Hz. Muhammed Neyi "Oku"du

Ahmed Hulûsi

BOYUTLAR HAKKINDA

Geçmişte kullanılan klasik anlatıma göre, dünyanın yaşadığımız zemini üzerinden, Ay yörüngesine kadar olan sahada yedi kat yer vardır...

Ve bu anlayışa göre biz. şu anda yedi kat yerin dibinde yaşamaktayız...

Bizim üstümüzde altıncı kat yer, üstünde beşinci yer ve Ay’a kadar birinci yer vardır...

Esasen bu anlatım, bizim atmosfer tabakalarını tanımlamaktadır...

Atmosfer dışında birinci semada yani gökte Ay vardır, ikinci katta Merkür, üçüncü katta Venüs, dördüncü katta Güneş, beşinci katta Mars, altıncı katta Jüpiter ve yedinci katta da Satürn ve diğerleri mevcuttur..

Bundan sonra "yıldızlar feleği" denen "galaksiler" vardır...

"KÜRSİ" ismi ile tanımlanan “Samanyolu Galaksisi”dir...

Mekân kavramı, Güneş sistemi dışında, galaksiye uzanır...

Din”deki bunun dışında kalan tüm tanımlamalar varlıklar ise tamamıyla BOYUTSALDIR!...

Esasen bizim kullanmakta olduğumuz "KOZMİK" kelimesi dahi günümüzdeki kullanım şekliyle, “BOYUTSALLIĞI” ifade içindir... Yoksa kastımız, bu kelimenin orijinalinden gelen "Evrene ait" anlamında olarak “mekân” ifade eder bir anlam değildir...

"Kozmik ışınlar" dediğimizde de işaret etmek istediğimiz mânâ, "uzaydan gelen ışınlar" olmayıp, "uzayın boyutsal katmanlarına ait varlıkların yaydıkları dalgalar", yani "alt boyut katmanlarına ait ışınlar" anlamındadır...

Keza "KOZMİK VARLIKLAR" dediğimizde de anlatmak istediğimiz "varlıklar", bugün "UZAYLILAR" dedikleri ve öyle sandıkları "CİNLER" değil; bizim boyutumuzun dışındaki boyutların katmanlarında yaşayan ve Din’de “melek” diye isimlenmiş bulunan sayısını Allah`ın bildiği varlıklardır.

"BOYUTSAL" ne demektir? ...

Dilimiz döndüğünce izaha çalışalım:

Biz içinde yaşadığımız madde boyutunu -alemini-; yani, sonsuzluk skalasında yer alan sayısız katmandan sadece birini, “beş duyu” diye bilinen “kesitsel algılama araçlarıyla” farketmekteyiz.

Bizim dünyamız ve güneş sistemimiz dışındaki sistemlerde yaşayan canlılar yanında, bizim bildiğimiz türler okyanustan bir damla gibidir!...

Gerçekte, bizim güneş sistemimiz dışındakilerle birlikte algılama alanımız içinde kalan tüm varlıklar, bizim bir alt veya bir “ÜST BOYUT”umuzda yaşayanlar arasında tek kelime ile bir “hiç” durumundadır...

Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm,

-Birinci semâ ve içindekilerin tümü, ikinci semâ içinde çöldeki bir yüzük oranındadır; ikinci semâ ve içindekilerin tümü, üçüncü semâ içinde gene çöldeki bir yüzük gibidir ve yediye kadar bu böyledir...

şeklinde özetleyebileceğimiz hadisiyle, sayısız katmanlardan oluşan evren içindeki , bizim boyutumuza işaret etmek istemiştir...

Çünkü kendisi, Cebrail`in “SIKMASI” sonucu, "başka boyutları ve bu boyutların canlılarını algılayabilir" duruma gelmişti!..

Gerek bizim, ve gerekse bizden evvel yaşamış bir çok “hakikat ve mârifet” müşahedesi olan zevâtın müttefik olduğu, cennetlerin galaksi içindeki yıldızlarda yeraldığı hususu, bu “boyutsallık” kavramı anlaşılmadan asla idrak edilemez...

Müşahede edilen cennetler ve canlıları bu yıldızların görülmekte olan madde yapılarında değil, boyutsal derinliklerinde mevcuttur...

Cehennemin "GÜNEŞ" olması dahi, algılanan fizik madde boyutu itibariyle değil; şu anda yaşamakta olan geçmiş ruhların, cinlerin yaşamakta olduğu altboyut itibariyledir!...

Hadislerle sabit olan, cehennemlik kabir ehlinin cehennemi ve zebânilerini görme olayı, dahi GÜNEŞ`in, ruh boyutundan algılanması sebebiyledir!..

Allah`ın takdiri ve lûtfu ile vakıf olduğumuz ve müşahede ettiğimiz bu gerçekleri elbette ki bizden evvel de müşahede eden sayısız zevat mevcuttu...

Ne var ki, onların yaşadıkları devirlerde bu "BOYUTSALLIK" gerçeği bilinemediği için, tespit ettikleri, hatta iletişim kurdukları "ayrı boyut varlıklarını" bu biçimiyle anlatamıyorlar ve "mekânsallık" kavramı içinde, "sanki uzayın bir yerindekilerden sözediyorlarmış" gibi dile getiriyorlardı.

Gelişmek isteyen insan için en alt düşünce seviyesi şu olmalıdır:

"İDRAK EDEMİYORSAN, hiç değilse İNKÂR ETME !.."

Şu anda biz nasıl aramızda dolaşan CİNLERİ, ya da şehitlerin, evliyanın ruhlarını göremiyorsak; oysa onlar bizim şu dünyamızı paylaşıyorlarsa; ve bu tespiti yapamayışımızın sebebi, onların aramızda, fakat ayrı bir boyutta oluşu ise!...

Şu anda diğer yıldızlarda mevcut olan cennetleri ve oraların kendine has canlılarını da, o yıldızların farklı boyutlarında yaşamaları sebebiyle algılayamamakta; bilgisizlik ve peşin hükümlülük yüzünden varolan gerçekleri inkar etmekteyiz. Keza Cehennem olan GÜNEŞ de böyledir!..

Şayet, evrende "boyutsal katman" olan "ÂLEMLER" kavramını biraz açıklayabildiysek, şimdi bu “boyutsallık” içinde bir "katman" olan "LEVHİ MAHFUZ" ile “MELEK”lerden biraz daha sözedelim...

"ENERJİ" kelimesiyle işaret edilen mânâyı da kapsayan salt soyut “BİLİNÇ” katmanından, bildiğimiz madde boyutuna; ve daha “ÜSTMADDE” boyutlarına kadar, her boyut, kendine has özel bir yapıya; ve o yapıdan oluşan “bilinç birimlerine” sahiptir...

Her boyutsal katmanı kuşatan, kapsayan ve kendinden meydana getiren salt soyut bilinç boyutundan. mikrokozmoza kadar varolan tüm “âlemler-katmanlar” birer “bilinçli yaşam kesitleri”dir ki; bunların her biri, kendi kesit varlıkları ile, kendilerini kapsayan bir üst boyut varlıkları tarafından algılanırlar! ..

"LEVHİ MAHFUZ", “kesret”i yani çokluk kavramlarını meydana getiren esmâ terkiplerinin “KAZA ve KADER” boyutudur!... Bilgi ve bilinç boyutudur!... ALLAH İLMİNDEKİHÜKÜM ve TAKDİRİNfiiller âlemindeki görüntüsüdür...

Çokluk kavramı içinde olan tüm varlıklar bu boyutun tafsiliyle meydana gelmiştir...

Burada yazılmış olan hiç bir şey asla ve kesinlikle değişmez!...

"İLLİYİN"e mensup melekler ile, bunların altındaki tüm meleklerin varoluş hükümleri ve varoluş hikmetleri; ve bize kadar olan ve daha alt boyutlardaki tüm canlıların varoluş kökenleri buraya dayanır...

Burada bizler, bilgi olarak tüm varoluş gerekçemiz ve programımızla mevcuduz... Tasarım olarak mevcuduz!...

Ve burada her şey, ezelden ebede kadar mevcut olan her şey, bilgi olarak mevcuttur!..

"CEBRAİL"e gelince...

Bilelim ki...

"ALLAH", yukarıda bir yerde oturup gökten emirler yağdıran bir tanrı değildir!.

Yeryüzünde ve gökyüzünde ve tüm boyutsal katmanlarda meydana gelen her şey bir vesile ile meydana gelir...

Şayet biz, o vesileyi algılarsak, "şu yüzden, bunun eliyle" deriz; bilemezsek, kısaca ana ve asıl müsebbibe işaret eder, "Allah yaptı, Allah verdi" deriz...

Gerçeği itibariyle, "tenzîhiyet" yönünden,

 -"ALLAH ÂLEMLERDEN GANİDİR"

âyetinin işaret ettiği mânâ itibariyle, "Allah, yapmaktan etmekten" münezzehtir!... Bu ifadeler hep "teşbih" yönlüdür !..

Diğer yandan, hangi isimle anılırsa anılsın, bütün isimlerin müsemması ise, O`nun esmâ terkibi olarak meydana geldiği için, bütün varlıklardan meydana gelen her fiil, bir "HİKMET" görüşüyle gene O`na bağlanır; çünkü O`ndan başka herhangi bir vücud sahibi yoktur!...

İşte bu sebepledir ki, Cebrail Aleyhisselâm ismiyle bildiğimiz "meleğin" zâtı, Hakkın varlığı; mânâsı, esmâ terkibi; yapısı isenur” yani “enerji”dir!...

"NUR" yapılı "bilinç birim" olması sebebiyle, iletişim kurduğu kişiye, eriştirmek istediği anlamı taşıyan ışınsal impuls göndererek, onda dilediği görüntüyü oluşturur!..

Cebrail`in "görüntüsü" olarak anlatılan, biri hariç hemen tüm "görüntü"ler, onun "algılanmasını istediği görüntüler"dir.. Çünkü orijini itibariyle, bize göre, görüntü kavramından soyut-mücerred varlık sınıfındandır.

Bunun gibi, kişilerin ve tüm sistem varlıklarının rızıklarının ulaşmasında görevli olan Mikail isimli melek ile; "ölüm-dönüşüm" görevlisi olan Azrail isimli melek; kişilerin amellerinden oluşan meleklerin düzeniyle ilgili görev yapan İsmail isimli melek dahi tamamiyle "nur"dan oluşmuş "kudret + bilinç" varlıklar boyutundandır!... hepsi de görevlerini "LEVHİ MAHFUZU" okuyarak yerlerine getirirler...

İnsanların arasından seçilmiş elçilerin, nübüvvet ile görevlendirilmesi, ve insanlara yön verilmesi hususunda ALLAH tarafından vazifelendirilmiş bulunan Cebrail Aleyhisselâm dediğimiz melek, Kur`ân-ı Kerim’i "LEVHİ MAHFUZ"dan bir defada "OKU"muş, daha sonra da peyderpey Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’a tebliğ etmeye başlamıştır.

Tebliğ neyle ve nasıl başlamıştır... Niçin?

Tebliğin "İKRA" sûresinin ilk âyetleriyle başladığını ve bunun anlayabildiğimiz kadarıyla ne mânâya geldiğini izah etmiştik.. "SIKMA" işleminin anlamının dahi yine kavrayabildiğimiz kadarıyla açıklamasını yapmaya çalışmıştık..

Burada akla şu sual gelebilir...

Niçin böyle bir muameleye gerek vardı?...

Niçin Cibrîl, Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’ı “SIKTI”..?

 *  *  *