Hz. Muhammed Neyi "Oku"du

Ahmed Hulûsi

ÇOK YÖNLÜ NAMAZ

"...Ve yukıymunes salâti..."

 “...Ve namazı kaim kılarlar...”

 Burada bir kaç mânâ anlıyoruz...

Şayet dikkat edersek, "yusallûne" yerine "yukıymunes salâti" denmiştir... "Namaz kılarlar" anlamına olarak "yusallûne" kelimesi kullanılabilecekken; toplu olarak "namazın kâim kılınmasından", yani, bu kelimeyle işaret edilen mânânın toplu olarak, elbirliğiyle gerçekleştirilmesinden sözedilmektedir; ki, bu üzerinde önemle durulması gereken bir işaret olmaktadır...

Ayrıca “salât” hem “dua” anlamındadır; hem de “namaz” anlamına gelmektedir... Öyle ise olayı burada da çift yönlü, yani her iki mânâya da dönük bir şekilde, ayrı ayrı değerlendirmek mecburiyetindeyiz..

Yani, “salât”ın hem bireysel işlevi sözkonusudur, hem de toplu işlevine dikkat çekilmektedir...

Toplu ve bireysel uygulaması sözkonusu olan “salât”ın hem “dua” yanı, hem de “namaz” yanı mevcuttur...

Ve “NAMAZ”ın dahi, “kılınması”; “ikamesi”; “vustâsı” ve “daîmisi” mevzubahistir!...

Bize bu konuda açılanlardan, anlatabileceğimiz kadarıyla, bunları izaha çalışalım...

“SALÂT” kelimesinin mânâsını ister “DUA” anlamıyla, ister “NAMAZ” anlamıyla değerlendirelim, her iki şıkta da faaliyet beyinde ve düşüncede olmaktadır...

“DUA ve ZİKİR” isimli kitabımızda açıkladığımız şekilde, “DUA”yı “yönlendirilmiş beyin dalgaları” olarak mütalâa edebiliyoruz...

Namaz dahi; “okunan şeylerin mânâsının bilinmesi zorunlu olmadığına” göre bir yönüyle tamamen beyin faaliyetleriyle ilgili olarak karşımıza çıkmaktadır...Ki bu durumun beyni nasıl ilgilendirdiğini “İNSAN ve SIRLARI” isimli kitabımızda tafsilâtlı olarak anlatmıştık...

Böyle olunca, farkedilmektedir ki, en alt düzeyde yerine getirilen “SALÂT” ile, yani “namaz kılınarak”, "ALLAH" isimleriyle bezenmiş ve oluşturulmuş beyin tarafından, okunan âyetler ve dualar ile ilgili konuda “yönlendirilmiş dalgalar” üretilerek bunlar hem dışa, çevreye yayılmakta; hem de “Ruha yüklemektedir”!.

Bireysel mânâda yapılan bu çalışma, şayet toplu olarak yapılma yoluna dökülürse, o zaman olay çok daha büyük boyutlarda sonuçlar oluşturmaktadır... Yani, “cemaatle namaz” veya “toplu dua” gibi!...

Çünkü pek çok beyinden yayılan güçlü yönlendirilmiş beyin dalgalarının istenilen amaca dönük bir şeyler oluşturma ihtimali çok daha fazladır!..

İşin içyüzü böyle olunca, “salâtı ikâme etmenin” mânâsını, “inananların inançları doğrultusunda güçlü beyin dalgalarını kullanmak suretiyle, topluma yararlı yön verme” anlamında değerlendirebiliriz sanırım... Bu mânâda yağmur dualarından; düşmanın kahrına; ya da HACDAKİ milyonların vakfe duasına kadar çeşitli duaları hatırlayabiliriz.

Diğer taraftan olayı “namaz” olarak ele aldığımızda da aynı hususa işaret edildiğini görmekteyiz...

-"Cemaatle kılınan namaz, ferdi kılınan namazdan yirmibeş kat daha kazançlıdır" şeklindeki Rasûlullah açıklaması bu olayı açık-seçik vurgulamaktadır...

Demek ki, “salâtın topluluk tarafından ikâmesinin” bir mânâsı da bu oluyormuş...

Gelelim “salât” kelimesinin “bireysel namaz” olarak anlaşılması doğrultusunda fark edebileceğimiz anlayış seviyelerine...

“NAMAZ”ın “kılınmasına”, “ikâmesine”, “vüstâsına”, “daîmisine”...

Kılınan namaz, genelde pek çoğumuzun her gün kılmakta olduğu namazlardır... Namaza durur, okunması gerekli olanları, bir çoğumuz mânâlarını dahi bilmeden okur, gerekli hareketleri yaparak ibadetimizi tamamlarız...

Bu arada aklımıza çeşitli olmadık fikirler de gelebilir, ve elde olmaksızın onları düşünebiliriz... Bu kılınan namazın faydası, öncelikle emre uymanın getirdiği imanı kuvveden fiile dönüştürmektir..

İkinci olarak kazanç, namaz içinde okunanların farkında olmasak dahi, bu mânâ ve enerjinin(nurun) beyin tarafından ışınsal enerjiye çevrilerek ruha yüklenmesi, böylece kişinin “nûrunun” artmasıdır.

Bu sebepledir ki, “ben namazın tam hakkını veremiyorum; öyle ise hiç kılmayayım” denerek terki kişi için çok büyük kayıptır!...

Maalesef, namazın “ikâmesi” denen husus günümüzde namaz “kılınmasına” dönüşmüştür!... Yani, genelde edâ edilen namaz, “ikâme” derecesinden, “kılınma” derecesine inmiştir!...

Halbuki namazın “ikâmesi” ile “mi`râc” hasıl olur!..

Niteki Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm şöyle buyurur:

 -"Namaz müminin mi’râcı ‘dır!.."

Namazın “müminin mi’râcı olması” kişinin "Allah"a vuslatı demektir!..

“Varsaydığın” benliğinin “yok”luğunu müşahede ile "ALLAH BÂKİDİR" diyebilmendir.

Eğer ki sen, namaz halinde, namazın hakkını veremiyorsan, henüz namazı “ikâme” edemiyorsun demektir... Zira namazın hakkını vermenin en alt derecesi “İHSÂN” hâlidir...

Namazda “İhsan” derecesini Efendimiz Aleyhisselâm şöyle anlatıyor:

-"Sen Allah`ı göremiyorsan dahi, Allah seni görüyor olarak düşünüp, namazını böylece edâ etmendir İHSÂN!...

Bunu da, basit bir dille, “Allah`ın huzuruna çıkmak” diye dilimize çevirmişler.

Halbuki, sadece namazda değil, her an O`nun huzurundasın!... Her an O`nun huzurunda iken, bundan gaflet edip; sadece namazda O`nun huzuruna girmeyi kabullenmek, son derece önemli bir “SAPMA”dır!..

“Namazdasın, Allah`ın huzuruna çıktın”... demek son derece fahiş bir yanlıştır!... Küfre kapı açan bir yoldur bu düşünce!... Niye?

Çünkü, namazın dışında iken, O`nun huzurunda, değilsin, o bulunduğun yerde O yok(!)... Seni görmüyor, bilmiyor; ötelerde bir yerde oturuyor... da; sen namaza durunca O`nun huzuruna gidiyorsun, giriyorsun!!!... Olmaz böyle şey!..

Bu “sapmış” düşüncenin kişiyi getirdiği nokta, "ALLAH"ı inkâr ve ötede, tepede, uzakta bir yerde ya da boyutta bir “TANRI” kavramını kabullenmedir!...

İşte bu sebepledir ki, bu hususu iyi anlamak ve değerlendirmek zorundayız...

 -"Namaz dinin direğidir!"...

 Buyuruyor Hazreti Rasûl Aleyhisselâm... Niçin?...

“Namaz dinin direğidir” deniyorsa şayet; önce anlamak gerek... Nedir dinin direği?... “NAMAZ”!... Nedir “NAMAZ”..? Ki “ikâme” oluna...

İkâme olunan namaz ise “HUŞÛ” ile edâ edilen “namaz”dır!.. Bu kişilerden "Namazlarında haşyet hâlindedirler" denerek sözedilir!...

“Haşyet”, bilelim ki “korku” değildir...

“Korku”, kişinin zarar göreceği bir şey karşısında “eyvah ne yaparım” duygusudur...

“Haşyet” ise, karşılaşılan azâmet, ihtişam, yücelik, olağandışılık, ve daha bir çok bu tür tanımlamanın getirdiği ulvîlik önünde; aczini, yetersizliğini ve nihayet “hiçliğini” hissetme hâlidir.. Bu hissediş, “haşyet duyma” olarak tanımlanır...

“Namaz”daki “haşyet”e gelince...

Basiret sahibi bir kişinin “haşyet” hâlini hissetmesi için “ALLAHÛ EKBER” sözcüğünün mânâsını tefekkür etmesi yeterlidir!..

Ancak, isterseniz bu hususu biraz daha sonraya bırakıp, namaz öncesi gerekli olan hazırlıktan sözedelim; “huşû ile namazın ikâmesi” için...

Dindeki tâbirleriyle namazın tamam olması için şu şartlar gereklidir... Necasetten taharet, hadesten taharet, setri avret, vakit, niyet, kıbleye yöneliş...

Bu altıya bir altı şart da namaz içi olarak eklenir:iftitah tekbiri, kıyam, kıraat, rüku, sücud, teşehhüd miktarı ka`dei âhire...

Şimdi bu toplam oniki şartı kısaca açıklayalım...

Necasetten tahâret, pislikten arınmaktır.. Görünür ve görünmez olmak üzere iki türlü “necis” yani “pislik” vardır...

Görünür olanı malum; büyüğüyle, küçüğüyle...

Görünmez olanı ise daha mühimdir ki, Kur`ân-ı Kerim bu pisliği "ŞİRK" olarak açıklamış ve "ŞİRK EHLİ NECİSTİR" hükmünü duyurmuştur!.

Kişinin namaza yönelmesi için önce "ŞİRK"ten arınması gerekmektedir...

"Şirk", iki türlüdür;

Gizli şirk ve açık şirk!...

Konuyu fazla yaymamak için detayına girmiyorum... Ancak düşünü dünyasında yer alabilen “GİZLİ ŞİRK”in ne olduğunu öğrenmek isteyenler, "GAVSİYE AÇI KLAMASI" ve "TECELLİYAT" isimli kitaplarımızı inceleyebilirler...

Ancak şu da var ki, kişinin, "ALLAH İsmiyle İşaret Edilen Zât"ın varlığını anlamadan, gökte tasavvur ettiği bir tanrıya yönelmesi, ona ne dereceye kadar yarar sağlar, bunun da üzerinde düşünmek gerekir sanırım..

İkinci şart Hadesten tahâret, yani abdest almak idi... Maddisi suyla olur, ya da toprağa teyemmüm ile...icabında bir bardak suyla abtest alınabildiğine; teyemmümde, yüze toprak sürüldüğüne ve toprak sürülen bir yüze de temizlenmiş diyemiyeceğimize göre, bundan anlaşılmaktadır ki, abdestin maddi yönü temizlik gayesine bağlı değildir...

Öyle ise, niçin abdest almaktayız? Bunun açıklamasını da şu anda 9. baskısı yapılan “İNSAN ve SIRLARI” isimli kitabımızda bulabilirsiniz...

Mânevi mânâda abdest ise, duyularından ve organlarından sâdır olan fiillerden; yani bunları kendi yarattığını sanıp kendine maletmekten arınmaktır...

Her şey bir hikmete dayalı olarak Hak tarafından yaratılmaktadır; diyebilmektir!...

Ve hatta, idrak edebiliyorsan eğer, Hakkı “hikmet”le kayıtlamaktan dahi kaçınmaktır!..

Setri avrete gelince... Genel anlamıyla, avret kabul edilen yerleri namazda örtmek demektir. Erkek ve kadınlar için farklıdır!..

Düşünsel boyuttaki setri avret için beşeri şartlanmaların, değer yargılarının ve duyguların üzerine şal atarak; objektif olarak "ALLAH" ilmine açık olmak gerekir... Bu yapıldığı zaman, “benlik” kavramı örtülmüş olur!.. Zira, “benlik” insanın ayıp yeridir; ki atılamıyorsa dahi, hiç olmazsa örtülmelidir...

Vakit, namazın gerçekleşmesi için gerekli olan bir husustur. Hangi vaktin içinde iseniz, o vaktin namazını kılabilirsiniz ancak!...

O vaktin namazı dışında kıldığınız tüm namazlar “yararlı” namazlar sınıfındadır...

Zâhirde, namazın bilinen beş vakti vardır... Derinlik mânâsı itibariyle vaktin girmesi ise; kişinin “benlik”ten arınmasıyla huzurullahta “benliksiz” olarak yeralmasıdır!..

Niyet, kişinin namaza hazırlanma düşüncesidir.. Yöneliştir... Karardır... Hedef "ALLAH"ta yokluğunu farkedip; dilinde okuyanın "O" olmasıdır!...

İstikbali kıble, Kâ`betullah’a yönelmedir.. Derinliği itibariyle ise... Özündeki "ALLAH"a yöneliştir ki; tüm özlerde mevcut olan O`dur.!.. Hakiki Fâile yöneliştir... “Yok” olan “benliğin”deki “gerçek vücut sahibini” hissediştir!...

Mutlak Gayb olan "ALLAH" indinde "HİÇ"liğini farkediştir!.. Ki böylece namaz başlar...

Gelelim "namazın" gerçekleşmesi için gerekli şartlara...

İftitah tekbirine... “ALLAHÛ EKBER” diyebilmek şarttır namaza başlamak için!... Şayet kişi, “Allahu Ekber” diyebilirse; içinde bulunduğu dünyayı, galaksiyi, uzayın sonsuz büyüklüğünü ve milyar kere milyarlarca yıldızdan oluşmuş galaksiyi hissedebilir ve muhteşem sonsuzluk içinde kendi yerini düşünürse; sonra da o muhteşem sonsuzluğu Yaratan Yüce Zât`ın hafsalalar ötesi azâmet ve kibriyâsını farkederse... Namaza başlamış olur!...

İşte bu hâl, kişide “haşyet” duygusunu oluşturur ki, bir çokları titrer ve kendinden geçer!... “Benliği” bir anda eriyip gider; ve o yokluk içinde “Besmele” çekilip "Fâtiha"yı okunur ki; artık okuyan kendi olmaz!, "ALLAH KENDİSİNE HAMD EDER" o dilde!... "Attığında sen atmadın, atan ALLAH`tı" hükmünce!...

Bu “Mİ`RÂC” olan namaz hâli, kişiyi “vüstâ” olan “orta namaz” hâline, yani namazın “özüne” erdirmiştir!...

Varlığında “kaim” olan “Kayyum”u müşahede eder... “Kıraat” kelâmın sahibinden gelir!..

Rükû, belden öne eğilmedir... “Okuyan” önünde, haşyet içinde boyun bükülür, bel kırılır... Tüm varlığın, “Okuyanın” hükmü altında varoluş görevlerini yerine getirmek suretiyle “kulluklarını” yerine getirdikleri tesbit edilir!...

Bu eğilişe karşılık “Kıraat sahibi” dilinden seslenir;

-"Semi Allahu limen Hamideh"

 “Hamd edenin hamdını Allah algılamıştır”!.

 Nasıl algılamaz ki, zaten söyleyen kendisiydi!. Ama, bunu söyleyen dil, “kul”dadır!...

Ve rükûdan kalkılır;

 -"Lekel hamd!... Kemâ yenbağıy licelâli vechike ve liazîmi sultanik!.."

 “Hamd sana aittir!... Vechinin celâlini ve saltanatının azâmetini hakkıyla değerlendirmekten âcizim!..." denir..

Bunu hisseden ve dile getiren Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm’a uyarak...

Ve bu acziyet ile “yokluğa” uzanılır; “secde” edilir!.. Bu “secde”de tüm varlığın vücudunun "ALLAH" indinde “yok”luğu hissedilir ve müşahede edilir...

Secdeden kalkılır, oturulur ve bu oturuşta, secdede yaşanılan sonucu olarak şöyle denilir:

 -Va`fuanna, vağfirlena, verhamna!.

 "Acı bize; bağışla; merhametini ihsan et".

 Ve sonra ikinci defa “secde”ye gidilir...

Tüm varlığın "ALLAH" indinde “yok”luğunu müşahede eden de bu defa “yok” olmuştur!... “HİÇ”lik tahakkuk etmiştir!...

Secdeden kalkılıp, oturulur ve sesleniş yükselir:

 -"Et tahıyyatu lillah, ves salâvatu vet tayyibat!.."

 Cevap ise Rabbindendir, “özündeki Hakikatı Muhammedî”ye hitâben:

 -Es selâmu aleyke ya eyyühen nebiyyü, ve rahmetullahi, ve berekatuh!.

 Selâm, dalga dalga yayılır “özündeki Hakikatı Muhammedî”den “kulluk” görevini yerine getirmekte olan tüm “sâlih”lere... “benliğinden kurtulmak suretiyle tüm SALÂHA ermişlere”...

 -SELÂM, üzerimize ve “kulluk” ifa etmekte olanların içindeki tüm “sâlih”leredir!...

Ve böylece, müşahedemizden anlatabileceğimiz kadarıyla “müminin mi`râcı” olan namaz gerçekleşir..

Şayet, bu yaşanılanlar, o kısa süreçten taşar, tüm zamanlara yayılırsa...işte o vakit, bu "daimi namaz" adını alır; ve bu tâbirle, kişide yaşanılanın sürekli o müşahede hali olduğuna işaret edilir... ALLAH bu hâle hidâyet ede!..

Ancak, sırası gelmişken, burada, çok önemli bir konuda uyarıda bulunmak istiyorum!.

Kişi, namazı derinliği itibariyle hangi mertebeden “ikâme” ederse etsin; kesinlikle bedenen yapılan uygulamadan da geri kalmamalıdır..

Nasıl, benim yemeğim yenmiştir, deyip yemek yemeden duramıyorsak... Aynı şekilde, benim namazım kılınmıştır, gerekçesini de kabul edemeyiz...

Zira bedenen uygulanan namazın yeri ve getirileri ayrıdır; bilinç boyutunda yaşanan namazın getirileri ayrıdır... Hiç biri, diğerinin yerini asla tutmaz!...

Unutmayalım ki, bu dünyada bir beden koşullarımız mevcuttur, bir de bilinç... Aynı tarzda, ölüm ötesindeki tüm aşamalarda da gene bir “beden” yapımız olacaktır, bir de “bilinç”...

Bizim bunlardan herhangi birini ihmal etmemiz, aynen burada olduğu gibi, gelecekte de hatamızın neticelerine katlanma zorunluluğunu getirecektir...

“Arifi Billah” olmayanlar, yani “B” sırrıyla “OKU”yamayanlar, genellikle bâtının nurlarıyla zâhirden perdelenirler!... Yani, müşahede ettikleri sırların kendilerinde oluşturduğu mânâlarının bilinçlerini kapsaması sebebiyle, yaşanılan gerçekleri gözden kaçırırlar!...

İşte bu durumdakilerin yanlış davranışlara sapmamaları için, geçmişte yaşamış “öze ermişleri” örnek alıp, en azından onları taklit ederek yollarına devam etmeleri gerekir...

Ki böylece "Allah" mârifeti yolunda ilerlemelerine devam etsinler...

Aksi takdirde, belli bir müşahedede kilitlenirler ve ötesindeki hayâl bile edemedikleri sonsuz mârifetten mahrum kalırlar!..

Bilmem böylece, "...yukıymunes salâti..."den anlatabildik mi birşeyler...?

Şimdi geldik gerisine...

     *  *  *