Evrensel Sırlar

Ahmed Hulûsi

ALTINCI GÜN

Uyku tutmamıştı Cem`i... Üçüncü gecedir ki, yatakta bir sağa bir sola dönüp duruyordu...

Gönül onun bu hâlini ilk defa görüyordu... Zîrâ, şimdiye kadar kaç defa sıkıntıya düşmüşse Cem, bu sıkıntıları hep yatağa girene kadar sürerdi... Başını yastığa koydu mu Cem, çok kısa bir sürede öz dünyasına geçer giderdi... Ne sıkıntısı kalırdı, ne dünya!..

Dayanamadı sordu Gönül:

-Nedir bu hâlin senin ?.. Üçüncü gecedir ki, taktın kafanı bir bir şeye ne uyku uyuyorsun, ne de başka bir şey düşünebiliyorsun, neticelendirebiliyorsun... Okulda nasıl ders veriyorsun ki çocuklara... ?

-Sana bir şey söyleyeyim mi, hayatımda böylesine sıfıra yaklaşmamıştı düşüncelerim.

Fikir elimi hangi dala atıyorsam, elim havayı tutuyor !

Ama bu noktayı da aşmak mecburiyetindeyim ve aşacağım, er ya da geç!

Şu Elf de içinde olduğum hâli bildiği hâlde üç gündür ortaya çıkmıyor...

Cem bunları konuşurken, bütün gün yorgunluktan ve üstelik ev işlerinden bitkin hâle gelen Gönül`ün mışıltısı duyulmağa başlamıştı...

Cem sessizce yataktan kalktı, sırtına ropdöşambrını aldı ve çalışma odasına geçti...

Kütüphanesinin karşısındaki koltuğa, kayık bir şekilde çöküp, ayaklarını pufun üzerine uzattı. Koltuğa dayadığı dirseğini başına destek yaparken, kütüphanedeki kitaplarını seyrediyordu teker teker...

Düşünüyordu...

- Sudan bir âlem, dalgalardan varlıklar !.. Elektrikten bir âlem, ampullerden varlıklar...

Hep sembolik anlatımla yaklaşım şekilleri !.. Ya gerçeği ?.. Oluşumu bu varlıkların.. ?

"Elf" tipi, tümel akıl varlıklarının ya da setrililerin oluşumu nasıl ?.. İnsan adını alan varlıkların yapıları...

Ampuller demek çok kolay ve basit bir yakıştırma oluyor.. Ama nasıl oluyor bu ?..

Bırak göremediklerini, görüyorum dediğin insanlar ne biçim şeyler acaba?.

- Evet, ne biçim şeyler, acaba bu " insan" adını alan varlıklar ?

Diye soruyu sordu Elf, ve aynı anda karşı koltukta ortaya çıktı:

-Nerelerdesin Elf !?.. Kaç gündür kafam karmakarışık !.. Düşüne düşüne aklım, pardon, beynim duracak hâle geldi !

Diye konuştu Cem, oturduğu yerde toparlanırken.. Görünce Elf`i ferahlamıştı. hemen suali yapıştırdı:

- İnsan nedir ?..

- Uzaktan kontrollu androit nedir ?..

- Yâhû androiti nereden çıkardın şimdi ?

- Soruyu ben sorayım dedim sana... Marsa, jüpitere, Satürne, Üranüse araç göndermediniz mi siz ?...

- Evet, Satürnü geçti, Uranüse doğru yoluna devam ediyor...

- Peki, yolunu nasıl buluyor bu araç ?...

-Gönderilmeden evvel planlanan biçimde programlanmış !.. O programlanma ile yoluna devam ediyor...

- Aynı zamanda çeşitli görüntüler tesbit edip, bunları arada hiç bir ip olmadan buraya yolluyor mu ?..

- Evet, çektiği resimleri buraya da gönderiyor ! Milyonlarca kilometre öteden hem de...

- Peki içinde sizin gibi akıllı (!) insanlar var mı o aracın.. ?

- Yok elbette !

- Görüyor mu o araç ?

- Görüyor !..

- Gördüklerini size anlatıyor mu ?

- Hem de aynen !!!..

- Sizin dediklerinizi de anlıyor mu ?

- Evet !..

- Yürüyor mu boşlukta ?

- Hem de bizden çok hızlı bir biçimde !.

-Peki, onu dışardan gören ilkel akıllı bir varlık, onun bu yaptıklarına vâkıf olsa, bu canlı, hareketli, gören, duyan ve enerji tüketen, algıladıklarını başkalarına da aktarabilen canlı, müstakil bir varlıktır, hükmünü veremez mi ?..

- Verebilir elbette !..

- Peki öyle midir ?

- Hem evet, hem hayır !

- Yâni ?...

- Kendi başına bir takım şeyler yapabilmektedir, ki bu yönüyle evet !.. Ama, yapabildiklerinin hepsi de evvelden programlandığı işler olması itibariyle, hayır !..

- Gelelim insana istersen bir süre için !.. Ama, öncelikle, dışı tamamıyla insan şeklinde düzenlenmiş ve kafasına çok güçlü bir elektronik beyin konmuş bir androit düşünelim... Adına da, sembolik olarak insan adını vermiş olalım. Beyni öyle bir biçimde programlanmış olsun ki, dışardan gelecek tüm etkilere gereken tepkiyi gösterebilsin. Böyle bir şey mümkün mü ?

- Henüz yapılamadı ama, teori olarak evet !..

- Peki bu robotun çalışma biçimini herkes anlayabilir mi ?..

-Hayır !.. Ancak elektronik hakkında derin bilgisi olanlar çalışma sistemini bir ölçüde anlayabilirler...

-Ya programlanmış varlıkları dışardan görenler ?... Yâni androitleri ...

-Programlandığı biçimde, kendi başına hareket ettiği için, herkes, müstakilen hareket eden bir varlık olarak onu kabul edebilir

-Ayrıca çok uzakta bir yerde, bir ekrandan onu seyredip; gereken anda ona ihtiyacı olan davranışları yapabilecek şekilde mesajları gönderebilecek bir merkez de olsa, ve yolladığı mesajlarla, onu belli işlere yöneltebilse, artık şüphesi olur mu çevresindekilerin, onun hür bir varlık olmasından.. ?

- Sanmıyorum !. Yâni, şimdi sen, insanların birer androit gibi mi olduklarını söylemek istiyorsun ?...

- Bazı sorular sormak istiyorum sana...

- Evet.. ?

- İnsanlık dediğiniz yapı, beynin sırrını çözebilmiş midir ? Beyin nasıl çalışmaktadır ?.. Neyi alarak faaliyet göstermektedir ? Faaliyeti nasıl olmaktadır ? Etkilere nasıl cevap vermektedir ? Karekter, mizâc denilen şeyler nasıl meydana gelmektedir ?...

İçgüdü, önsezi yani hissi kablel vukû nedir, nasıl oluşmaktadır.. ?

Aklına âniden bir fikir gelmektedir, bu fikir nereden ve nasıl gelmektedir veya nasıl oluşmaktadır ?

-Gerçeği istersen bu konuda hiç bir bilgisi yok insanlığın !.. Sistemli ve bütünüyle izah edebilir bir biçimde demek istiyorum...

-Peki bir başka soru... Dışarıdan karşısındaki kimseye bakan bir kişi... ona al şu tatlıyı da ye, diyor. Ve o kişi söz dinlemeyerek, yemiyor.. Bu defa talimat veren kişi, bak ben sana ye dedim, yemiyorsun, sen aptalsın !.. diyebilir mi ?.. Başka bir misâl ile daha açalım meseleyi...

Hücrede hapis bir adam... Dışarıdaki kapıyı açıyor ve "çık" diyor, ama içerdeki çıkmıyor !.. Çıkmayan, dışarıdakine göre kendi isteğiyle içerde kalıp, dışarı çıkmadığı için zindanda kalmayı hakketmiştir değil mi... ?

-Evet.. ?

-Ama dışarıda, uzaklarda öyle biri var ki, yolladığı manyetik güçle, o kişiyi dışarı çıkmamaya mecbur kılıyor !.. Dışarıda ona çık diyenin ise bundan haberi yok !.. Başka birisi ise, duruma vakıf !.

Şimdi, çık dediği halde karşısındakinin çıkmadığını gören, bu adam hür olduğu halde dışarı çıkmıyor, öyle ise içerde kalıp cezasını çeksin, der !..

Halbuki, bir diğeri ise, onun kendisine yollanan mesajlar neticesinde orada kalıp, dışarı çıkamadığını müşahede eder ve bu yüzden de onun hür iradesiyle oradan çıkmazlık yapmadığını, ancak orada kalması istendiği için orada bulunduğunu bilir ve katiyen suçlamaz onu !..

Aynı adam, iki ayrı açıdan bakana göre, hem hürdür, hem de mecbur.

Dolayısıyla, bilmeyen, suçlar ve hesap sorar; bilen ise, olanı yerinde görür !

- Yâni şimdi sen, insanlar androit gibidir mi demek istiyorsun?..

- Birbirlerine göre, insanlar hürdür !.. Ama, acaba insanlar, gerçekten hür müdür ?..

- Peki ben de şöyle sorayım... İnsanlar, "mesûl" müdür ?..

- "Mesûl" kelimesiyle senin anladığın nedir ?

- Yaptıklarından sual sorulacak mıdır ?...

-Burada açıklığa kavuşturulması gereken birkaç husus vardır... Sual sorulmasından gaye nedir ?... Yâni, insana suali soracak olan, o insanın yaptığı şeyi niye yaptığını bilmeyen biri midir ki sual sorup öğrenecektir; niye yaptın bunu diyerek !..

Yâni sual öğrenme gayesiyle mi sorulacaktır ?

- Eğer, insanı yoktan var eden bir gücü kabul ediyorsak, onun herşeyi bildiğini de kabul etmemiz gerekir. Zira bir şeyi meydana getiren, meydana getirdiği şeyin yapısını ve yapacağını de bilir elbet !

- Öyle ise öğrenme gayesiyle sorulacak bir sual söz konusu değil demektir !..

- Evet !..

-Bu takdirde sual olunacaktır mânâsına gelen mesûliyetin, yaptığının nedenini açıklatacaktır anlamı taşımadığı ortadadır. O takdirde "sual edilmeden" gaye nedir ?

- Acaba, yaptıklarının neticesine erme, şeklinde bir açıklık getirebilir miyiz buna ?...

-Karar vermeden evvel, insanlar nasıl varolmuştur ve gelişmiştir sorusuna cevap arasak daha yerinde olmaz mı ?...

Ki bunun arkasından, insanların neyi niye yaptıklarının tesbitine ersek; ve ondan sonra da, kendi seçenekleriyle hür olarak mı bir takım şeyleri yaptıklarına, ya da mecbur mu olduklarına baksak..

- Evet, böylesi daha yerinde olur !.. Lütfen söyler misin, insan nasıl meydana gelmiştir ? Tabii bunu tıbbî mânâda sormuyorum... O kadarını bilebiliyoruz...

-Dünyanızın her an uzaydan gelen sayısız değerde kozmik ışınların radyasyonuna muhâtab olduğunu biliyorsun

herhalde... ?

-Evet, bir kısmının atmosferi geçemeyip kırıldığını, diğer kısmının ise arza ulaştığını biliyoruz !.. Hattâ büyük bir kısmı saniye içinde tüm dünyanın içinden geçip yoluna devam ediyor !..

-Güneş ışınlarının yeryüzünde meydana getirdiği birçok tesirleri de biliyorsunuz herhalde... ?

- Evet !..

-Ayın dahi dünya üzerinde ve de insanlarda büyük etkileri vardır..

- Evet, ayın tam yuvarlak olarak göründüğü günlerde özellikle olmak üzere, insanlarda daha bir tedirginlik ve sinirlilik hâli dikkati çeker...

Hattâ Rasûlullah Efendimiz’in her ayın onüç, ondört ve onbeşinde oruç tutulmasını tavsiye ettiğini öğrendiğim zaman, bu meseleyle bir alâkası olduğunu düşünmüştüm. Tahmin ediyorum ki, ayın çekim gücünün arttığı bugünlerde, insan bünyesinin bir nevi karşı korunma tedbiri oluyor bu oruç.. ?

- İşte sadece güneş ve ay değil, Güneş sistemindeki bütün gezegenler ve onların çevresinde bulunan sizin "burçlar" kelimesiyle bildiğiniz takım yıldızlar ve daha başkaları, her an henüz mâhiyetini bilemediğiniz güçte radyasyon ile dünya üzerindeki varlıkları etki altında tutmaktadır !.. Yâni, bunların yolladıkları kozmik ışınlar, gerek insanların, gerek hayvanların ve gerekse nebatların yapıları ve davranışları üzerinde büyük ölçüde etkili olmaktadır ?..

- Hey dur biraz !.. Yani insanlar, yapı ve davranışları itibariyle yıldızların etkisi altında mıdırlar ?

- Evet !.. Ama henüz, biliminiz bunu tesbit etmiş değildir !.. Bu sahada insanlık ilmi, ateşi keşfetmiş ilkel insan düşüncesinin ötesine geçmiş değildir !..

- Biraz evvel insanlığın Uranüse bir araç yolladığını, oradan ve yol üzerindeki diğer gezegenlerden çeşitli bilgiler yollamakta olduğunu konuşmuştuk... Bunu başarabilen insanlık, nasıl olurda ateşi henüz keşfetmiş ilkellerle kıyaslanabilir ki ?.. Bunu nasıl söylersin ?

-Şâyet bilim adamlarınız, Uranüse kadar araç yollayacaklarına, uzaydan gelen kozmik ışınlar çeşitleri üzerinde araştırma yapıp; bunların insan ve hayvan beyinlerindeki etkileri üzerinde dursalardı; kozmik ışın çeşitlerinin DNA moleküllerini nasıl etkileyip bu dizinde ne tür değişiklikleri nasıl oluşturduğuyla alâkalı bulguları ortaya koyabilselerdi, bugün insanlık olarak çok daha değişik bir noktada olabilirdiniz...

İnsanlık için huzur ve saadete açılan kapı uzayda değil, insan beynindedir !..

İnsanlar, beyin yapılarının gelişmeleri oranında huzur ve saâdete erecekler, ya da azap çekmeğe herhalûkârda devam edeceklerdir !..

-Bir dakika... İnsan beyninin, yaklaşık yüzküsur milyar hücreden meydana geldiğini ve insanların çok büyük bir çoğunluğunun bu rakkamın yüzde dört ile beşini ancak çalıştırabildiğini, geri kalanın ise kullanılmayan kapasite olarak kaldığını bilebiliyoruz...

Hattâ, dâhi bilim adamlarında bile bu rakamın yüzde onu bulmadığı biliniyor !..

Ancak bunun yıldızların radyasyonu ile alâkası nedir ?

-Bak Cem, sana anlatmakta olduğum konu, şimdiye kadar anlattıklarım içinde sence anlaşılması en güç olan konudur... Zîrâ, daha önceden bu konu hakkında hiç bir bilgin olmadı. Bu sebeple de zorlanmakta haklısın...

Sana meseleyi en basite indirgemeye çalışarak anlatacağım.. İnsanın ilk oluşması, bildiğin üzere dişi ile erkeğin birleşmesi anında erkekten gelen spermin kadındaki yumurta ile birleşmesiyle başlar...

İşte bu birleşme anında, erkek ve kadın beyni, o anda yeryüzünün o bölgesine en kuvvetli kozmik ışınlar gönderen yıldızın ve yıldız grubunun hükmü altındadır. Bu yıldızın gönderdiği kozmik ışınlar erkek ve kadının beyninden geçerken, ayrıca çocuğun yumurtasını da etkiler ilk defa olarak !..

Daha sonra, yaklaşık 120. günde ana rahminde gelişen cenin olarak belli bir duruma geldiğinde, bu defa gene kozmik ışınlar kanalıyla yeni bir programlanmaya tabi olur !..

Nihâyet, ana rahminden dünyaya çıktığı anda üçüncü bir merhalede, yani ananın koruyucu manyetik perdesinden dünyaya çıplak olarak çıktığı anda, beyni üçüncü defa yeniden bir kozmik ışının bombardımanına tabi tutulur...

Şimdi bu üç ışınım bombardımanı altında, bebeğin beyninin belirli hücre gurupları devreye girer... Beyni, ya bazı dalgaları alabilecek şekilde faaliyete başlar, ya da o dalgalara karşı kapalı kalır.

Daha sonraki hayatında, ilk oluşumunda açılan devrelere uygun gelen dalgalar istikametindeki davranışları kolaylıkla başarabilir, benimser; buna mukabil ilk devrede açılmayan kanallara uygun gelen dalgalar istikametinde ise ters davranışlar ortaya koyar !..

Meselâ, diyelim ki bu çocuğun oluşum anında aldığı dalgalar, beyninin derin tefekkür bölgelerini açtı. Bu çocuk gelişim devrelerinde, akranlarından bu kanalları kapalı kalmış olanlar zamanlarını çeşitli oyunlarla geçirirken, o kendisini okumaya, araştırmaya ve tefekküre verir..

Aksine, oluşum anında o çocuğun derin tefekkür kanalları değil de, oyun eğlenceye dönük olmasını yönlendirecek kanalları açılmışsa, bu defa da ona oyun eğlence kolay gelir ve o tarafa meyleder.

- Elf, bunlar belki de gerçek !.. Hattâ, belkisiz gerçekler ama, gerçekten hakkında bilgimiz olmadık konulardan olduğu için soracağım soruları hoşgör.. Belki aptalca gelecek sorularım sana... Ama ne çare ki câhilim gerçekten bu sahada...

Yıldızlar nasıl oluyor da beyni böyle yönlendiriyor ?

-Hayır Cem, seni haklı buluyorum !.. Gerçekten, bu konuda toplum olarak hiç bilginiz yok !..

Dünya üzerinde tek tük üstün insan olarak yaşamışlar ve bu gerçeğe vakıf olduktan sonra benzetme yoluyla temas etmişler hariç, hepiniz bu sahada çok cahilsiniz !.. Ancak, cahil olmak ayıp değildir !.. Her birimiz, bilemediğimiz sayısız hususların câhiliyiz !.. Yeter ki, katı ve sabit fikirli olmayıp, sürekli kendimizi yenileyebilelim ve ilmimizi arttırabilelim.

Evet, şimdi konuyu biraz daha açayım...

İnsanların yapılarını etkileyen kozmik ışınlar esas itibariyle dört çeşittir... Bunlara, A tipi, B tipi, C tipi ve D tipi diyebiliriz.

Bu dört tip ışınım insanları iki yönden etkiler...

İnsanın bir iç dünyası vardır bir de dış dünyası... İç dünyası dediğimiz, kişinin kendini bulduğu halidir... Dış dünyası ise çevreyle ilişkileridir.

Ana rahminde aldığı radyasyon, kişinin iç dünyası ile ilgili olan bölümlerini etkiler beynin... Ana rahminden dünyaya çıktığı anda aldığı ışınım ise o kişinin çevreyle ilgili olan davranış ve duygularına yön verir.

Sizden bazı eskiler bu dört tip radyasyonu ateş, hava, su, toprak isimleriyle dile getirmişlerdir.

- Yani bizim bildiğimiz ateş, hava, su, toprak mı bunlar ?...

-Hayır !.. Fakat, bildiğin ateş, hava, su, toprakta bulunan özelliklere benzer ahlâkları meydana getirdiği için bu radyasyonlar, benzetme yoluyla bu isimleri kullanmışlardır eskiler.

-Şimdi buna bir misâl ile yaklaşım sağlasak... Meselâ benim yapım nedir ?

- Senin yapın hava ile ateş !..

- Yâni, ikisi karışık mı bende ?...

-Hayır, ilk söylediğim iç yapındır, yâni hava... İkinci söylediğim ise dış yapındır !..

- Peki bunu nasıl anlıyorsun ?...

-Bu bir idrâk ve anlayış meselesidir... Bunu anlamanın iki yolu vardır.

Birinci yolu, kapsamlı ileri görüşlülüktür... Ferâset de derler buna aranızda !. Kişinin karşısındakinin yapısal özelliklerini hemen derhal farkedebilmesi, idrak edebilmesi hâlidir. Bu ender rastlanır, hatta çok ender !..

İkinci anlama yolu ise buna kıyasla çok çok kolaydır... Kişinin doğum gününü ve saatini sorarsın. O gün hangi burcun ışınımının kuvvetli olduğu güne rastlıyorsa, kişinin iç yapısı o radyasyon tipidir; dış yapısı da doğum anında hâkim olan burcun tipidir..

Şimdi sen, iç yapınla hava, dış yapınla da Ateş tipisin dedim, ama hava tipi olan üç burç ve ateş tipi olan da gene üç burç vardır.

Bunlardan hangisisin acaba...

-Evet hangisiyim...

-Sana bu tasnifi verirsem, kendin de bulabilirsin... Ama gene de seni fazla merakta bırakmadan söyleyeyim, ve sonra da izah edeyim...

Sen, iç yapın itibariyle Kova burcunun, dış yapın itibariyle de Yay burcunun etkisi altında bulunan bir beden aracına sahip olarak gelmiş bulunuyorsun...

-Peki, herkesin yapısı böyle ayrı ayrı mıdır ?... Meselâ Gönül`ün..?

-Onun içi havadır. dışı ise su!... Şöyle de diyebiliriz. Ana burcu havadır; "yükselen" burcu da burcu ise su!..

- "Yükselen" de ne demek ?

-"Yükselen burç" tâbiriyle, kişinin dünyaya geldiği anda, yükselmekte olan burç kastedilir...

- Peki nasıl hava-su oluyor Gönül ?... Yâni, ikisi de ayrı burç mu?..

- Hayır... Esas burcu ikizlerdir onun, yükselen burcu ise akrep!..

Ancak bu burçlardan biri hava karakteristiğine sahiptir, diğeri ise su gurubundandır. Sana şöyle taksim edeyim.

Burçlar şöyle sıralanmıştır:

Koç- Boğa- İkizler- Yengeç- Aslan- Başak- Terazi- Akrep- Yay- Oğlak- Kova- Balık.

Toplam 12 eder...

Bunlar, ateş, toprak, hava, su olarak sıralanır.

Baştan itibaren takip edersek bu sırayla;

Koç- ateş, Boğa- toprak, İkizler- hava,

Yengeç- su; Aslan- ateş, Başak- toprak,

Terazi- hava, Akrep- su, Yay- ateş,

Oğlak- toprak, Kova- hava, Balık- su

şeklinde sıralanmış olur.

Şimdi insanların bir kısmı sırf hava gurubu olabilir. Veya senin yapında, hava ile ateş... Yahut hava ile toprak olur, veya hava ile su !.. Keza hepsi de böyle olabilir... Yani iç yapısı ya havadır, ya topraktır, ya ateştir, ya da su !.. Keza dış yapısı da gene ya ateştir, ya topraktır, ya havadır, ya da su !..

- Peki, herkes böyle midir ?

-Herkes bu ana guruplardan birindedir muhakkak. Zaten insanların birbirlerine karşı duydukları sempati veya antipatinin de altında bu esas yatar.

Yapıları birbirine uyanların arasında sempati, yâni yakınlık; yapıları birbirine ters düşenler arasında da antipati, yani soğukluk vardır.

- Anlayamadım !.. Nasıl oluyor bu yakınlık ve uzaklık ?...

-Şimdi bak... Ateş ve hava grubundan olanlar birbirlerine karşı yakınlık duyarlar, su ile toprak grubu da gene birbirlerine karşı yakınlık duyarlar.

Sizin, ezelde ruhlar birbiriyle anlaşmış, ya da uzak düşmüş, dediğiniz hâdise de budur !.

-İçim ısınıverdi bir anda, deriz hani, ya da buz gibi soğuk adam deriz ? Bununla mı ilgilidir yani... ?

-Evet !..

-Peki bu gurupların özellikleri nedir ?... Yâni ateş, hava, su, toprak kelimeleri ile kastedilen esas mânâlar yâni demek istiyorum..

Yanılmıyorsam, bunlar sembolik kelimelerdir, demiştin az evvel !.

-Evet... Ateş grubundan olan insanlarda özellikle kendini beğenme, kendini çevresindekilerden üstün görme, inatçılık gibi temel vasıflar ağır basar. Mutlaka çevrelerindekilere hâkim olmak, onları yönetmek isterler. Gösterişli, zevkli, şaşaalı bir hayata yöneliktirler...

Hava grubundan olanlar ise son derece hareketli bir yapıya sahiptirler... Ancak burada şunu belirteyim, meselâ seni ele alalım.

Sen her ne kadar iç yapında Kova’nın tesiri altında yâni hava gurubundansan da, dış yapın itibariyle Yay`ın programında ve ateş gurubundansın.

Bu sebeple, senin hareketliliğin düşünce dünyanda kendini gösterir sadece. Dış yapın ise şimdi açıklayacağım ateş gurubuna girer ve seni dışardan görenler ateş özelliklerini bulurlar sende..

Evet, hava grubunun bâriz vasfıdır hareketlilik. İkinci özelliği bağımsızlık, hürriyet aşığı olmalarıdır... Kimsenin boyunduruğu altına girmek istemezler. Serbest, kendi başlarına hayatlarını sürdürmek isterler. Hiç değilse, yaptıkları işte bütün mesûliyeti kendi sırtlarına alıp, diledikleri gibi o işi idare etmek isterler.

İkinci büyük özellikleri de hak ve adalete çok düşkün olmalarıdır. Îcabında kendi aleyhlerine bile olsa hakkı, hakikatı söylemekten kaçınmazlar.

Dünyaya, daha doğrusu maddeye bağlılıkları hiç yoktur. Cömert, eli açık, hatta bazıları hesabını bilmeyen tiplerdir. Derinlemesine düşünceye, derin meselelere eğilen kişiler umumiyetle bu guruptan çıkar...

Gelelim su grubuna...

Suyun özelliği, en bâriz özelliği bulunduğu kabın şeklini almasıdır, değil mi... İşte bu tipler de öyle, hemen bulundukları ortama uyum sağlayıverirler. Ama bununla beraber çok da duygusaldırlar !.. Hemen sevinir veya kırılabilir tiplerdir... Sezileri çok kuvvetli olur. Yeme-içmeye oldukça değer verirler. Para harcama hususunda ise cimri değillerdir ama hesaplarını iyi bilirler. Planlı programlı bir yaşamı severler.

Ve toprak grubu... Çoğunlukla mütevâzidirler ve de paraya, maddeye aşırı düşkündürler. O mütevâzi insanların, bu derece maddeye bağlı olacaklarını hiç sanmaz insan, ama ne olursa olsun madde onlar için çok önemlidir. Yeniliklere adapte olmaları ise hayli güçtür. Yeni fikirlere en geç uyum sağlayabilenler bu guruptan çıkarlar... Hatta, toprak gibi katı ve sert tiplerdir.

-Peki bunlar yâni ateş, hava, su, toprak dediğimiz şeyler belirli kozmik ışın guruplarıdır esasta dedin... bunların içinde asıl hangisidir ?

Yâni, hepsi de kendi başına mı vardır yoksa, birbirinden mi meydana gelmiştir bu gruplar ?

-Asıl havadır !.. Havadan ateş ve su, sudan da toprak meydana gelmiştir! Sizin anlayacağınız gibi bir misâl vermek gerekirse, şöyle diyebilirim. Ateşin hayatı havaya bağlıdır. Hava kesildi mi, ateş sönmeye mahkûmdur. Suyun ise terkibi gene havadır. Toprak ise sudan oluşmuştur.

- Bu takdirde diyebilir miyiz ki en güçlü burçlar hava gurubu burçlardır.

- Evet !.. Kova, Terazi ve İkizler bu gurubun burçlarıdır.

-Peki bu takdirde insanlar bir nevi fabrikasyon imâlat, prototip varlıklar olmuyorlar mı ?...

-Varoluşları yönünden bakarsak, öyle diyebiliriz... Ama genetik özellikleri ve yetişmelerindeki şartlanmalarının farklılığı ve de daha önemlisi her birinin oluşumu anındaki değişik radyasyona tâbi tutulmalarını dikkate alırsak, birinin diğeriyle eş olmadığını da ileri sürebiliriz...

Sen şimdi bu hususlar üzerinde düşün biraz.. gerisine sonra devam ederiz... Zîrâ seni epeyce yoracak bu konu...

ÖZDE !..

-ÖZDE Elf !.. Umarım çok gecikmezsin !...  

*   *   *