Hz. Muhammed Neyi "Oku"du

Ahmed Hulûsi

NİÇİN "BİSMİRAB"

OKU” kelimesinin ardından “BismiRABBİK” denilmesi, “OKU”MAK işleminin "RUBÛBİYET KEMÂLÂTI" üzerinden yapılması icap ettiğine işaret etmektedir...

Yani, istenilen "OKU"MAK, "ULÛHİYET" veya "RAHMÂNİYET" mertebesinden değil, "RUBÛBİYET" mertebesinden olacaktır...

Şayet, "Bismillah" denilseydi "İKRA" dendikten sonra, muhatabın "ULÛHİYET" kemâlâtı üzerinden "OKU"ması icap edecekti... Oysa, "ULÛHİYET" kemâlâtı "ZÂTI" da kapsamına aldığı için, bu kemâlât üzerinden "OKU"mak muhaldir, yani olanaksızdır!..

Nitekim bu duruma Hazreti Resûl şu sözlerle işaret etmiştir:

 -ALLAH ZÂTI üzere tefekkür etmeyiniz !.

 Yüce ZÂT`ın, tüm vasıflarıyla kendini bilmesi demek olanRAHMÂNİYET” mertebesi üzerinden de "OKU"mak mümkün değildir, zira "Beşer"in buna kapasitesi yetmez!...

Nitekim bu duruma da Hazreti Muhammed`in gece teheccüd namazı kılarken secdede söylediği şu duasındaki sözler işaret ediyor:

-Lâ uhsiy senâen aleyke, ente kemâ esneyte alâ nefsik!..

-Senin NEFSİNİ bilip değerlendirişin gibi benim seni değerlendirebilmem, senâ etmem asla mümkün değildir!..

Burada akla şu soru gelebilir:

-"RAHMAN, Adem’i kendi sûreti üzere halketti"

işareti üzere, insan, "RAHMÂNİ" hakikat üzere halkolduğuna göre, niçin aynı insan "RAHMÂNİYET" üzere "OKU"yamaz?

"RAHMAN"ın "Adem’i kendi sıfatları üzere halketmesi" son derece tabii bir olaydır, çünkü kendi varlığı dışında başka bir varlık yoktur ki, onun sıfatları üzere halk etsin... Elbette ki kendi sıfatları üzere halk edecektir!...

Ancak unutulmamalıdır ki, "insan" bir "beşer"dir"...

Varlığını meydana getiren Allah esmâsı dolayısıyla “MÜJDELENMİŞ” varlıktır... Ve bu şekilde “rahmet” ile yaratılmıştır...

Rahmet, gazâbın önüne geçmiştir!...

İnsanın karşılaşacağı ve karşılaşmakta olduğu tüm haller, -velev ki ona ters gelse, bir süre azap verse dahi-, cehennem yaşamı da dahil olmak üzere, tamamıyla bir "RAHMET" sonucudur...

Ne var ki, bu "rahmet" ile ve "RAHMÂNİ" hakikat üzere varolması dahi, "beşer"in "RAHMÂNİYET" üzere "OKU"masını sağlamaz...

Çünkü, "RAHMÂNİ" hakikat üzere yaratılmış bulunan “beşer”, "RUBÛBİYET" mertebesinde “BEŞER” olarak; "BİRİM" şeklinde, bir “ESMÂ TERKİBİ” olarak, “kesret” yani “ÇOKLUK” boyutu içinde ortaya çıkmıştır..

"RUBÛBİYET" mertebesi, "ALLAH İSİMLERİ"nin mânâlarının, sonsuz-sayısız terkipler halinde ortaya çıktığı âlem ya da boyut demektir...

"Ef`al âlemi" denilen, tüm birimlerin -insan, cin ve melek- ve oluşların meydana geldiği boyut, varlığını "RUBÛBİYET" mertebesinden elde eder...

"RUBÛBİYET" mertebesi, Rabbânî kuvvelerin geçerli olduğu ve açığa çıktığı, bu kuvvelerin birbirinden fark ve temyiz edildiği mertebedir...

Kesret âlemi” ya da “çokluk” âlemi dediğimiz boyut burasıdır...

"ARŞ"ın altıdır !...

"ARŞ"ın üstü tamamıyla mücerret (soyut) âlem olan CEBERÛT BOYUTUDUR!..

"ARŞ"ın boyutsal altı için, bir diğer tanımlama ile "kâinat" ya da "evren" diyebiliriz... Ama, mutlak mânâsıyla "evren"; yoksa bugün dünya üzerinde konuşulagelen "evren" yani "İNSANIN EVRENİ" değil!..

Şimdi bizim göremediğimiz, ve hatta algılayamadığımız sayısız canlı ve bilinçli birim türleri var... Bunlar genelde üç isim altında toplanmış...

İnsanlar... Cinler... Melekler...

Esasen, burada bizi yakından ilgilendiren, bunların birincisi ile üçüncüsü...

Aklınıza gelebilir...

-MELEKLER niçin önemli olsun ki?

Dİkkat buyrula... "AMENTÜ"ye... "Âmentü Billahi ve MELÂİKETİHİ" diye başlıyor meşhur "Âmentü’müz"...

"Kitap"tan ve "Rasûl"den önce, "meleklere iman"... Niye böyle?...

Bu konuya geniş bir biçimde "AKIL ve İMAN" isimli kitabımızda “MELEKLERİNE” bölümünde değinmeğe çalışacağız... Ancak burada da akışımız içinde bir ölçü bahsedelim...

Mutlak mânâda kâinatı meydana getiren ve kâinat içinde yer alan her nesnenin, birimin orijinini teşkil eden ana yapının adıdır “MELEK”...

Evrende algılayabildiğimiz veya algılayamadığımız her şey bu “melek” adı verilen yapıyla oluşmuştur.. Yapıları tamamıyla "NUR" ya da tasavvuf deyimiyle "esmâ terkibidir”... Ve bunun sonucu olarak da hepsi, yapılarının ve boyutlarının gerektirdiği ölçüde bilinç ve güç sahibidirler..

Evrende meydana gelen her şey ve her olay, bu “bilinç+enerji” terkiplerinin yapısal oluşumları sonucudur...

İşte bütün bu evreni meydana getiren ve “melek” ismiyle dinde tanıtılmış olan sayısız varlıklar-canlılar, ve onlardaki türlü özellikler, "FİİLLER ÂLEMİ" dediğimiz boyutu oluşturur..

Ve bu âlemde mevcut olan, ortaya çıkan bütün fiiller, onları meydana getiren ana kaynak olan "RABBIN", "RUBÛBİYET" kemâlâtının özelliklerinden başka bir şey değildir...

Öyle ise, Rabbin sayısız özelliklerinin ortaya çıktığı, sonsuz mânâları ve kemâlâtı sergileyen bu "EVRENSEL SİSTEMİ" “OKU”mak, ancak kişinin kendisindeki “Rabbânî kapasitenin”, gene “Rabbânî güç” tarafından ortaya çıkartılmasıyla mümkün olur demektir...

Evet, Hazreti Muhammed Aleyhisselâm, kendisinden istendiği biçimle, ve vahyedilen güçle, "EVRENSEL SİSTEM KİTABI"nı “OKU”muş; böylece de "RAB"binin sistemini, düzenini, nizamını tanımaya başlamıştır...

Bu "OKU"yuş kendisini sarsmış, ürkütmüş, “OKU”duklarının azâmeti karşısında haşyet duymuş; ve bildiklerini örtmek zorunluluğunu hissetmişti.. Örtmüştü kendini.. Belli bir hazım döneminden sonra artık bu örtünün kalkıp gerçeğin insanlara bildirilmesi gerekiyordu:

-Ey ÖRTÜYE BÜRÜNMÜŞ OLAN, KALK ve UYAR !.. (74-1/2)

Emri gereğince insanları uyarmaya başlamıştır...

Evet...

Sanırım, bütün bu izahlardan sonra, açık-seçik ve kesin bir şekilde “OKU”manın bizim klâsik mânâda anladığımız şekilde “okur-yazarlıkla” bir ilgisinin olmadığı; “OKU”ma olayının ele verilmiş bir yazılı kağıt ya da kemik parçasıyla alakası bulunmadığı iyiden iyiye anlaşılmıştır...

Gene de konuyu anlayışında tam olarak oturtamamış bulunanların çıkabileceğini düşünerek, bu genç arkadaşlarımıza spordan bir misâl verelim...

Bugün futbolda kullanılan bir deyim vardır...

OYUNU OKUMAK” !.

Biline ki, burada da “okumak”tan murad asla yazılı metni okumak değildir...

"MAÇI OKUMAK" demek, maçın gidişini, oyunun stilini, tarzını, takımların taktiklerini, oyuncuların kapasite ve özelliklerini ve zaaflarını değerlendirmek demektir...

"MAÇI, OYUNU OKUYAN" teknik direktör, oyun içinde gerekli tedbirleri alarak, icabeden taktik ve değişiklikleri yaparak takımının maçı kazanmasını sağlar...

İyi bir teknik direktör, daha maçın başlarında “OYUNU OKUR”, ve ona göre gerekli değişiklikleri oluşturarak, oyuncularına gerekli taktikleri verir ve neticede de kazanır...

Demek ki burada da olay bir "yazılı metni okuma" olayı değildir...

İşte bu misâlde olduğu gibi, “DİNİ” mânâda "OKU"mak dahi, herhangi bir harf dizelerini birbirine bağlayarak bundan bir anlam çıkarmak değil; basiretle, ferâsetle, nüfuzetle (yapının özüne girerek onu değerlendirmek suretiyle), "RUBÛBİYET" mertebesinin sayısız özelliklerinin oluşturduğu bütünlük içinde, SİSTEM olarak ortaya çıkan evrensel KİTABIN, SİSTEM KİTABININ sırlarını "OKU"maktır !..,

             *  *  *