Hz. Muhammed Neyi "Oku"du

Ahmed Hulûsi

FÂTİHA: "HAMD"I ALLAH YAPAR

İlk âyeti okuyoruz:

 -El Hamdu lillahi rabbil âlemiyn.

-MUTLAK değerlendirme "ALLAH"a aittir !.

 -Nereden çıktı bu yorum?... Bİz bugüne kadar hiç böylesini duymamıştık!... Bu âyetin mânâsı şimdiye kadar hep:

-Bütün övgüler Âlemlerin Rabbı olan Allah`a aittir!.. Dolayısıyla biz başka şeye değil sadece Allah`a hamd edelim...şeklinde duyduk ve okuduk!... Bu anlamı da nereden çıkardın...?

Dediğinizi duyar gibi oluyorum!...

Anlatmaya çalışalım... Olabildiğince anlaşılır hale dönüştürmeye çalışarak, elden geldiğince konunun içyüzünü farkettirmeye gayret edelim ... 

Bilelim ki...

"ALLAH VÂHİD-ül AHAD"dır... Kendisinin gayrı olarak, kendisini anlayacak, idrâk edecek, değerlendirecek ve de övebilecek, varlık, vücud ve özellikler sahibi ikinci bir bilinç mevcut değildir!.

"ALLAH"ı ancak, Allah bilir... "ALLAH"ı ancak ALLAH değerlendirir.... "ALLAH"ı ancak ALLAH över yani metheder!... "ALLAH" a ancak ve sadece ALLAH SENÂ eder!.

Ne diyor, bugün için “Hamîdiyet” mertebesinin; kıyamet ve sonrası için de “Mahmudîyet” mertebesinin mazharı ve "bu yüzden şefaati" olan Efendimiz Muhammed Mustafa Aleyhisselâm:

-Senin NEFSİNE olan SENÂNI ben yapamam!...

Alt mertebede olanın üsttekini methetmesi mümkün değildir!... Benim tutup Hazreti Rasûlullah’ı övmem asla mümkün değildir... Hazreti Rasûlullah’ı ancak Allah övebilir!...

Bir kişinin, bir diğerini övebilmesi için önce onu ihâtâ etmesi; o konuda, o sahada onu kapsaması; bundan sonra, onu değerlendirmesi; ve bütün bunlardan sonra da onu övmesi ya da yermesi sözkonusu olabilir!...

Diyelim ki bu fakiri övecek veya yerecek birinin, önce bizim “ilmi kişiliğimizi” ihata edecek bir kapasitesi olması gerekir...

Falanca ya da filanca okulu bitirmesi, ya da şu veya bu etikete sahip olması değil; buradan izhar olan ilim kapasitesini ihâtâ edebilecek düzeyde “bilinç kapasitesinin” olması gerekir...

Ki bundan sonra geniş kapsamlı şekilde tüm düşünce sistemimizi ele alıp, ondaki doğruları ya da yanlışları belirliyerek, onu tenkit edebilsin; övsün ya da yersin!...

Böyle bir kapasite olmadan, anlayışının ötesinde olan bir cümle ya da fikir yüzünden bir kişiyi övmek ya da yermek, “dedikodu”dan ileri gitmez... Ve söylenenler lâf birikintisi olarak ancak kendi düzeyinde yer bulur!..

İşte bu sebepledir ki, ne, benim üstümdekini değerlendirebilmem ve buna dayanan biçimde onu övmem mümkün olur; ne de herhangi bir yaratılmışın "ALLAH"ı övebilmesi ve O`na hamd etmesi mümkün olur!...

Bu yüzdendir ki;

-HAMD ancak ve sadece ALLAH`a aittir!... HAMD işlevini yerine getirmek ancak ve sadece ALLAH`a mahsustur!...

Lütfen biraz basiretle düşünelim...

Dünya üzerinde tek bir insanın yerini düşünün!...

Sonra, bir milyon dünya hacmi büyüklüğündeki Güneş yanında aynı insanın yerini düşünün!...

Sonra, yüz milyarlarla güneşin yer aldığı galaksi içinde bir insanın yerini düşünün!...

Sonra, milyarlarla galaksinin içinde yer aldığı algılayabildiğimiz kadarıyla evrenimizde bir insanın yerini düşünün!...

Ve tüm bu bildiklerimizle birlikte, daha algılayamadığımız; hatta hiç haberimizin dahi olmadığı sayısız katmandaki boyutsal evrenleri yaratan "ALLAH"ı düşünün!...

Hafsalanız alıyor mu?!.

Sonsuz-sınırsız VÂHİD-ül AHAD ALLAH`ın, sayısız-sonsuz özellikleriyle meydana gelmiş olan evrenimizin henüz ne kadarını ihâtâ edip değerlendirebiliyoruz ki, bir de "ALLAH"ı değerlendirip O`nu övmeye kalkalım, hamd edelim!...

Burada ister istemez aklımıza Mevlâna Celâleddin`in anlatmış olduğu bir hikâye geldi...

Rivâyet edilir ki...

"Musa Aleyhisselâm bir gün bir yerden bir yere giderken, ilerde bir ağaç altından gelen konuşma sesi duymuş... Merakla o yöne yürümüş...

Bakmış ki bir garip çoban ağacın altında oturmuş, kendi kendine konuşuyor...

Merak etmiş, acaba ne konuşuyor, diye; ve sessizce yaklaşıp dinlemeye başlamış...

Şöyle diyormuş garip çoban:

-Ey benim güzel Allah`ım!... Ne olurdu şimdi yanımda olsaydın!... Seni sevseydim!... Seni sarsaydım!... Şu koyuncuktan taze taze süt sağıp, sana içirseydim!... Şu gölgecikte kucağıma yatırsam, seni dinlendirseydim!.. Bitlerini ayıklasaydım!..

Burada sabrı taşmış koca Musa Nebi’nin... Mâlûm, “celâli” meşreptir kendileri...

Hemen ortaya çıkmış, yanlışı hazmedememe hâliyle çıkışmış garip çobana:

-Behey gafil!... Sen nasıl olur da âlemlerin Rabbı olan her şeyden yüce, münezzeh, azametli Allah`ı, alıp süt içirip, hele hele kucağına yatırıp, üstelik bir de bitlerini ayıklarsın!!!... Bilmez misin, Allah için böyle şeyler söylenmez!...

Garip çoban, korkmuş; bilgisizliğinin getirdiği yanlışların altında ezilmiş, büzülmüş; eli ayağına dolaşmış; ne yapacağını, ne diyeceğini şaşırmış; kekelemiş:

-Affedersin... Hatamı bağışla... Bilemedim... Ama çok seviyordum da!... Ben bir garip çobanım; sadece var Allah`ım!... O`nunla oturur, O`nunla kalkar; O`nunla yer, O`nunla yatarım!... Tek dostum, sevdiğim, dertleştiğim O`dur!... Duymuştum ki, hep “ben”imleymiş; ben de O`nu, göremediğim yanıbaşımdaki Dost, bildim de ondan böyle konuştum...

Zinhar bir daha demem bu dediklerimi!..

Demek o buralara sığmayacak kadar çok büyükmüş!.. Ya ben, şimdi ne yapayım?..

Musa Aleyhisselâm ona, dua etmesini, namaz kılmasını öğretmiş... Ve yoluna devam etmiş..

Çobanın içinde bulunduğu hâli düşünerek dalgın bir halde yürürken farkında olmadan bir gölünde üzerinde; birden arkasından bir ses işitmiş "Musa! Musa!" diye..

Dönüp bakmış arkasına ki, kim sesleniyor diye, ne görsün!... Garip çoban gölün üstünde yürüyor suya batmadan, kendisine doğru!...

İşte o esnada vahyolmuş Musa` ya...

-Ey Musa, tüm varlığıyla bana yönelmiş, benden başka düşüncesi olmayan dostumu benden uzaklaştırdın!.. Aramıza büyük duvarlar ördün!.. Hemen o ördüğün uzaklık duvarını yık, ve bizi birleştir!... Bana böyle kullarım da gerek!.

Farketmiş Musa Aleyhisselâm yaptığı işin sonucunu!... Hemen dönmüş dediklerinden!... Anlamış, Allah`ın kimine tüm azâmeti ve haşmetiyle kendini tanıtırken, kimine de samimiyet ve sâfiyetine göre tecelli ettiğini...

Ve dönüp, demiş bir garip çobana:

-Sen bırak benim dediklerimi de, gene bildiğin, içinden geldiği gibi O`na yönel, o`nunla konuş!... O seninle!. Hattâ senden bile yakın sana!.. Sen bir garip çobansın, nereden bileceksin O`nun haşmet, azâmet ve saltanatını!... Gene bildiğin gibi sev, övmeye, hamdetmeye devam et!."

Evet, ya bir garip çoban gibi, sâfiyet ve samimiyetle O`nu övüp, O`na hamdedeceğiz...

Ya da, gerçekçi olup; "HAMD ALLAH`a mahsustur; biz bu konuda âciziz!" deyip, "yok"luğumuzu, "hiç"liğimizi farkedip haddimizi aşmayacağız!... Zira Allah, bilgiçlik taslayıp haddini aşanları sevmez!...

Kısacası, "HAMD ALLAH`A AİT iŞTİR"!...

Ve bu konuda da ortaktan münezzehtir!...

Nitekim bu hususta, Kur`ân-ı Kerim’i ele aldığımız ilk anda, uyarılmaktayız "FÂTİHA" Sûresinin ilk âyetleriyle :

-Aklınızı başınıza alın ve O`nu basit bir gök tanrısı gibi düşünüp, övmeye, methetmeye, ona yaranmak için bin türlü hallere girmeye kalkmayın!... Siz bu konuda O`nu değerlendirmekten âcizsiniz... ALLAH`ı ancak ALLAH değerlendirip, ALLAH`a ancak ALLAH HAMD eder!..... Size de yakışan, HAMD`ı ancak Allah`ın yapabileceğini idrak ederek, bu konuda yetersizliğinizi farketmiş bir halde haddinizi bilmektir!...

Ayrıca... Hazreti Rasûlullah yanındaki derecesi malûmumuz olan Hazreti Ebu Bekir Sıddık bu konuda şöyle uyarmıştır bizleri:

-ALLAH`ın kavranılamayacağını farketmek, "ALLAH"ı idrâkın ta kendisidir!..

İSLÂM DİNİ`nin "ALLAH" konusunda vurgulamak istediği kesin gerçek şudur;

-Varolan yegâne vücud sahibi varlık sonsuz-sınırsız TEK`tir!... O`ndan gayrı bir varlık mevcut değildir!... "

Algıladığımız, ve tüm varlıklar tarafından algılanan, her "şey" ise, o`nun Esmâsının "varsaydırdığı" terkipler halindeki mânâlardan ibarettir!..

İş böyle olunca, elbette ki "El hamdu lillahi Rabbil âlemiyn" yani "HAMD ALLAH`A MAHSUSTUR" demekten başka bir şey kalmıyor bizlere ki; ehli bilir bu da oldukça yüksek bir mertebedir!.. "ALLAH"ı kendi "yok"luğundan, O`nunla müşahede, mertebesidir bu!.

Bakın bu konuda değerli müfessir Hamdi Yazır (Allah rahmet eylesin), büyük emek verdiği tefsirinde ne diyor:

"Hani her kesin malûmu ve aksayi emeli olarak matlûbu olan HAMD hakikati yok mu...İşte hamidiyet, mahmûdiyet bütün cinsile ve hatta bütün meratibi ve bütün envaü efradiyle o hamd, Allah`a mahsustur; Allah`ın hakkıdır; Allah`ın milkidir... Çünkü, Allah`tır, çünkü... Çünkü ilâh...

Fakat lisanımızda bu tafsili icmal eden bir harfi târif olmadığı için biz sadece hamd, diye alel ıtlak cins ifade ederiz, bilen bilir, bilmeyen başkasının bildiğinden haberdar olmaz." (C.1; s:62)

Evet, Hamd, Allah`a mahsustur; Allah`ın hakkıdır, ancak o hamd edebilir; Allah`ın tasarrufu altındadır, ancak o değerlendirebilir; Çünkü Allah`tır, gayrı mevcut değildir... Bütün bunları bilen, bilir; bilmeyen ne bilir!.

Evet, şayet "El hamdu lillah"ın mânâsını anlayabildiysek, şimdi gelelim "Rabbil Âlemiyn" deyişinin mânâsına...

"RAB" kelimesi esas itibariyle "terbiye" demek olmasına karşın, burada "terbiyeyi oluşturan" anlamında olarak kullanılmış; ve "terbiyenin oluşması"na da "RUBÛBİYET" denilmiştir.

"Terbiye" bir şeyi kademe kademe, peyderpey kemâline eriştirmektir..

"RAB", her an, her "şey"i varediş gayesine uygun bir biçimde, hazırlayan, geliştiren, olgunlaştıran, varoluş gayesinin gereğini ortaya koyduran ve bunun için gerekli herşeyi sağlayan; kısacası, nesneyi mevcut hâliyle ortaya çıkartma özelliğine sahip olan, demektir...

"RAB"bın bu özellikleri ise " ALLAH’ın isimleri” diye bilinen "esmâ-ül hüsnâ"da özetlenmiştir... Yani, bir diğer deyişle, "ALLAH"ın "esmâ-ül hüsnâ" diye tanımlanan özellikleri, onun "RUBÛBİYET"ini oluşturur!.

Algıladığımız ve algılayamadığımız her "şey", "RAB"bın "esmâ-ül hüsnâ"da tanımlanan özellikleriyle yaratılmış ve varlıklarını devam ettirir bir halde bulunmaktadırlar, ki bu da onun "RAB" tarafından "terbiye" edilmesinden başka bir şey değildir..

Her "şey"in bu "terbiye" altında yaşamını sürdürmekte olduğu gerçeği, şu âyetle daha da açık bir şekilde vurgulanmaktadır:

-"HAREKET HALİNDE OLAN HİÇ BİR ŞEY HARİÇ OLMAMAK ÜZERE, TÜMÜNÜ ALNINDA ÇEKİP YÖNETEN O`DUR !.." (11-56)

Öyle ise bizim algılamakta olduğumuz ya da algılayamadığımız her "şey", her an, O`nun ilmi ve iradesi altında, O`nun kudretiyle yaşamını sürdürüp, fiillerini ortaya koymaktadır!..

"ÂLEMLER"e gelince...

Her birimin; dikkat buyrula; her insanın, meleğin, cinnin ya da hayvanın değil, birimin diyoruz!

Her birimin algılamakta olduğu kendi boyutu, onun "âlemi"dir!... Ve bu itibarla, en gerçekçi anlamıyla, her bilinçli "birim"in kendisi, başlıbaşına bir "âlem"dir!..

Zira, gerçekte, algılanan her şey, algılayanın zihninde oluşan, imajdan başka bir şey değildir!..

Bizim gördüğümüz her şey, beynimizde oluşan imajın-görüntünün ta kendisidir... Görüyorum dediğimiz zaman, gerçeği itibariyle biz şunu demek istiyoruz:

-Dışarıdan beynime yansıyan tesirler, daha önceden beynimde yerleşik verilerle birleşerek zihnimde şöyle bir görüntü meydana getiriyorlar!.. Zihnime GÖRE, algıladıklarım böyle bir görüntü ve düşünce meydana getiriyor bende...

Ama acaba mutlak gerçek ne?...

Gelin gene rahmetli Hamdi Yazır`ın "Rabbil Âlemiyn" deki bir tesbitine bir göz atalım;

"Basiret ile tahlil ve teemmül edildiği zaman görülür ki; bütün âlem, bizim, zihni ve harice yansıyan şuunatı şuuriyemizin yekûnu bulunan hâdisattır..

Rabbül âlemin de bunların maverasında olup, aralarındaki nisbeti hakkiyetle daima vahdaniyeti, rubûbiyeti tecelli eden vâcibülvücud Hak Teâlâ’dır..

Ehli şuhûd (gerçeği algılayanlar) için, âlemde bir şey yoktur ki görülsün de arkasında, ondan evvel, veya ondan sonra, onunla beraber ALLAH Teâlâ görülmesin!..

-Hatırına ne gelir ise, Allah onun arkasındadır; tâbiri aharle, ONUN ARKASINDA ALLAH VARDIR!...

Binaenaleyh, âlem, MÂSİVAYI Allah, ve ALLAH mâverayı âlemdir; ve biz bu âlem vesilesiyle, mâverasındaki Allah Teâlâ’yı hakkıyet dediğimiz bir şuur nispeti ile tasdik ederiz..." (c:1; s:71)

{yukarıya aldığımız bölüm ile bundan evvel naklettiğimiz bölümler de, gereksiz bulunmuş ve önemli addedilmemiştir ki; Merhumun günümüz diline uyarlanan tefsirine alınmamıştır.. Verdiğimiz cilt ve sayfa numaraları, eserin orijinaline aittir}

Evet, gerçekte, bizim algıladığımız her şey, şuurumuza yani bilincimize yansıyan "ALLAH"ın isimlerinin çeşitli terkipler halindeki mânâlarından başka bir şey değildir..

"RUBÛBİYET" ve "RAB" konusunu geniş bir şekilde 9. baskısı çıkmış olan "İNSAN ve SIRLARI" isimli kitabımızda anlatmaya çalıştık...

Bu hususu detaylı incelemek isteyenler, o kitabımıza başvurabilirler...

Esasen bu kitabımızda incelenen pek çok konunun temelini, o kitabımızdaki bilgiler oluşturmaktadır... Dolayısıyla, bu iki kitabın birbiri ardınca tetkik edilmesi, sanırım bir çok konunun daha kolay anlaşılmasına vesile olacaktır...

Bütün bu izahlardan sonra, şimdi toplu olarak "El hamdulillahi rabbil âlemiyn" âyetinin işaret ettiği mânâyı anlatmaya çalışırsak, açıklayabileceğimiz kadarıyla, karşımıza şu mânâ çıkar:

"-Her birimi dilediği gibi meydana getirip, varediş gayesine uygun bir biçimde kemâline ulaştıran ALLAH`ı anlayıp, idrak edip, değerlendirmek, birimlere ait bir şey olmayıp; HAMD ancak her "şey"in "RAB"bı olan ALLAH`a mahsustur!..."

      *  *  *