Muhammed Mustafa -1

Ahmed Hulûsi

ŞAM YOLUNDA AÇIĞA ÇIKANLAR

Kafile kızgın çölde başlangıçta hızla yol alırken, yolculuk ilerledikçe yavaşlamaya başladı.. Bilhassa develerin tıka basa malla yüklü olması bu ağırlaşmaya sebep oluyordu..

Nihâyet develerden ikisi iyice yürüyemez hale gelerek kervanın gerisinde kaldılar.. Efendimiz ise kafilenin en önünde gidiyordu.. Kafilenin gerilerinden gelen Meysere bu iki devenin yürüyemez hâle geldiğini görünce telâşla Efendimiz`in yanına koştu..

Nasıl koşmasındı ya!.. Bu iki devenin yürüyememesi demek, sırtlarındaki iki deve yükü malın olduğu gibi çöle atılması demekti.. Zîrâ öteki develere bu mal taksim edildiği takdirde, onlarında bu duruma düşmesi işten bile değildi.. Çünkü onlarda tıka basa doluydu.

-Ya Seyyidi, ya Seyyidi !.. Diye koşa koşa Efendimiz`in yanına geldi ve meseleyi anlattı..

Efendimiz bunun üzerine derhal geri döndü ve kafilenin en arkasında güç belâ adım atan iki devenin yanına geldi.. Devesinden indi, onları durdurttu ve bacaklarını tutarak okumaya başladı.. Muhtemelen Rabbi`sine dua ediyordu..

Meysere , Hatice’nin akrabası olan Huzeyme ve birkaç kişi merakla Efendimiz`in ne yaptığını seyrediyorlardı..

Efendimiz okumasını bitirdikten sonra hiç bir şey olmamış gibi gene devesine bindi ve kafilenin başına doğru ilerledi..

Az sonra hayret verici bir durum ortaya çıktı.. Yürüyemediklerinden şikâyet edilen o iki deve, sanki hiç bir şeyleri yokmuş gibi, hızlı hızlı yürümeye başlamışlardı..

Efendimiz`in kervanı nihayet çölü geçmiş, Şam topraklarına girmişti. O güzergâhı takiben her kervan gibi, gene Basra`da kervan mola verdi.

Efendimiz, bundan evvelki seyahatte olduğu gibi doğruca manastırın az ilerisindeki ağaçların altına gitti ve bundan evvel ki gelişinde olduğu gibi ağaçların altına uzandı..

Eski hatıraları gözünün önünde canlanmaya başlamıştı.. Zeytin ağacının gölgesinde bir an içinde kendi alemine çekiliverdi.. Bu sırada rahip Nasturâ`da ağacın altındaki Efendimiz`i seyretmektedir..

O sırada yanına gelen Efendimiz`in yardımcısı köle Meysere`ye sorar:

-Ey Meysere, şu ağacın altında uzanan zât kimdir ?

-O Mekke halkından birisidir.. Rahip Nasturâ hayretle bakar ve kendi kendine konuşur:

-Bu ağacın altına Allah Rasûlü’nden başkası inmemiştir !.. Sonra Meysere`ye sorar tekrar:

-O`nun gözlerinde bir kırmızılık var mıdır? Meysere cevap verir:

-Evet, O`nun gözleri hep kırmızıdır..

Bunun üzerine rahip Nasurâ dalgın bir halde konuşur:

-O, bir Nebîdir !.. Ve Nebilerin de sonuncusudur.. Keşke ben, O`nun risâletle vazifelendirildiği zamana ulaşabilseydim.

Meysere rahip Nasurâ`nın bu sözlerini iyice kafasına yerleştirmişti!..

Kervan Basra`da çok kârlı bir iş yapmıştı.. Kervandaki mallar çok iyi fiyatlarla satılmış, üstelik, Mekke`de çabucak satılabilecek mallar dahi oldukça düşük fiyatlarla temin edilebilmişti...

Kervan Basra`dan yola çıkmış ve Lût gölünün yanına kadar gelmişti.. Meysere bir ara baktı, aynı bulut parçası , gene eskiden olduğu gibi Efendimiz`in üzerinde gölge yaparak ilerliyordu.. Bütün bu gördüklerinden ve işittiklerinden sonra, Hatice`nin Efendimiz`in hizmetine vermiş olduğu Meysere bütün kalbiyle Efendimiz`e bağlanmıştı..Yolda giderken sık sık dalıyor Efendimiz`i hayran hayran seyrediyordu..,

Kafile uzun yolları aşmış nihayet Vadii Fâtıma`ya gelmişti.. Meysere devesini sürerek Efendimiz`in yanına yaklaştı, rica etti:

-Ya Seyyidi, müsaade edersen önden gidip hanımefendiye geldiğimizi müjdeleyeyim, yaptıklarımızı anlatayım?..

Efendimiz, Meysere`nin müjdelik almak istemesini sezmişti.. Müsaade etti..

-Peki, ya Meysere!.. Git de, müjdele bakalım..

Meysere devesini sürdü ve en süratli bir şekilde Hatice`nin evine geldi.. Hatice` de zaten o günlerde kervandan bir haber bekliyordu.. Meysere Mekke`ye vardı ve doğruca Hatice`nin huzuruna çıktı.. Hatice de merakla olup biteni sordu.. Meysere anlattı:

-Ya Seyyidem, buradan çıktığımızdan bu yana bütün işlerimiz öylesine rast gitti ki, size târif edemem.. Hele yolda akıl almaz şeyler oldu ki, nasıl anlatacağımı bilemem..

Ve yolda ölmek üzere olan develerin Efendimiz tarafından nasıl koşar hale getirildiğini; rahip Nasurâ`nın Efendimiz hakkında anlattıklarını; işlerinin nasıl rast gittiğini; yolda yemek yerken, yiyeceklerin nasıl fazla gelip daima arttığını; Efendimiz`in üstünde hep bir gölge olduğunu hayretler içinde anlatıp durdu..

Hatice bu olanları dinlerken hayretten hayrete düşüyordu.. Daha evvelde belirttiğimiz gibi seyahate gitmişti ama hiç bu kadar büyük hâdiseler olmamıştı.. Hatice`nin duyguları değişmeye başlamıştı.. Efendimiz`e karşı bambaşka bir hayranlık duyuyordu şimdi.. Meysere`yi iyi bir müjdelikle savdı.

Yanındaki kadınlarla birlikte evin üst katına çıkarak Efendimiz`in yolunu gözlemeye başladı.. Nihayet öğleye doğru kervan uzaklardan gözüktü...Yanındaki kadınlardan biri gelmekte olan kervanı Hatice`ye göstermişti... Hep birden kervanın geldiği tarafa doğru yöneldiler..

Hatice birden bire irkildi ve kervanın başında gelen Efendimiz`i gösterdi.. Efendimiz üzerinde büyük bir gölge olduğu halde geliyordu.. Bir an daldı gitti, kendi alemine...

Ne demişti Meysere ?. Rahip Nasurâ, Meysere`ye, Muhammed`in âhir zaman Nebîsi olduğunu söylememiş miydi? Ya kendisinin gördüğü rüya!. Amcasının oğlu Varaka nasıl tâbir etmişti rüyasını?.. "Sen âhir zaman Nebîsinin hanımı olacaksın." dememiş miydi?

Ve yanındakileri savarak kapıya indi, Efendimiz`i karşıladı, O`ndan icâbeten bilgiyi aldı... Anlattıklarını dinledi.. Bu seyahat ticarî bakımdan çok verimli olmuştu.. Olmuştu ya, fakat esas olarak bu seyahatin en önemli terafı, seyahatin ticarî tarafı değil de Efendimiz ile Hatice`nin birbirlerini daha iyi tanıması idi...

Hatice ikinci kocasından da serbest kaldıktan sonra işleri iyice genişlemiş, Mekke`nin en sayılı tâciresi olmuştu.. Bunun yanı sıra güzelliği ve kültürü dillerde dolaşırdı.. Mekke`nin bir çok eşrafı kendisine evlenme teklif etmiş, fakat o hiç birisine yanaşmamıştı.. Hele gördüğü rüyadan sonra artık böyle mevzuları dahi açmaz olmuştu..

Efendimiz`e ait Meysere`den duydukları, kendisinin bildikleri, Hatice`nin gönlünde yepyeni duygular meydana getirmeye başlamıştı... Hatice, kısacası Efendimiz`i sevmeye, O`na karşı büyük bir yakınlık, hayranlık duymaya başlamıştı..

Hatice bir gün otururken aklına bu mesele geldi gene.. O sırada Nüfeyse adlı bir kadın kendisine misafirliğe gelmişti.. Dayanamadı ve oldukça samimi bulduğu bu kadına meseleyi açtı.. Nüfeyse, zaten son günlerdeki değişikliklerinden Hatice`nin bir takım yeni duygular içinde olduğunu anlamıştı. Zeki bir kadındı...

-Sen hiç üzülme Hatice!...

Diye Hatice`yi teselli etti.. Ve sözlerine devam etti:

-Ben gider O`nunla münâsip bir şekilde konuşur, ağzını ararım... Ne düşündüğünü böylelikle anlarız...

Ve bu konuşmadan sonra Nüfeyse doğruca Efendimiz`i buldu.. Çeşitli günün meselelerinden söz edildikten sonra Nüfeyse sözü evlenme bahsine getirdi...

-Yaşın oldukça ilerledi... Senin bütün akranların evlenip çocuğa bile karıştı... Halbuki iyi bir aileye mensupsun; iyi ahlâkınla Mekke`de nam salmışsın!... Kendine rahatlıkla bir eş bulabilirsin!...

Efendimiz bu sözlere karşı biraz mahzun kaldı, düşündü ve durumunun evlenmek için uygun olmadığını belirtti..

Bu durum karşısında Nüfeyse şunu ileri sürdü:

-Fakat sen hem zengin, hem de güzel, üstelik iyi bir aileye mensup bir eş bulabilirsin kendine...

Efendimiz hayretle bunun kim olabileceğini sordu, Nüfeyse derhal ismi ileri sürdü:

- Hatice!.

Efendimiz`in aklı hiç yatmamıştı bu isme...

-O beni kabul etmez!.. Şehrin bütün zenginleri ona tâlip oldular, ama o hiç birine de razı olmadı..

Nüfeyse Efendimiz`in itirazlarını karşıladı:

-Şayet bu teklif hoşuna gidiyorsa, sen kabul et; gerisine karışma... ben kendisiyle konuşurum...

Efendimiz, bu teklifin kuru kuruya Nüfeyse tarafından ileri sürülmediğini anlayıvermişti...

*  *  *