlullah Aleyhisselâm!..

Ve sonra Rabbının emirlerini hâmil olarak tekrar insanların arasına döndü Muhammed Mustafa adıyla, RASÛLULLAH!..

Acaba, bu cümleler bize Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hüviyeti, eniyyeti ve kişiliği hakkında bazı ipuçları verebiliyor mu?..

Birincisi insanlara emrolunan, farz olunan bildiğimiz namazdı.

İkincisi, "orta namaz" diye bahsedilen.

Üçüncüsü ise, "Dâimi namaz" diye anlatılmak istenen.

Esasen, ikinci tür de vakitle kâim olmayarak devamlı ikâme edilen bir tür "dâimi namaz" olmasına rağmen; gerçek "dâimi namaz" bu üçüncü namazdır.

İşte, en makbul namaz, "kılanın içinde olmadığı" olarak belirtilen bu üçüncü namazdır. Ki bu konuya metnin sonlarına doğru tekrar bir nebze, Zül Celâli velikrâm’ın ihsânı ve sınırların müsaade ettiği ölçüde değineceğiz.

Ayrıca "NAMAZ" konusunu çok daha geniş bir şekilde "TEMEL ESASLAR" kitabında açıklamaya çalıştık... Bu konuyu daha detaylı okumak isteyenler oraya bakabilir.

*  *  *