Evrensel Sırlar

Ahmed Hulûsi

YEDİNCİ GÜN

Cem o gece pek uyumadı. Zira Elf`ten ayrıldığında zaten horozlar ötmeye başlamıştı... Koltukta biraz uyukladı.

Derken Gönül onu uyandırdı !. Günlerden Cuma idi...

Kafası oldukça meşgul, yarı uykulu bir şekilde, nasıl ders verdi okulda ve nasıl akşamüstü okuldan çıktı pek farkında olmadı.

Kafasına öyle sualler takılıyordu ki, mevcut bilgisiyle o suallerin altından kalkması imkânsızdı...

O gün de bu suallerle meşgul bir vaziyette geçti...

Cumartesi günü Gönül teklif etti ona, şöyle sâkin bir deniz kenarına gidip dinlenelim diye...

Hoş geldi bu fikir ve beraberce deniz kenarına gittiler..

Gönül, denizde geçen gemi ve vapurları, arada gidip gelen sandalları seyrederken sordu Cem`e:

- Yaklaşık bir aydır sanki bu dünyada yaşamıyorsun !..

Gerçekten olağanüstü bir durumla karşı karşıyasın... Ama bütün bunlar sana ne kazandırıyor pratikte ?...

Bu kadar kendini yormana, sıkılmana değer mi ?

- Acıktığın zaman yemek yersin değil mi ?...

- Evet.. ?

- Yemeyi ne zaman bırakırsın ?

- Doyunca !.

-Doyana kadar yer misin ?.

-Evet...

-İşte ben de bütün bu mevcûdâta karşı doyumsuzum !..

Bilmek istiyorum bu varlığın aslını ve hattâ imkân olursa tamamını.. Nedir, nasıldır...

-Allah böyle yaratmış, böyle yürütüyor işte... Sen, Allah mı olacaksın ki, her şeyi bileceksin ?..

-Şu anda herşeyi ilmiyle kapsayan varlık olmamışsam, gelecekte de herşeyi ilmiyle ihâta eden varlık olmam imkân dışıdır...

Ama, herşeyi ihâta eden varlık, herşeyin ötesinde midir, yoksa herşeyin ta kendisi midir ?...

Yoksa, herşeyin kendisidir de şeyliğin mi ötesindedir ?.. Bak, gene bir yığın sual çıkıyor ve ben bunların cevaplarını bulmak için uğraşıyorum...

Demek ki, "ben" dediğim varlığım, bu işlerle meşgul olmak için var... Zîrâ ne yaparsam yapayım, başka bir şey düşünemiyorum... Hamurum bu mevzûlardan karılmış...

- Gerçekten bir hamur meselesidir bu !..

Diyerek, yanlarında Elf peydah oldu... Ve devam etti konuşmaya...

- Ne yaparsan yap, bir tüccar veya bir kuyumcu yahut ta bir sporcu olamazsın sen !.

-Peki ben hamurumun dışına çıkamayacağıma göre, herkes de kendi hamurunun dışına çıkamayacaktır demektir !.

O halde, "herkes kaderin hükmü altındadır!.. Kaderde, kendisi için ne yazılmışsa o gerçekleşecektir" diyemez miyiz ?

- Senin geleceğin takdir edilmiş, kesinleşmiş ve geleceğini yazan kalem kırılmıştır; dersem, seni çok şaşırtır mıyım ?...

Gönül atıldı:

- O takdirde ne yazılmışsa bana, o başıma gelecek demektir... Niye çalışıp gayret göstereyim ben ?

- Evvelâ, sualine cevap vereyim, sonra da müsaade edersen ben sana sual sorayım...

Sen ne iş için yaratılmışsan, o sana kolay gelir !.. Boş durman imkânsızdır, daima bir şeyler yapacaksın...

Ama yapacağın işler, sana kolay gelendir !.. Kolay gelmesi de senin hakkında o şeyin takdir edilmesidir !

Sana bu yazıyı yazan kimdir ?... Neyle yazmıştır ?.. Yazılan nesne nedir ?..

Bunların cevabını verebilir misin ?

-Onların cevabını bilsem hoca olur çıkardım... Hattâ hocalar bile bilmez bunların cevabını... Bildiğimiz duyduğumuz, Allah yazmış !...

Ama neyle yazmış, nereye yazmış, nasıl yazmış ben ne bileyim!.

-Bak Gönül, bunlar, hep insanların mevcut bilgileri ve anlayış seviyeleri nazarı dikkate alınarak, gerçeği bilenler tarafından sembolik şekillerde ifade edilen hususlardır. Şâyet, dar görüşlülükle meselenin, kelimenin dış mânâsında kalırsa insan, ömrü hayâller ve evham içinde gider !...

Sonra da gerçeklerle karşılaşınca, o gerçeklere göre kendini hazırlayamadığı için büyük bir sıkıntıya, azâba düşer !

- Peki, gelecek hayat nedir ve nasıldır ?

Diye bu defa Cem sordu:

-Gelecekteki dediğin hayat, senin bedenle olan ilişkinin kesilmesi anından itibaren başlayan hayattır...

Bu da iki devredir.

Birinci devresi bu sisteminiz canlılığını sürdürdüğü sürecedir...

İkinci devresi ise güneş sisteminizdeki gezegenlerin bir kısmının güneşin büyümesiyle içine girmelerinden sonradır.

-Peki ben nasıl olacağım bu devrelerde ?..

-Birinci devrede, hologramik mikrodalga beden yâni sizin deyişinizle "RUH" olarak, ama bedeni terkettiğin son andaki görüntü şeklinle...

İkinci devrede ise, gelişme sürecin içersinde eriştiğin ahlâk veya idrâkına göre ortamına uygun bir fizik bedenle !... Ama bu fizik beden, bugünkü bedenin meselâ suda yürüyebileni veya havada durabileni veya duvardan geçebileni niteliğinde bir fizik beden...

-Bu bedenden ayrıldıktan sonra içinde bulunacağım mikrodalga beden nasıl bir şeydir veya nasıl oluşmaktadır ki ?..

- Beyninin ürettiği mikrodalga yapıdan oluşmaktadır !..

-Yâni beynimin ürettiği dalgalar gelecekteki bedenimi mi oluşturmaktadır

-Beynimin ürettiği dalgalar gelecekteki bedenimi mi oluşturmaktadır ?...

Ama bu konuda dünyanın en ileri doktorları bile daha bir şey keşfetmiş değil !..

-Sizin beyin doktorlarınızın ilmi, bizim nazarımızda, deliliği meydana getiren (!) şeytanları kovmak için (!) delileri kamçılayarak kurtarmak isteyen kişiler kadar bile yoktur !..

Bir takım dış ışınsal merkezlerin etkisi altında kalarak, size göre anormal davranışlar gösteren kişilere karşı uyguladıkları tedavi şekilleri nedir ?...

Uyuşturucu haplar ya da iğneler veya elektro şok dedikleri beyni sarsma işi !... Netice ?.. Çözüm !..

Kanser olmuş hastaya, morfin vererek ağrısını duyurtmamaya çalışıp, sonra da bu hastalığı geçirttik demeleri gibi !...

İdrâkı ayrı, yaşamı ayrı, düzeyi ayrı insanları anlayamadıkları için deli (!) diye niteleyerek gûya meseleye çözüm getirmeleri ve sonra da kendilerine paye vererek bununla öğünmeleri !...

Oysa eski bazı bilginlerinizin, deli dediğiniz hastaları müzik ile tedaviye çalışmaları, çok daha müsbet bir yaklaşımdır meseleye !... Zira burada ses dalgalarıyla beyni etkileme, uyarma veya uyuşturma mevcuttur. Neyse, zaten esas konumuz da bu değil...

Bilinç dediğin unsurun bir ismi alması ve hükümlerini ve dolayısıyla fiilleri ortaya çıkarması hep beyin faaliyetleriyle alâkalıdır.

Gerçekçi gözle bakarsan, beden dediğin yapı tamamıyla kimyevi bir laboratuvardır !... Kaba maddenin çeşitli kademelerde analizi vardır bedende.

Alınan gıdalar, bildiğiniz şekilde bedende çözümlenir ve vücuda enerji sağlar. Hayatiyetin devamlılığı böylece gerçekleşir.

Tıpkı bir kompütürün çalışması için elektrik cereyanına ihtiyacı olması gibi... Ama kompütürün faaliyeti tamamıyla yapılış gayesine ve de programlanmasına bağlıdır.

Sen bir şey yiyorsun ve tatlı yedim diyorsun ve zevk alıyorsun. Oysa ne oluyor ?

Terkibi karbon, hidrojen, azot veya bir başka atom olan nesne bedene giriyor ve dilden geçerken tad olarak hüküm alıyor, elementsel çözümü bio-elektrik mesajı olarak gittiği beyinde. Oysa beyinde tad diye bir şey mi var?

Veya gözü ele aldığımızda... Beyninde görülen bir nesne mi var; yoksa, görülen nesnenin bir elektriksel çözümü mü beyinde değerlendirilerek bir hükmü doğuruyor ?..

Aslında yediğin, kokladığın, işittiğin, gördüğün nesnelerin beyne ulaşması anında, aralarında dalga boyları dışında ne farkları var ?... Ha bir radyoda kısa, orta uzun dalgalardan gelen mesajların üstüne düşülerek onların çözümlenmesi veya dinlenmesi; ha da, beyne ayrı ayrı dalga boylarına veya görüntülere göre mevcut olan dalgaların gelmesi...

Eğer insan beynine hâkim olabilirse, beynini ayarlayabilirse, programlayabilirse, suda da yürüyebilir, havada da uçar, zehiri de içip tesirsiz hâle getirebilir...

İspatı gene aranızda mevcut ama siz bunu farkedemiyorsunuz!.

- Nasıl aramızda mevcut ?

-Karşısındakini hipnotize eden bir kişiyi ele alalım...

Bu hipnotizeden sonra, zehir gibi tuzlu suyu karşısındakine verip, sen limonata içiyorsun dediğinde, o kişi gerçekten limonata içiyormuşçasına o nesneyi içip bundan lezzet de almıyor mu ?... Sonra da tuzlu suyu içtiğini hiç hatırlamıyor bile...

Veya daha büyük bir misâl size göre... Hipnotize edilen bir şahsın, hiç bir uyuşturucu verilmeden karnını açıp, mide veya başka bir organını ameliyat yapabiliyorlar mı ?..

-Evet bunu gördük televizyonda...

-Peki o şahıs, hiç uyuşturulmadığı halde karnının bıçakla kesilmesini de seyretti ve de hiç acı duymadı değil mi ?..

-Evet, öyle !...

-Peki bunun nasıl gerçekleştiğini izah edebilen var mı ?...

-Hayır!...Hipnotize diyorlar ama havada kalan bir kelime, ne oluyor, nasıl oluyor bunu izah edebilen yok !.

-Daha ötesine gidelim istersen !.. Filipinlerdeki "şifacı"ları duydun herhalde... Biliyorsun neler yaptıklarını.. ?

-Evet, gazetelerde okumuştum... Hastayı, hiç bir alet veya bıçak kullanmadan ameliyat ediyor, kan akıtmıyor, ve sonra da açtığı yeri gene eliyle kapatıyormuş. Hattâ ameliyat izi bile kalmıyormuş !... Üstelik ameliyat olan hasta da bu durumu olduğu gibi seyrediyormuş !..

-İşte bütün bunlar hep beyinlerin kontroluyla ve programlanmasıyla meydana gelen şeylerdir...

İnsanın madde zindanından çıkabilmesi için tek şansı beyindir!..

Kendindeki güç ve kuvvetleri keşfedebilmesi için gene tek yolu beynini kullanabilmesini öğrenmesidir...

Eğer insanlığınız bunun değerini anlayabilse, tüm mâlî kaynaklarını silah ve uzay araçları yapmak yerine, beyni keşfedebilecek cihazlar geliştirmeye yöneltirdi. Zira, dünyada uzayın sırlarını çözebilecek, beyinden güçlü bir araç mevcut değildir !... Gene insanın, kendisini müdafaa etmesi için beyinden güçlü bir silâh da yoktur !..

-Biraz mübalağalı olmadı mı Elf ?... Atom ya da hidrojen bombasına sahip bir devletin atış gücüne karşı beyin gücü ne yapar ki ?...

- En azından, bir düğmeye basmakla meydana gelecek akım gücünü, beyninden üretmek ve o noktaya teksif etmek sûretiyle, bombayı olduğu yerde infilâk ettirip, kendi başlarına patlattırabilir !... Ve daha aklına gelmeyecek yollarda kullanılabilir.

- Peki, yâni, insan deyince beyni mi anlayacağız ?.. Bir "ruhu" yok mudur insanın ?...

Beyin çözüldüğü anda, insan da ölüp yok mu oluyor?.. Bu takdirde öldükten sonra bir hayat mevzûbahis olamaz !.

Oysa sen, öldükten sonra süregidecek bir hayattan sözetmiştin az önce !...

Her şey, beyinden ibaret ise, böyle bir şeyin varlığından nasıl sözedebiliriz ki ? Öldükten sonra beyin de diğer organlar gibi çözülüp çürüyor !?...

- Bak Cem, senin artık bazı kelime şartanmalarından arınman gerekli !.. "Ruh" diye bahsettiğin şey, tek tek kuklalar gibi ezelde varedilmiş, ayrı ayrı birimler, değildir !...

"Ruh", orijini itibariyle "tek bir ruh"tur !...

Biz de dahil olmak üzere, bütün varlıklar, bu "RUH" ile diridir, ve mevcuttur !...

Ne, bölünmesi söz konusudur, ne de parçalanması!. Ne cüzü vardır, ne de külü !.

- Peki ama, benim ruhum yok mu ?

- Hoş insansın Cem !... Senin, orjinal - bağımsız bir ruhun hiç bir zaman oluşmadı; oluşması mümkün değildir zaten!... Sen, gerçek "ben"liğin ile, o tek ruhun varlığıyla "sen" varsın !..

Ama bilgisizliğin, câhilliğin ve de şartlanmaların, senin o ruha sahiplik iddiasına sürüklenmene yol açıyor...

-Peki, şimdi benim, herkesten ayrı bir yapım, şahsiyetim, mizâcım yok mu ?...

-Var, var elbette !.. Ama bu, senin, herkesten ayrı bağımsız bir ruhun olmasından dolayı değildir ki...

- Neyimle ayrıyım, ben başkalarından öyle ise ?..

- Tabiatınla, huylarınla, şartlanmalarınla, idrâk, tefekkür, hayâl gücünle, vehminle, hâfızanla, benlik duygunla...

- Bunlar, hep ruhumdan kaynaklanmıyor mu ?

- Bu saydıklarının tümü de ruhuna yüklenmiştir !... Ama şu misâle iyi kulak ver !

Bir ampulü gösterip, elektrik bundakidir diyebilirim sana; bir buz dolabını gösterip,. bu da elektrikle hayatiyetini devam ettirir; diyebilirim; bir elektrikli semâveri gösterip bu da elektrikle vardır, diyebilirim; elektrikle çalışan otomobili gösterip gene aynı şeyi söyleyebilirim !...

Eğer, sözün kabuğunda kalırsan, buzdolabını, ya da otomobili hatta semâveri elektrik sanabilirsin !.. Ama, gerçeği bilen için elektrik, ne buzdolabıdır, ne otomobil, ne semâver ne de bir baraj!... Hattâ, sudan üretilmesine rağmen, ne de su !...

Evren, salt enerjiden ibarettir.

Bunun ne olduğunu, henüz, insanlık olarak eriştiğiniz ilmin çözümlemesine imkân yoktur.

Siz , daha yeni yeni nötrinoları, fotonları, ve ondan daha küçük parçacıkları buluyorsunuz...

Ama öte yandan, beynin yaydığı, hücrelerin yaydığı mikrodalga yayınlarından; onların meydana getirdiği bedenden; bu bedenin özelliklerinden hiç haberiniz yok !...

Daha ne ayın insanları etkileyen ışınımını tesbit edebilmiş durumdasınız, ne de merkürün veya marsın, ya da ötekilerin...

Bu yıldızların gönderdikleri kozmik ışınımın bile farkında değilsiniz ki; ışınımın beyin üzerindeki etkilerini anlayabilesiniz!...

Bırak bu gezegenlerin veya yıldız kümelerinin yaydıkları kozmik ışınların, üzerinizdeki etkilerini tespit etmeyi; Setrililerin, insanlar üzerindeki etkilerinden bile bîhabersiniz !...

Üstelik, bu ilkelliğinize rağmen de, kendinizi çok gelişmiş, bilgili, hüküm sahibi varlıklar olarak görüp, son derece zavallı bir duruma düşüyorsunuz!... Kısır aklınızla, her şeyin son derece dar olan madde sınırları içinde var olduğunu sanıp; çevreden beyne gelen uyarılara beynin cevaplar, tepkiler vermesini esas alıp, insanı bundan ibaret kabul ediyorsunuz !.

- Peki, sana göre bizim ne yapmamız lâzım ?...

- Önce kendinizi, ruhunuzu tanımalısınız !..

- Elf, kafamı karıştırmak için ne lazımsa onu yapıyorsun !.. Şimdi dedin "ruh tektir" diye; şimdi de diyorsun, ruhunuzu tanımalısınız ; yâni, " kişilik ruhu" olduğundan sözediyorsun...

Şimdi, benim kendime has bir ruhum var mı ?... Yâni, Cem diye bir kişinin ruhu var mı ?.. Bu beden toprağa karıştıktan sonra, Cem diye birinin varlığı sözkonusu olacak mı ?.. Ölmüş kişilerin ruhu var mı, onlar bir başka âlemde yaşıyorlar mı şimdi?... Ruh, tek bir ruh ise, "kişisel ruhlar" nedir ?..

-Cem, öyle sorular soruyorsun ki, bunların izahını geçmişte dünyanız üzerinde kimse açıklamamıştır !... Bu yüzden de, vereceğim cevapları anlayabilmen hayli güç olacaktır !

Buna rağmen, işin içyüzünü sana son derece basite indirerek anlatmaya çalışacağım. Fakat anlatımdaki basitleştirme seni sakın yanıltmasın... Zîrâ, iş hiç de kelimelerde görüldüğü kadar basit değildir. Hattâ bırak basit olmamayı bir yana, henüz bugünkü ilim ve anlayışınızın eremeyeceği kadar komplikedir...

-Evet gelelim benim ruhuma... Benim ruhum var mı ve nasıl meydana geldi ve bahsettiğin tek ruhla ilişkisi nedir ?...

-Anne karnındaki ceninde 120. günden itibaren beynin önemli bir kısmı dış kozmik ışınları değerlendirecek bir düzeye gelir; ve bu düzeydeki faaliyetleri ve kozmik ışın yapıların tesiri ile sizin "RUH" adını verdiğiniz, bedenin hologromik mikrodalga ikizini, bedene yaydığı dalgalar ile oluşturur...

Böylece 120. günden itibaren bir kişilik taşıyacak ruh dünyaya gelmiş kabul edilir.

İşte bu sebepten dolayıdır ki, 120 günden sonra çocuk düşürmek doğru olmaz. Çünkü o varlığın kişiliği meydana gelmiştir.

Bundan sonra beden geliştiği sürece, bedenin dış hücreleriyle birlikte dalga beden de aynen gelişir.

Nitekim özel fotoğraf makineleriyle çekilen fotoğraflarda bedenin çevresinde manyetik bir siluet görünür.

Tamamıyla beynin yaydığı bir çeşit özel dalgalardan meydana gelen bu hologramik beden sizden öncekiler tarafından "RUH" kelimesiyle tanımlanmıştır.

- Yâni, "RUH", bedene dışardan giren bir şey değildir; beynin 120. günden itibaren yaydığı dalgadan meydana gelen hologramik bir bedendir mi demek istiyorsun.. ?

- İşte öyle bir şey !

- Peki, bu ruhun şekli ?...

-Aynen bedenin şeklidir... Çünkü bedenin gelişmesine bağlı olarak şekil alır !

- Peki, bedenle, ruhun yani, dalga bedenin ilişkisi nedir ?...

Bu hologramik beden, neden maddi bedenden ayrılamaz veya ölümle nasıl ayrılır ?

- Dalga beden tamamıyla beyin faaliyetine bağlı olarak, maddi bedene bağlı olarak hayatına devam eder.

Beyin hayâtiyetini koruduğu sürece, dalga bedenin, madde bedenden ayrılması sözkonusu değildir !..

Buna, yaşadığınız âlemde en güzel mîsâl elektromıknatıstır !... Elektrik akımı geçtiği sürece, manyetik güç kazanan demir, karşı demirleri çeker ve tutar. Elektrik akımı kesildiği anda ise demir çekici gücünü yitirir ve tuttuğu nesneyi bırakır.

Bunun gibi bedeniniz de beyinden aldığı elektrik gücüyle, tıpkı bir elektro mıknatıs gibi mikrodalga bedeni çeker!.. Ne zaman ki beyin yaşam enerjisini kaybeder, işte o anda mikrodalga bedeni kendinde tutabilme gücünü de yitirir; ve siz, buna "RUH" bedenden ayrıldı dersiniz.

-Peki bu ayrılan hologramik mikrodalga bedenin, bir şekli var mıdır, yoksa şekilsiz midir ?

Hani, şu hayâlet karikatürlerinde olduğu gibi, her şekle girebilen, seyyal bir nesne midir ?...

-Bu sualine iki şekilde de cevap verilebilir... Zira, oldukça karışık bir meseledir bu...

Asliyeti yâni orijini itibariyle her ne kadar şekilsiz bir yapıysa da, bu mikrodalga beden, sen ona yöneldiğin zaman, bir sûretle görürsün büyük bir çoğunlukla! ... Hele daha önceden, yâni bedenli devresinden sana yerleşmiş bir imajı varsa, yüzde doksandokuz onu bu sûret olarak görürsün !..

- Yâni şimdi ben, geçmişteki bir şahsı gördüğüm zaman, bu görüşümde yer alan sûret benim hayâlim midir ?

- Senin hayâl gücünden doğan bir görüntüdür... Zira bu yapı, orijini itibariyle daha önce de söylediğim gibi bir mikrodalga yapıdır !... Şöyle düşün...

Televizyon vericisi bir kişinin görüntüsünü antenden yaydı... Sen şimdi, vericiden havaya yayılan bu dalgaları düşün?.. Bu dalgaların bir sûreti var mıdır ?

-Bilemiyorum! .. Bilemiyoruz... Ancak alıcıda çeşitli devrelerden geçtikten sonra ekrana düşen yansımayı görebiliyoruz...

- İşte ruhların, diğer bir deyişle dalga bedenlerin görüntüsü, anlatım için bu tür dalgalara benzetilebilir... Ancak sen, o dalgaları değerlendirirken, hayâlinde, o konuya dair bildiklerini de toparlayarak bir sûret tahayyül edersin ve böylece kafanda bir sûret belirir..

- Peki ruhlar âlemi mânevi bir âlem değil midir ?...

- Her ne kadar, senin madde bedenine göre mânevi, yâni madde ötesi bir âlem ise de, esasen kendi yapısına göre, ruhların içinde yaşadıkları âlem, kendi o andaki yapılarına göre maddî bir âlemdir !...

- Yâni, ruhlar âlemi de maddî bir âlem midir ?

-Şunu anlatmaya çalışıyorum... Senin "maddi" hükmün, algılama araçlarına "GÖRE"dir !..

Senin algılama aracına sahip olmayan başka biri için, sana göre maddi olan şey, ona göre mânevidir, veya madde ötesidir!...

Dolayısı ile, siz insanlara göre madde ötesi kabul edilen âlem; gerçekte, o âlemde varolan birimlere GÖRE maddi bir âlemdir!...

Sizin, aslında en büyük hatanız, bedeninize hitabeden nesnelerden ibaret bir dünyayı asıl kabul edip; onun ötesini tartışma konusu yapmanızdır. En büyük ilkelliğiniz budur işte !...

- Algılama aracımızın olmayışından dolayı, kabullenemiyorsak maddeötesi dediğimiz âlemin maddeliğini, nasıl ilkel kabul ederiz ki kendimizi ?..

- Düşünce yoluyla bazı şeyleri idrak ederek !... En azından, görme ve duyma araçlarınızdan ibret alarak !... İbretsiz bakan göz, budak deliğinden farksızdır !...

Göz, belirli dalgaboylarını beyne iletmekten başka bir işe yaramaz !... Asıl, beyindir !.. Ancak, siz beyninizi kullanmasını bilmiyorsunuz !.. Ve bu yüzden de, bu ilkel yaşantı girdabından çıkamıyorsunuz.

Gönül burada söze karıştı...

-Şu ruhlar âlemine dönelim lütfen!... Ruhlar, şimdi maddi bir âlemde mi yaşıyorlar yâni ?...

- Evet, kendi yapılarına göre, kendilerine maddî olarak gelen bir âlemde yaşıyorlar şu anda...

- Peki toprak altında değil mi onlar ?... Kâbir âlemi , dediğimiz âlem, yeraltı dünyası değil mi ?

- Burada yanıldığınız bir nokta var! ... Toprağın altına attığınız, kişinin sadece bedenidir.

Ruhu dediğiniz dalga beden ise, şâyet dünyada iken yaptığı çalışmalar sonucu kabirden kurtulup serbest dolaşım gücünü elde etmiş ise; kişiye göre değişen bir zaman birimi içersinde, toprak içinden çıkarak havaya yükselir !..

Ancak bu yükseliş, kişinin dünyada elde ettiği manyetik gücle sınırlıdır !.

- Yâni sonsuza doğru bir yükseliş mi ?..

-Hayır !.. İçinizden geçmişte yaşamış Nebî, Rasûl ya da ermiş dediğiniz, pek az gerçeği olduğu gibi görmüş kişi hâriç, ne yazık ki insanlık bu konuda büyük yanılgıya düşmüştür...

- Nasıl yani ?..

- Madde bedeni terkettikten sonra, insanlık için iki aşama sözkonusudur.

Birinci aşama, bedenin terkinden kıyâmetin kopmasına kadar olan aşamadır !...

- Ha sahi kıyâmet nedir ?... Evrenin yokoluşu mudur ?...

- Doğru, bunu da bilmiyorsunuz !... Kıyâmet diye size anlatılan şey Dünyanızın kıyametidir ki bu da güneşin büyümeye başlamasıyla birlikte, Mars dahil çevresindeki uydularını içine çekmesi, dıştakilerin ise galaksiye dağılması hâdisesidir...

Cem başka bir soruyla söze karıştı:

- Yâni madde bedenleri terkeden ruhların, birinci devre yaşamı kıyâmete kadar sürecek demek istiyorsun... Ya sonra ?..

Gönül de hızını alamayıp başka bir soruyla karıştı araya:

- Peki bu devrede herkes istediği yere gidebilecek mi ?

Elf, önce Gönül`e cevap verdi:

- Bedeni terkeden ruhlar iki sınıftır...

Bir kısmı sizin deyişinizle yedikat yerin altında hapis kalanlardır... Bir diğeri de semâlara yükselenlerdir...

Bunu size şöyle açıklayayım... Madde bedeni terkeden mikrodalga bedenler ya dünyanın atmosferi içinde, çekim alanı içinde hapis kalırlar, öteye geçemezler; veyahut da bu çekim alanının ötesine geçerek güneş sistemi içinde dünyadayken edinmiş oldukları manyetik güce göre diğer güneş uydularına kadar gidebilirler...

Cem az önceki sualini yineledi:

- Ya kıyâmetten sonra ?...

-Dünya çekimalanı içinde hapis kalmış veya diğer bir deyişle dünyanın manyetik alanından kendini kurtaramamış hologramik mikrodalga bedenler, dünya ile birlikte güneşin bugünkü hacminin bin mislini bulan ateş topu içine düşeceklerdir... Ki artık oradan kurtulabilmeleri imkânsızdır.

- Ya diğerleri ?...

-Mars’a kadar yükselebilmiş ruhlar için de aynı sıkıntı mevcutsa da, bunların bir kısmı, daha ötelere gidebilecek kadar güçlü olan ruhlar tarafından bu bölgeden çekilerek çıkarılırlar... Fakat bunlardan arta kalanlar içinse hayat artık bu içinde kaldıkları sistem içersinde ebeden devam eder !

- Peki ya güneşin çekim alanından kurtulabilenler ?...

- Onlar ise galaksi içinde yeni bir yaşama başlarlar farklı bir boyutta !..

Gönül gene sordu:

- Sen şimdi, cehennem ile cenneti anlatmış olmadın mı ?...

- Evet, sizden öncekiler bu gerçeklerden, o günkü insanların kavrama ölçüleri içinde bu tâbirler ile sözetmişlerdir... Ama, son derece yüzeyden !.. Ama, oluşumun tüm safahatına sâdık kalarak!...

- Demek, "Cennet ve Cehennem" denilen şeyler gerçek ha!?...

- Siz daha, "Cennet ve Cehennem" kelimeleriyle anlatılmak istenen yaşam biçimlerinin kapısını dahi anlayamayacak kadar ilkelsiniz !...

Mikrodalga, kozmik âlemin sonsuz gerçeklerini, size o son derece dar ve kısır kalıplarınız içinde anlatmaya çalışan, hakiki mânâdaki insanların çektiği sıkıntılara üzülmemek elde değil...

Kozmik âlemin gerçeklerini dünyanıza ait kelimelerle ve dünyanıza ait eşyaları misâl vererek bu derece başarılı bir şekilde anlatabilmeleri olağanüstü bir davranıştır.

Ne yazık ki onların anlattıkları sembolleri gerçek diye kabullenmekten öteye geçememiştir akıllarınız !...

Hep, sembolleri hakikat, sanarak aldanmış, o sembollerle varmanız istenen hedeflere yönelmemişsiniz.

Kiminiz de bunların birer sembol olduğunu idrak etmiş, fakat bu semboller ile ne denmek istendiğini araştırmamış...

- Peki ölerek yok olmak diye bir şey sözkonusu olmadığına göre, Güneşin çekim alanına düşen bir kişi ne olacak ?...

Diye, Cem anlayamadığı bir noktayı sordu:

-Güneşin çekim gücü ve kütlesel ağırlığı dünyadan kat bekat fazla olduğu için orada yaşamlarına devam etmek zorunda kalanların mevcut bedenleri bugünkü bedenlerinden çok çok daha büyük olacak güneşin alev ve ışınsı varlıkları içinde korkunç sıkıntılar düşeceklerdir !...

Güneş her ne kadar bugün dünyanızdakilerin hayat kaynağı ise de, bilemediğiniz ölçüde korkunç zararları da vardır sizin üzerinizde. Tahmin edemeyeceğiniz kadar güçlü kısıtlayıcıdır üzerinizde

-Nasıl yani ?

-Şairleriniz, yazarlarınız, düşünürleriniz, ermişleriniz hep geceyi seçer... İlhamlarını gecede alırlar... Niçin ?...

Çünkü ilham dedikleri şeyler ancak güneş radyasyon direkt etkisinin kalktığı anlarda beyninizde farkedilir hale gelir...

Kısa dalgadan radyonuzun durumunu düşünün... Gündüz dinleyemediğiniz pekçok istasyonu gece alabilirsiniz... Sebep, güneş radyasyonunun direkt etkisinin olmayışıdır.

- Beyinle ruh ilişkisi nedir lütfen bunu açıklar mısın ?.. Beyin mi ruha yön veriyor ruh mu beyine yoksa daha değişik bir durum mu söz konusu ?

- “Kişisel ruh” diyerek işaret ettiğimiz madde ötesi bedeninizin gelişimi ve oluşumu tamamıyla beyne bağlıdır. Bu mikrodalga bedenin tüm özellikleri ve kâbiliyetleri ancak beyinle düzenlenir!...

Meselâ, sizin hâfıza dediğiniz şey beyinde bir merkez olarak kabullenilir. Oysa, tüm bilgiler hologramik biçimde Ruhunuzda kayıtlıdır.

Nasıl görme dediğiniz hâdisede, göz beyne nisbetle ne vazife görürse; beyindeki hâfıza merkezi de mikrodalga bedene nisbetle o durumdadır..

Sizin tüm davranışlarınız, niyet dediğiniz iç düşünceleriniz istikametinde beyin tarafından artı ve eksi diye tanımlayabileceğimiz bir biçimde mikrodalga bedeninizde yerini alır.

Gerçekte, unutma diye bir olay kesinlikle yoktur. Senin gibilerin unutma dedikleri şey, beyindeki, ruhtan dışa aktarma işlevini yapan bölümlerin, yetersiz faaliyeti sonucu mikrodalga bedene intikal etmiş şeylerin yeterince beyne aksetmemesinden ibarettir.

-Yüksek ruhi kuvvetlerden sözediyoruz... İnsanda bir takım üstün ruhânî güçler yok mudur ?.. Olağanüstü dediğimiz hâdiseleri meydana getirenler hep bu rûhî güçlerini kullanan kişiler değiller mi ?..

- Burada da bir noktada yanılıyorsunuz !...

Gördüğünüz bütün olağandışı olaylar ve davranışlar, bunları ortaya koyan kişilerin beyinlerinde cereyan eden henüz ilminizin tesbit edemediği değişik faaliyetlerin mahsûlüdür.

Ancak bu değişik faaliyetler ve bakış farkları ruhlarına da yansıyarak yerini alır.

Ruha yansıyan bu güçler, fizik bedenin terkinden sonra mikdodalga bedenle sürdürülen yaşamda geçerlidir.

Yâni, senin anlayacağın şu dünya üzerinde görülen bütün olağandışı davranışlar, tamamıyla tesbit edemediğiniz beyin faaliyetlerinin mahsûlüdür.

Bu arada dikkatten kaçmaması gereken bir nokta var ki, bu yaşamda üst beyin faaliyetleri dediğimiz bu hususları idrâk etmemiş ve bu idrâkın neticeleri ruhunda yer almamış kişilerin maddeötesi yaşamları bir çeşit kör yaşamdır.

- Cennete gitseler bile mi ?..

- İyi anla Cem, ne cehennem sizin tahayyülünüz gibidir ne de Cennet!

Cennet dediğiniz âlemin tüm esintileri, bugün üzerinizde mevcuttur; ancak siz bilinçsizliğiniz ve kendinizi kaptırdığınız ilkel yaşamınız dolayısıyla bu esintilerden tamamıyla mahrum bir halde, dünya cehenneminde sürdürüyorsunuz günlerinizi!...

Galaksinizde bulunan yüzmilyarlarca yıldızların boyutsal derinlikleri cennetlerinizi; sert gezegen etkileri Güneşteki cehenneminizi meydana getiren etkenlerdir.

Güçlü Mars ya da Satürn etkisi almış bir insan hayatı boyunca vehimden, vesveseden, kuruntudan, iç daralmasından, bedeni ihtiraslardan kolay kolay kendilerini kurtaramaz.

Bunların tesirleri altında faaliyet gösteren beyinleri de aynı anda cennetlerden gelen esintilerden yâni yüksek sistemlerden gelen güzel tesirlerden faydalanamaz.

Anlayacağın Cehennemin tüm azâb verici güçleri ile Cennetin tüm anlatılamayacak tesirleri aynı anda insan beyinlerine gelmektedir. Ancak bulutun gelmekte olan güneş aydınlığını kesmesi gibi, gezegenlerin ters tesirleri de, beyne gelmekte olan burçların daha hassas dalgalarına mâni olur.

Dünya yaşamında cehennem hayatını meydana getiren ters etkilerden kendini kurtaramayan beyinlerin mikrodalga bedenlerinin de daha sonra bu tesirlerden uzak kalabilmesi çok güçtür. Sizin için tek şanstır bu dünya yaşamı...

- Peki, yeniden bir beden edinerek dünyaya tekrar geri gelme şansı olamaz mı ruhların, ya da senin tâbirinle, hologramik bedenlerin ?...

-Böyle bir şey tamamıyla imkânsızdır!...

Sana izah ettiğim gibi, önceden var olan kişilik ruhları var da, bunlar dünyada kendilerine birer beden seçip imtihan oluyorlar, sonra tekrar ruhlar âlemine geçiyorlar diye bir şey sözkonusu değildir.

Bu, "Ruhu" ve mâhiyetini bilemeyen bir takım insanların kendilerine göre ortaya attıkları bir görüş ve sadece bir yakıştırmadır!..

Gerçekte oluşan şey, bedenlerin, kendilerinin devamı olan mikrodalga bedenleri beyin aracılığıyla oluşturmalarıdır. Dolayısıyla, her beyin kendi aynası ve devamı mikrodalga bedeni oluşturur ve bu da âhiret âlemi dediğiniz mikrodalga âlemde yaşamına ilelebed devam eder. Bilmem anlayabiliyor musun bunu ?..

-Peki, başka bir soru sorayım...

Madde bedenini terketmiş kişilerin, şu anda güneş sistemi dışındaki sistemlerle ya da burçlar dediğimiz takım yıldızlar ile ilişki kurabilmesi, onların yaşamlarına geçebilmesi mümkün müdür ?..

-Hayır !... Sizin deyişinizle kıyâmet kopmadıkça, Güneş büyük gelişmeyle yakın çevresindekileri yutup, uzaktakileri serbest bırakmadıkça, aranızdan geçmiş olanların dış sistemlere açılabilmeleri imkân dışıdır.

-Onlarla bugünden hiç mi ilişki kuramazlar ?..

-Bugünkünden çok daha güçlü şekilde onlardan gelen tesirleri değerlendirebilirler. Ancak bu demek değildir ki onlarla yakın ilişkiye girerler!..

-Peki, bizim bu sistemlerle ilişki kurmamız nasıl olur ?...

-Cem, şu beşer hayâlini bırak !... Diyelim ki, Mars’ta yahut Jüpiter’de size benzer bir takım insan benzerleri var da siz onlarla ilişki kuracaksınız !!!... Asla böyle bir şey sözkonusu değil !...

- Yâni sistem içinde insan türü olarak biz yalnız mıyız?... Bizden başka canlı varlıklar mevcut değil mi ?...

- Cem daha önce de sana anlatmıştım!... Evrende, "cansız" diye bir şey yoktur!... Her şey canlı ve bilinçlidir !... Ancak, diğer canlılarla frekansınız tutmaz !.

Siz insanlar, büyük bir yanlış yaparak, sizin gibi etten kemikten canlılar arıyorsunuz uzayda !.. Oysa evrende, bir karışlık bile olsun boş yer yoktur !... Ve her noktada, bir canlı ve bilinçli varlık mevcuttur !... Fakat sizin onlarla iletişim kurmanız imkânsızdır !... Çünkü dalgaboylarınız farklıdır...

- Elf, sen bizim hangi dalgaboylarımızdan sözediyorsun ?...

- Cem, siz kendinizi et-kemikten ibaret bir beden sanıyorsunuz ya, beş duyunuz dolayısıyla... Oysa, bizim değerlendirme merkezlerimize göre, bu iş böyle değildir !...

Gerçekte sizin her biriniz, belirli bir anlam taşıyan dalgaboylarından başka bir şey değilsiniz !..

- Elf , anlayamıyorum demek istediklerini.. ?

- Cem, siz insanlar, evrensel boyuta göre, gerçekten çok ilkel birimlersiniz !...

Çünkü henüz bilincinizi beş duyu blokasyonundan kurtarabilmiş değilsiniz... Bütün değer yargılarınız hep beş duyuya dayanıyor.!..

Oysa, evrende mevcut türlerin katrilyon kere katrilyonda biri bile değildir, sizin beş duyu ile algılayabildikleriniz !...

Onun için de evrene ve çevrenize dair tüm hükümleriniz, gerçek âleme göre bir hayâlî hükümden başka bir şey değildir !...

Esasen insanoğlunun "EVREN"den söz etmesi kadar yanlış bir şey olamaz!..

İnsanoğlu "EVREN"den değil; ancak ve sadece kendi "EVRENİNDEN" sözedebilir!... Zira siz beşduyu adını verdiğiniz kesitsel algılama araçlarınıza GÖRE tesbit ettiğiniz kendi minik "EVRENİNİZDEN" konuşuyorsunuz daima!.. Bunun dışındaki gerçek "EVREN"e asla vukûfunuz olmadı!...

-Elf, bana lûften evrensel varlıklardan ve bizim geleceğimizden daha geniş bir şeklide sözedebilir misin ?...

Gerçekte bırak milyarlarla galaksiyi kapsamında barındıran evreni, henüz galaksimizi bile tanıyıp bilemiyoruz !..

Ve üstelik, içinde yaşadığımız galaksiyi de sadece beş duyu verileri ile tanıyıp kavramaya çalışıyoruz ki, gerçekten bu konuda çok ilkeliz...

Ne olur bana bu konuda daha fazla bilgi ver !

-Cem öyle bir şey istiyorsun ki, bunları sana anlattığım, açıkladığım takdirde, ispatını istesen bu asla mümkün olamaz !..

Çünkü sen şu mevcut yapınla onları asla algılayamazsın !.. Bu sebepten sana onlardan ne kadar sözedersem edeyim, için tatmin olmaz...

- Hayır Elf, asla senden ispat istemeyeceğim... Çünkü haddimi biliyorum!. Ancak bilmek istiyorum, nasıl bir galakside, ne tür varlıklar içinde yaşamaktayım...

-Peki madem öyle sana önce hemen yakınındakilerden sözedeyim.

Sizin madde boyutunun hemen bir boyut altında, bizim "setrililer" dediğimiz varlıklar var...

Bunlar hem sizin dünyanızda, aranızda yaşıyorlar; hem de Venüs ve Mars`ta yaşıyorlar !.. Kezâ bir kısmı da Ayınızda yerleşmiş durumda... Ama bunlar sürekli dünyaya gelip gidebiliyorlar... Ve hattâ gıdalarının büyük bir kısmını dünyadan temin ediyorlar.

Ancak, Setri`liler esas itibariyle yedi büyük sınıfta incelenebilir...

Bir kısmı vardır son derece gelişmemiş zekâ seviyesindedirler... Bir kısım da vardır ki, son derece keskin bir zekâya sahiptirler ve kandıramayacakları insan yok gibidir... Meğer ki korunmuşlardan ola !..

- Hey, bunlar bizleri etkileyebilir mi ?..

- Diledikleri takdirde elbette !...

- Peki, niye böyle bir şeye ihtiyaç duysunlar ki ?..

- Sizin canınız sıkıldığı zaman bir şeylerle oyalanıp eğlenmez misiniz?

- Evet.. ?

- İşte "Setrililer"de sizlerden ellerine düşürdükleriyle oyalanıp eğlenirler!..

- Ama biz onlara ne yaptık ki ?..

- Bir şey yapmış olmanız gerekmez ki ?.

- Peki yani biz şimdi onların oyuncağı mıyız ?... Onların kuklası mıyız ?...

-Tanımlaman senin yorumun !... Ama onlardan güçlü sınıftan olan biri dilerse, beyinleriniz üzerinde istediği gibi etkili olarak, sizlere dilediklerini yaptırabilir! ...

- Peki nasıl başarırlar bunu ?..

-Beyinlerinize belirli frekansta belirli anlamlar yani fikirler ihtiva eden dalgalar yollamak suretiyle...

- Peki, bizim o dalgalara karşı koyma gücümüz yok mudur ?...

- Sen beynine gelen o dalgaların farkında bile olmazsın !... Senin yegâne algıladığın şey, kafana gelen birkaç fikirdir... Ve de sen, o fikirleri, kendi düşüncelerin ZANNEDERSİN !...

Bilmezsin bile o fikirlerin sana dışarıdan gönderildiğini... Ki, onlara karşı tedbir almak gereğini duyasın !..

-Peki onların bu etkilerine karşı bir tedbir alma yolu yok mu?...

-Var elbet!... Sizin kutsal kitabınızda, dua dediğiniz iki formül vardır ki. şâyet onları tekrar ederseniz, beyninizin yayacağı bir takım aktif dalgalar, sizi onlara karşı son derece güçlü ve tesirli bir şekilde korur!..

-Nedir onlar?... Bunu ilgili eserlerde bulabilirsin...(1)

(1) Güçlü aktif beyin dalgaları üreterek kişiyi dış varlıklara karşı koruyan bu dua formüllerini arzu ederseniz "DUA ve ZİKİR" isimli kitabımızda bulabilirsiniz...A. HULÛSİ

- İyi ama Allah`tan revâ mı bu !... Bir takım varlıklar bize dışarıdan istedikleri gibi etkilemede bulunacaklar, biz ise onlara hiç bir şey yapamayacağız... ?

- Aynı şeyleri kesip, öldürüp, yediğiniz bir çok canlı da sizler için düşünüyor, ama onların da kendilerini size karşı koruyacak bir mekanizması yok !..

Kesip, parçalayıp, kızartıp, yediğiniz kuzucuk da aynı şeyleri sizler için düşünüyor.. Ne cevap vereceksin buna ?..

- Ama Allah onları biz yiyelim diye yaratmış !...

- Yâni öyle şartlandırıldığın için öyle düşünüyorsun değil mi ?... İşte sizlere bakıp, bunlar bizi eğlendirsin diye yaratılmışlar herhalde, diye niye düşünmesinler o varlıklar da ?... Büyük balık küçük balığı yer sözünü duymadın herhalde !.

- Ama Elf , bu haksızlık !... Biz insanlar, nasıl olur da onların eğlence aracı olabiliriz ?..

- Ama Cem, bu haksızlık !... Biz kuzucuklar, nasıl olur da insanların gıda ve zevk aracı olabiliriz ki ?..

- Peki Elf, onlara karşı hiç bir savunma mekanizmamız yok mu?..

- Elden geldiğince var !...

- Neler onlar ?...

- Beyin dalgalarınız !...

- Nasıl yâni ?

- Sizin beyninizin yaydığı bazı tür dalgalar, onların mikrodalga bedenlerinde büyük yıpranmalar ve hattâ yok oluş meydana getirir !. Ama bu da sizin kapasitenizi kullanabilmenize bağlı...

- Yâni onlara karşı beynimi nasıl kullanacağım ?..

- Kendinizdeki, evrensel öz boyutuna ait belirli mânâlara yönelik, kelime tekrarları sûretiyle yaydığınız belirli frekanstaki dalgalar ile hem çevrenizde koruyucu bir kalkan olan manyetik alan oluşturabilir, hem de onları yanınızdan itici türden dalgalar yayabilirsiniz !.. Tabiî bunun ilmini bir bilenden öğrenmek sûretiyle !..

- Peki bunu bana öğretemez misin Elf ?..

- Hayır !... Ben seninle bu iş için iletişim kurmadım !... O konuda sizin eski kaynaklarınızdan oldukça önemli bilgiler mevcuttur... Arzu ediyorsan onları araştırmak sûretiyle kişide koruyucu kalkan ve itici güç yayan birtakım özel kelimeleri kelimeleri bulabilirsin !.. Az önce de sana bunu söylemiştim..

- Peki, onlar da bizim gibi aynı şartlara tâbi mi ?...

- Neyi sormak istedin ?..

- Yâni, onlar da, bizim gibi, bir süre dünyada yaşayıp sonra ölecekler ve sonra yeniden dirilecekler mi ?...

- Cem henüz bazı bilgiler sende yerleşmemiş !... Bir kere, ölüm yok olma değil bedeninizi değiştirmedir; açıklamasında bulunmuştum sana...

İnsanlar için ölüm denen şey sadece biyolojik bedenden, hologramik mikrodalga bedene geçiştir, demiştim...

Kezâ, ölümle geçilen boyut da, mikrodalga boyut olduğu için, sanki başka bir tür madde âlemine geçmiş gibi hisseder birim kendisini...

Ve o geçilen mikrodalga boyut aynı zamanda setrililerin de yaşamakta olduğu boyutun ta kendisidir... Ve Kıyâmet diye nitelendirdiğiniz dünyanın yokoluş devresine kadar bu yaşam sürer...

Ancak bu yaşamı da her ölümü geçiren yaşayamaz elbette, çünkü bunların çok büyük bir kısmı kendi kabir âlemlerinde hapis durumdadırlar !.

- Yâni şimdi ölenlerin büyük kısmı kabirde mi yaşıyorlar...

- Kabir iki aşamadır...

Birinci aşamasında, bildiğiniz toprak içi yaşam tarzıdır... Ancak bir süre sonra, beden tamamıyla tükenip çözüldükten sonra, artık kişi uykuda gördüğü rüya âlemi cinsinden bir yaşama geçer ki gene bu âlem dahi kabir âlemi diye nitelenir...

-Peki , o durumda azâb mı duyar, yoksa zevk verici şeyler içinde mi yaşar ?

-Bu kişinin dünya hayatında elde ettiği özelliklere bağlıdır... Bu yaşam korkunç kâbuslar, karabasanlar şeklinde de sürebilir... son derece zevk içinde de yaşayabilir... Veya uykuda rüya görmeden geçen anlar gibi bir süreç içinde olmak da mümkündür!..

- Peki, bu evrelerde gene demin sözünü ettiğin varlıklar o kişiyi etkileyebilir mi ?...

- Eğer zayıf, düşük enerjili bir kişi ise, evet !... Onların verdikleri zararlı etkiler ve oluşturdukları senaryolar, sizin aranızda basit şekliyle kabir azâbı diye tanımlanmıştır...

- Peki bu durumda bizim ölmüşlerimize yolladığımız hayırlar veya dualar faydalı olur mu ?... Ya da nasıl faydalı olabilir ?...

- Sizin yolladığınız dalgaların ona faydalı olabilmesi için, öncelikle onlarda gönderilen bu tür dalgaları değerlendirici bir devrenin açılmış olmasına bağlıdır... Sana kullandığınız cihazlardan örnek vereyim...

Şifreli yayın yapan bir uydudan gelen yayından istifade etmen için senin televizyonunda bir şifre çözücüye ihtiyaç vardır !...

İşte bu örnekte olduğu gibi, eğer kişi dünyada sonradan gönderilecek bu tür dalgalar karakteristiğinde belirli özellikler elde etmemiş ise, orada da kendisine gelen bu dalgalardan istifade edemez !.

-Peki orada çeşitli azâblar içinde olan biri... Buradan ona belirli dualar yolluyoruz... Azâbı durur mu ?..

-Geceyarısı çektiğin dişağrısını düşün !... Yalnız başına karanlık bir odadasın... Tüm dikkatin o ağrı üzerine yoğunlaşmıştır !.. Bu yüzden de diyelim ki on üzerinden üç şiddetinde bir ağrı seni son derece üzer !... Ama o esnada sana bir telefon geldi ve seni ilgilendiren bir konuda çok önemli haberler vermeye başladı.. Dikkatin başka bir noktaya dağıldığı için, ister istemez duyduğun ağrı şiddeti düşer ve hatta belki de bir süre için dişinin ağrısını unutursun bile !..

İşte bu örnekte olduğu gibi, o kişi de dışardan kendisine gönderilen o mesajla bir süre çektiği azâbtan kurtulur... Çünkü dikkati kendisine azâb veren konulardan uzaklaşmıştır... Ama elbette ki bu kendisine gelen mesajın şiddetine ve kendi gücüne göre çok değişik hallerde oluşur...

-Peki o tarafa intikâl etmişlerin hepsi de bu şekilde bir yaşam içinde midir?..

-Hayır !... Bazıları da vardır ki, sizin bu dünyada serbestçe dolaştığınız gibi, onlar da o âlemde serbestçe dolaşırlar, kendi aralarında görüşürler ve hattâ oranın kendi hiyerarşisi içinde düzenlemeler yaparlar !.

- Peki onlar bu durumda demin bahsettiğin setrililer ile aynı boyutu paylaşmıyorlar mı ?... Setrililer onlara bir zarar veremez mi ?..

-Onlar çok güçlü beyinlerin oluşturduğu üst düzey mikrodalga bedenleridir ve kendilerindeki evrensel özbenliğe ait bir çok gizleri çözmek suretiyle çok önemli güçleri elde etmişlerdir. Bu sebepten zarar görmek bir yana, diledikleri takdirde onlara zarar verebilirler...

-Peki, onlar, yâni üst düzey ruhlar, bizlerle ilişki kurup bu dünya işlerine müdahale edemezler mi ?...

-Sistem gereği hayır !... O yaşamın, o boyutun canlıları olarak buraya müdahale etmezler !.. Ancak bazı istisna toplumsal olaylarda daha üst düzeydekiler tarafından görevlendirilmişler vardır ki, onlar da bu görev alanlarının dışına çıkamazlar...

-Peki , bu setrililerden başka kimler var ?..

- Meselâ, Jüpiter`de yaşayanlar !... "Delfya"lılar !... Onlar son derece olumlu varlıklardır !..

- Yâni, şimdi Jüpiter`de yaşayan canlılar da mı var ?... İnsanlar mı yani ?

-Cem, " insan" sadece dünyada yaşayan türün adıdır...

Her gezegen veya yıldızın canlıları başka başka türlerdir ve değerleri de birbirlerinden son derece farklıdır..

-Kim bu "Delfyalı"lar ?.. Yani ne biçim şeyler ?... Biz biliyoruz ki, Jüpiter, gaz kitle yıldızıdır... Madde yapısı yoktur !.. Yâni, elle tutulur bir yanı yoktur, demek istedim...

- Evet, doğru biliyorsun... Ama, "Delfyalı"ların da zaten madde bedenleri yoktur !..

- Peki onlar bizi biliyorlar mı ?..

-Onlar için sizler görünmezsiniz... Ama onlar sizleri biliyorlar!..

-Pardon anlayamadım..? Hem bizleri göremediklerin söylüyorsun, hem de bizi bildiklerini ifade ediyorsun..?

-Elbette !... Onlar, sizleri, yaymakta olduğunuz beyin dalgalarınızdan değerlendirirler... Onlar da , son derece yüksek frekanslı dalgalardan oluşan "akbeden"lerdir !..

- Akbeden.. ? Bu da ne demek ?.. Hiç duymadım bu kelimeyi daha önce !..

-Sırf iyilik güzellik, olumluluk gibi fikir dalgalarından oluşmuş mikrodalga diyebileceğimiz bir tür beden !..

Sanki beyaz ile şeffaf arasında bir beden... Bu sebeple "akbeden"liler de deriz "Delfyalı" lara...

- Peki onlarında kötüleri yok mudur ?..

-Hayır... Onlar sırf olumlu düşüncelerle oluşmuş topluluktur... Onların yaydıkları müsbet düşünceler tüm sisteminize yayılır !..

- Peki ne yerler- içerler ?... Neyle nasıl gıdalanırlar ?...

-Yaşadıkları gezegenin yaydığı enerji, onların hayat enerjisidir... Bu sebeple onlarda yemek içmek diye bir şey sözkonusu değildir !..

-Ya ne yaparlar ?... Neyle meşgul olurlar ?...

-Onlar, gezegenlerinden aldıkları enerjiyi kendi olumlu fikirleriyle yükleyip sisteminize yayarlar... Tâbiri câiz ise, onlar Güneş sisteminizin iyilik melekleridir !...

Beyin hassasiyeti onların yaydığı dalgalara açık olanlar, pek çok iyilik fikri ve oluşuyla karşılaşırlar !.. Ama, bunun nereden ve nasıl geldiğini bilmedikleri için de tesadüf der geçerler !..

Sen bile hayatın boyunca, sayısız defa, onların dalgalarından istifade etmiş ve pek çok güzel haller yaşamış ve çok güzel şeyler elde etmişsindir ki, bunun nereden geldiğinin farkında bile değilsindir..

- Biz, hayır da gelse, şer de gelse Allah`tandır, der geçeriz !...

-Elbette doğru ! Ama hangi sistemle ?... Hiç bir şey havadan, illetsiz, sihirbaz değneğiyle hiç yoktan var olmaz ki ?.. Her şey kendi oluş sistemi içersinde, bir vesile ile oluşur...

-Yâni şimdi dünya üzerindeki tüm iyiliklere "Delfyalı"lar mı vesile oluyor?...

-Onlar iyilik kaynaklarından sadece biri!... Onlar gibi, şiddet, hırs, tamah, benlik egosu ve bedensel zevkler arzusu yayan "Şedyalı"lar da var ki onlar da Mars üzerinde yaşıyorlar !...

-"Şedyalı"lar mı ?... Bir de onlar mı var ?...

-Sana daha Güneş`te yaşayanlardan da söz etmemiştim değil mi... ?

Evet, bir de güneş isimli merkez yıldızınızda yaşayanlar var ki, onlarin içerisinden bir tanesini görsen küçük dilini yutarsın !.. Korkundan ödün kopar !..

Bir tanesinin büyüklüğü yüzkatlı apartman gibidir... Bütün bedenleri kızıl alev dalgası gibidir !.. Oradaki hareket hızları, sizin bu dünyadaki helikopter uçuşu gibidir... Şâyet, bir tanesi dünyaya inmiş olsa, ateşinin eritmediği tek bir nesne kalmaz !...

Ve sizin hafsalanız böyle bir şeyi alamaz !...

Birisi dese ki, böyle canlılar yaşıyor Güneşte, hemen ona "deli" damgasını vuruverirsiniz... Çünkü siz, son derece ilkel algılama araçları olan beş duyu ile yaşıyor, maddeden başka bir şeyi var kabul edemiyorsunuz !...

-Ama Elf, tüm yaşamımız bu algılama araçlarıyla geçmiş, şimdi hiç görüp duymadığımız, hattâ hayâl bile edemediğimiz şeyleri bir anda nasıl kabullenebiliriz ki ?...

-İlimle !... Mantıkla!... Kutsal varedici sizde öyle bir ilim kavrama kapasitesi oluşturmuş ki, onu değerlendirmek sûretiyle, sayısız evrensel gerçeği değerlendirebilirsiniz !.

-Peki Elf, aklım bu Güneş`lilere kapıldı... Onlar böyle bizim gibi akıllı bir varlık mı, yoksa hayvanlar gibi mi ?... Yâni, hani şu, dinazor türü gibi mi ?..

-Senin aklını belki de durduracak bir şey daha söyleyeyim istersen...

-"Zebyalı"lar denen bu varlıklar tamamıyla akıllı ve şuurlu varlıklardır ve onlar da enerjilerini güneş radyasyonundan alırlar ve gıdaları güneş enerjisidir..

Güneşin bir süre sonra büyümeye başlayacağını, çevresindeki Merkür, Venüs, Dünya, Ay ve Mars’ı yutacağını, alevlerinin parçalanmış gezegeni yalayacağını bilirler... Ve özlemle o günleri beklemektedirler...

Onlar , sizin deyişinizle şeffaf yapılıdırlar...

Meselâ, bir madde kitleyi derin ve son derece büyük ateşten ağızlarıyla yutarlar ve eriterek önce sıvı, sonra buhar hâle getirirler ve yok ederler!.

Şimdi bekliyorlar ki, dünya ve içindekiler ve setrililer Güneşin içine düşe de, kendilerine av gele !

-Hey Elf!... Şaka yapıyorsun galiba.. ?

-Hayır Cem, biz, şaka adıyla olsa bile asla aldatmayız... Hattâ, gerçekleri, hafsalan alamayacağı için, inkâr etmeyesin diye, minyatürize bile ediyorum zaman zaman !...

Dünyanız ve üzerindekiler, Güneşin içine gittiği zaman, sanki piranha balıklarıyla dolu göle bir kuş düşmüş gibi saldırırlar "Zebyalı"lar !

- Elf, bu anlattıkların çok korkunç şeyler !... İnanılır gibi değil!...

Yâni, onların arasına düşen biri için kurtuluş yok mu ?.

- Asla !..

- Peki ama bizim Kutsal Kitapta,

"hiç kimse hâriç olmamak üzere herkes cehennemden geçecektir"

diye yazıyor... Eğer, bu Güneş, Cehennem ise, herkes bu "Zebyalı"lara yem olacak demektir ?... Öyle değil mi?...

- Olayı tam kavrayamamışsın sen Cem !...

- Nasıl yani ?..

-O kitaplarınızın bahsettiği safha, Güneşin dünyayı yutmasından çok önceki bir safhadır !...

Şu anda sekizyüzbin, bir milyon kilometreye fışkıran alevler, Güneşin büyüme süreci içinde bir kaç misli daha yükseklere topluca yâni, her yönden yayılmaya başlayacaktır..

İşte, dünyanız bu alevlere yaklaşıp, ucundan içine girince, o sizin mahşer dediğiniz olay gerçekleşecektir... Yâni dünyanız, güneş alevleri tarafından kuşatılmış, fakat henüz içinde yokolmamıştır !...

İşte bu evrede iken, herkes kendi gücü oranında kaçmaya başlayacaktır...

Bu kaçış olayı da herkesin cehennemden geçmesi diye tavsif edilmiştir... Yani tamamıyla içinden değil, Güneşin uç alevlerinin daha doğrusu radyasyonunun içinden geçilmesi !..

- Peki kaçanlar nereye gidecek ?...

- Sizin tâbirinizle cennetlere !..

- Nerede bu cennetler, Elf ?... Gerçekten böyle "Cennet" diye, bağlar bahçeler ırmaklar var mı ?

-Değişik boyutlar ve o boyutların kendi yapılarına uygun âlemler gerçeğini kavrayamadığınız sürece "Cennet" diye isimlendirilen bu âlemlerin hakikatını idrâk etmeniz asla mümkün olmaz Cem !

-Yâni başka bir evrende mi bu cennet denen yerler ?

-Gerçeğini ifade etmek gerekirse, evrenler tabirini kullanmanız yanlıştır!.. Çünkü tek bir evren mevcuttur !...

Ve insan, daha önce de açıkladığım üzere asla "EVREN"i algılayamaz !..

İnsanlar gerçek "Evren"i değil, algılama araçlarının bilinçlerinde oluşturduğu "GÖRESEL evrenlerini" tanımaya çalışıyorlar !..Evren içinde, sayısız boyutlar; ve bu boyutlara tekâbül eden sayısız âlemler; ve o âlemlerin sayısız canlıları mevcuttur !...

Hattâ sana şunu söyleyeyim... Öyle bir madde âlem vardır ki bir boyutta, sizin bu madde dediğiniz âlem, ona göre son derece şeffaf kalır !!!...

Buna karşılık öyle de, son derece yüksek frekanslı boyutlar vardır ki, biz onların yanında, senin bizim yanımızda kalışın gibi kalırız !...

İşte, evrenin, bu boyut katmanları arasındaki bir geçiştir sizinkisi !

-Yâni , "Cennet" denilen yer başka bir boyutta mı ?...

-Sizin şu an içinde yaşadığınız galakside; fakat, bir alt boyutta!.

-Ne olur şunu biraz daha açıklar mısın ?

-Bir örnek ile anlatmaya çalışayım... Şu anda yaşadığın boyut beden-madde boyutu değil mi ?.

-Evet.. ?

-Bir de rüyalarını yaşadığın, içinde madde bedeninin yeralmadığı bir boyut var değil mi ?..

- Evet, ama o nasıl bir âlem ?

- Şimdi düşün sen, rüya görüyorsun... İcabında kendi bedenini de görüyorsun; ama bu beden değil !...

Ve daha önceden, gördüğün veya görmediğin sayısız suretler ve şekiller de görüyorsun, hatta cansız dediğin şeylerle bile konuşuyorsun...

İşte burada olduğu gibi, kıyâmet dediğiniz yeniden yapılanma evresinde de, şâyet güneşten kaçabilirseniz; öylesine süptil ya da eski deyişle lâtif bir bedene sahip olacaksınız ki, bunu şu anda tasavvur bile etmeniz mümkün değil...

İşte bu yapınızla geçeceğiniz boyutun, öyle canlıları ve nesneleri vardır ki, bunları şu anda size anlatabilmek olanaksızdır!... Ancak oraya gidebilirseniz anlayabilirsiniz...

Cem, bugün gerçekten dimağını çok zorladın! ... Konu da gerçekten size göre çok ağır ve anlaşılması son derece güç!... Bu sebeple sana bu hususu bir dahaki görüşmemizde açmak istiyorum... ÖZDE !.

Cem, artık her hangi bir konuda Elf`e ısrar etmenin faydasız olduğunu anlamıştı... Elf daima ne diliyorsa onu yapıyordu, ve karşısındakinin ısrarı üzerine de, yapmak istediğini asla değiştirmiyordu !... Bu yüzden hiç ısrar etmedi ve kabullendi durumu..

- ÖZDE Elf !.

Bağlantı kesildiği anda Cem,düşünmeye başladı kendi kendine...

Herkes gibi, "yıldız falı" der geçerdi burçlarla ilgili konulara... O güne kadar hiç düşünmemişti "yıldız falı" denilen şeyin gerçekte bütün insanlığa yön veren bir bilim dalı olduğunu!... Ya diğer varlıklar...

Oysa Elf`in anlattıklarına göre, insanlık dünyası ile ilgili pek çok çözülemeyen problemin temelinde "astroloji" yatıyordu...

"Burçlar ilmi", Elf`in anlattıklarına göre, insanın âdeta tüm yaşamına yön veren bir mekânizma oluyordu !... Halbuki az öncesine kadar, bu konuda câhil diğer insanlar gibi, kendisi de böyle bir ilim dalı olduğunu bile bilmiyor, konuyu hiç ciddiye almıyordu...

Artık şu "burçlar ilmini" iyice anlamak gerekti...

Neyse geçen geçmişti...

Şimdi yapılacak iş, hiç olmazsa anını değerlendirebilmekti...

Hemen kitaplarına gömülüp, bu konuda araştırma yapmak zorunluluğundaydı..

*   *   *