Evrensel Sırlar

Ahmed Hulûsi

DÖRDÜNCÜ GÜN

- Dizden aşağı bir beynin mevcut ve ayağını idare eden, bu dizin altında olan beynin zihnî fonksiyonlarıdır deseler;bedeninde, dizden aşağısını ayrı olarak kabullenmen mümkün olur mu ?..

- Elf, sen misin ?...

- Evet !

- Ama neredesin ?.. Göremiyorum seni ?...

-Beni algılayabilmen için mutlaka görmen şart değildir ki !.. Bırak görmeyi, gerçekte, şu anda sesimi bile duymuyorsun !.. Ancak idrâkı, duymaya, mutlaka sese bağlama yolundaki şartlanman, benim sesimi duymakla anladığın zannını meydana getiriyor sende !..

Gerçekte ise, ben, senin, direkt olarak algılama merkezine hitâb etmek sûretiyle naklediyorum sana anlatmak istediklerimi...

- Anlayamadım ! ?..

-Şöyle anlatayım... Sendeki, beş duyu şartlanması, ancak, maddenin ortaya çıkardığı ses dalgalarını kulağınla algılayıp değerlendirebileceğin, zannını ortaya koymuştur... Dolayısıyla, sen, meselelere daima bu şartlanma içinde baktığın için, bundan başka bir şekil olabileceğini düşünemiyorsun !..

Halbuki, kendini bu şartlanmalardan kurtarmış olarak meseleye baksan, işitme denilen meselenin, ses olmadan da, idrâk merkezine ulaşan bir mesaj olarak ortaya çıkabileceğini farkedebilirsin !...

İlham dediğiniz de budur işte !..

-İyi ama şu anda sen neredesin ?..

-Nerede, sözünün geçerliliği ancak madde içindir. Işınsal yapının şu anda nerede olduğunu nasıl anlatabilirim ben ?..

-Yâni, senin dediklerini aslında ben içimde duyuyorum, ama sanki dışardan sesini duyuyormuş gibi oluyorum... Öyle mi ?..

-Bir bakıma böyle diyebilirsin, ama gerçekte bundan da öte !..

-Lütfen şunun tam doğrusunu söyler misin ?

-Bunun gerçeğini ancak görüşmelerimizin sonuna doğru anlayacaksın, Cem... Şimdi kendini hiç bunun aslını anlamak için zorlama !...

-Peki öyle olsun !.. Öyle ise, az evvel söylediğin söze gelelim. Dizden aşağı bir beyinden bahsetmiştin galiba.. ?

-Evet, tekrarlayayım sözümü... Sana, dizkapağının hemen altında bir ikinci beynin olduğunu söyleseler ve ayağını hareket ettiren de bu beyindir, deseler, kabul edebilir misin ?

-Elbette ki etmem !..

-Niçin ?

-Çünkü dize kadar gelen sinir beyinden çıkan sistemin bir uzantısıdır, dizkapağının altındakiler de ondan ! Beden aslında bir bütündür !.. Bu bütünün bir parçasının, ayrı bir aklın yönetimi altında olduğunu kabul etmek muhaldir !..

-Peki şöyle geniş düşünelim bir an...

Evrende galaksilerin belirli bir akış içinde olduğunu gözönüne alalım... Güneş sisteminin düzenli şekilde, bir noktadan diğer bir noktaya doğru akışına dikkat edelim... Suyun buhar oluşuna, bulut oluşuna, yağmur, kar, dolu oluşuna tekrar maddeye dönüşüne bakalım... Tohumun bir bitki, ağaç, çiçek, meyva ve tekrar tohum haline gelişine bakalım... Ve kısa kesip, misâlleri fazla uzatmayalım...

Görüyorsun ki makrokozmodan mikrokozmoza kadar tam bir düzen mevcut...

Buna, dileyen tabiat kanunu desin, dileyen ilâhi kanun; fakat ne isim verilirse verilsin, ortada mutlak kesin olan şey , bir düzenin ve sistemin varlığıdır...

- Evet.. ?

- Peki, düzen neyin sonucudur ?

- Düzeni meydana getiricinin !

- Yâni ?

- Evrende, düzeni kurmuş bulunan bir Kozmik bilincin !..

- Peki bundan ne çıkar ?

-Evrende mutlak bir düzen hâkim ise, mutlak aklın eseri olarak; bundan çıkan sonuç da her şeyin yerli yerince olduğudur!.

Yâni olan, olması îcâbedendir !

Bunu mu demek istedin ?...

- Hayır, bir başka noktaya değinmek istiyordum aslında, fakat bu buluşun da enteresan tabiî !... Ama, gene de bunu daha sonraya bırakarak, esas belirtmek istediğim noktaya gelelim...

- Nedir o ?

- Evren, bütünüyle bir düzen içinde ise, ve birbirinden ayrı görülen çeşitli varlıkların yaşamları dahi, birbiriyle bağlantılı olarak bir gelişme gösterdiğini ortaya koymaz mı ?

- Evet.. ?

- Öyle ise bu takdirde, makrokozmozdan mikrokozmoza kadar tam bir bütünlük ve düzen içindeki âlemden insanı ayırarak; evrende hükmünü icrâ eden Kozmik bilinçten ayrıca, ekstra bir akıl da insanda vardır; ve insan, bu ekstra akılla, bedende hükmünü icrâ ederek, dilegeldiğince yaşamını sürdürmektedir, diyebilir misin ?..

- Mantıken hayır !.. Diyemem !.. Ama bu durumda da ortaya bir yığın sual çıkar, onların cevabını nasıl vereceğiz ?

-Başka suallerin cevabını verememen, ortada olan bir gerçeğin inkârına hiç bir zaman sebep olmamalıdır!.. Ayrıca, cevabını veremeyeceğimiz hiç bir sual yoktur...

- Hey, sen kimle konuşuyorsun ?.. Yoksa, kafayı mı üşütmeğe başladın!?.

Diye içeri giren Gönül, söze karıştı...

Odada Cem`den başkasını görememesi ve onun kendi kendine konuştuğu zannı, Gönül`e bu sözleri söyletmişti...

-Yok canım, Elf`le konuşuyorum !.. Bu defa da bir bedenle görünmeden geldi de onun için anlayamadın burada olduğunu !.

-Afedersin ama ciddi mi söylüyorsun, şaka mı ?... Anlayamadım bunu!

Aynı anda Cem`in karşısındaki koltukta her zamanki görüntüsüyle Elf peydah oluverdi...

-Hayır, Cem doğru söylüyor... Beni, mutlaka bir bedenle göreceği yolundaki şartlanmasını önlemek için, bu defa bir bedene bürünmeden iletişim kurma yolunu seçtim.

-Yâni, bedensiz olarak da, her istediğiniz anda yanımızda olabiliyorsunuz?

Diye, Gönül şaşkınlıkla sordu.

-Elbette... Niye buna bu kadar şaştınız ?

Gönül bir an düşündü...

"Gece yatakta Cem`le en yakın bir durumda iken, Elf`in o anda kendileriyle beraber olmasını tahayyül etti"...

Yüzü kızarmış, elmacık kemiklerinin üstünü kan basmıştı..

-Siz bundan şartlanmanız dolayısıyla utandınız !.. Aslında bunun utanılacak yanı neresidir ?... Yemek yemek, ya da defi hacet kadar doğal olan bir şeyden dolayı niye utanıyorsunuz ki!..

Diye, Elf soruyu yapıştırıverdi Gönül`e!... Okumuştu onun bütün düşüncesini... Ve devam etti:

-Şâyet sizi, yapılan işin başkaları yanında yapılmayacağı yolunda şartlandırmasaydı çevreniz, bu düşüncenizden dolayı gene utanacak mıydınız?

Gönül cevap vermeden kalakaldı bir an...

O`nun yerine Cem cevapladı soruyu:

-Hayır !

-Bugün bir kısım toplumlarda bu işi parklarda, açıkta yapıyorlar mı ?

- Evet !

- Hiç utanmadan mı ?

- Evet !

- Peki bir kısım toplumlarda da bu işin tamamıyla karanlıkta, hattâ hiç soyunmadan yapılması da var mı ?

- Evet.. ?

- Öyle ise onların bu davranışı da, çevrelerinin kendilerini bu yolda şartlandırmasından ileri gelmiyor mu ?...

- Öyle herhalde!...

-Nitekim dünyanızda bir kısım gençliğin, toplumun çeşitli şartlandırmalarına karşı çıkarak tamamıyla arzu ettikleri gibi yaşadıklarını da görüyor musunuz ?

-Elbette... Ama burada bir mesele var... Bu şartlandırmalar olmasa insanlığın yaşamı tam bir anarşiye dönüşmez mi ?.. İnsanların bir cemiyet içinde, bir düzen içinde yaşayabilmeleri için bu şartlandırmalara gerek yok mudur ?

-Bak, orası, ayrı bir konudur... O husus ayrı olarak incelenir.

Bizim şu anda ki konumuz, insanların davranışlarında hâkim olan unsur olarak şartlandırmaların varlığı !..

Şartlanmaların gerekli olup olmadığı ise, ayrı bir husus ve tamamıyla bu husustan ayrı olarak ele alınması îcâbeden bir nokta !..

Elbette ki, sosyal yaşam düzenini temin edecek bir takım kurallara gerek vardır !...

Yalnız şu anda biz, kişideki, duyguların, şartlanmalarla olan ilişkisine değindik...

- Yâni şartlanmaların esiri durumunda olduğumuzu mu ifade etmek istiyorsun ?

- Öyle olsa gene iyi !

- Ya.. ?

- Şu anda gerçekte, kişiliğiniz tümüyle bir şartlanmalar bütünü olarak mevcut !.

Yemeniz içmenizden tut, değer yargılarınıza, duygularınıza kadar tamamı denecek ölçüde kişiliğiniz, şartlanmalar bütünü olarak ortada !

- Ya gerçek kişiliğimiz ?

-Bunu bilebilmeniz için üç aşamadan geçmeniz zorunlu...

-Nedir bu üç aşama ?

- Önce "ben"liğini bilmelisin !

- Yâni ?

-"Ben" kelimesiyle kastettiğin varlığın, ne olup ne olmadığını bilmelisin !

- Sonra ?

- Şartlanmalardan arınmalısın !..

- Bu nasıl olur ?

- Üç kademede...

- İzah eder misin ?

-Toplumun sende meydana getirdiği bütün şartlanmalardan arınacaksın, birinci kademede...

Toplumun, sende meydana getirdiği şartlanmaların oluşturduğu değer yargılarından arınacaksın, ikinci kademede !..

Toplumun meydana getirdiği şartlanmaların oluşturduğu değer yargıları dolayısıyla sende hâsıl olan tüm duygulardan arınacaksın, üçüncü kademede!

- Bayağı kafam karıştı !...

- Biraz daha geniş anlatayım... İçinde yaşadığın toplum, anne-babandan tut en uzak komşuna, gazete ve televizyona kadar, yetişme çağından itibaren seni belirli davranışlarda bulunmaya şartlandırmış mı ?

- Evet...

-İşte bu davranışlar, tamamen çevrenin sende oluşturduğu şartlandırmalardan oluşmaktadır. Bu yüzden de önce o davranışların şart olduğu fikrinden kurtarmalısın kendini.

-Davranışlarımdan mı, yoksa, o davranışların gerekliliği fikrinden mi?..

-İçinde yaşadığın toplumun sana "deli" demesini istemiyorsan; o davranışların gerekliliği fikrinden arınman gerekir!.. Aksi halde, şartlanmalardan doğan davranışları terk yoluna gittiğinde, içinde yaşadığın topluma ters düşeceğin için, çok ithamlarla, iftiralarla suçlanır ve hayatını zehir edersin !.. Ve bu tepkiler, sende psikolojik baskılar da meydana getirerek gayenden uzaklaştırır !

Bu sebeple, sen, herkes içinde, onlar gibi davranışlarda bulunma yolunu tatbik ederken; diğer taraftan, idrâk sahanda ise, olaylara şartlanmasız olarak bakma yeteneğini elde etme yolunu tutarsın.

-Yâni bir yandan, içinde yaşadığım toplum gibi şartlanmalı davranışlarda bulunacağım; diğer yandan da idrâkımı tüm şartlandırmalardan arındırma yoluna gideceğim... ?

- Evet, birinci kademe bu !..

İkinci kademede, toplumun şartlanmalardan doğan değer yargılarından da kendini arıtmaya çalışacaksın !..

Zira, bu değer yargıları, toplum üstünde egemen olan kişilerin tabiâtlarına uygun olarak toplum düzeni için ortaya konulmuş ve o topluma şartlanmalar yoluyla maledilmiş hükümlerdir !

Bunun, çağınızdaki bir diğer deyimi de "kamuoyu oluşturma"dır... Toplumun bireylerini bir düşünce doğrultusunda şartlandırmaya "kamuoyu oluşturma" adını takmışsınız... Yâni, halkı koşullandırma !..

Senin gerçek kişiliğinin ortaya çıkması için, şartlanmalardan doğmuş olan değer yargılarından da arınman gerekir.

- Peki ama, benim değer yargılarım neye dayanacak ?

- Mutlaka bir hüküm vermek zorunda mısın?.. Hüküm vermek mecburiyetini neden duyuyorsun? Hiç hüküm vermeden olayları seyretmek elinden gelmez mi ?..

Ne olursan ol, hüküm verdiğin zaman, vermiş olduğun bu hüküm, o meseleye bir bakış açısının ifadesi olmaz mı ?..

Oysa, senin gerçek benliğinin, bir zâviyesi, bir açısı olması mümkün müdür ?...

Göresel kişilik sahipleri, hâdiselere bir açıdan bakarlar daima!.. Bu bakış açısı da onların şartlanmadan doğan bakış açısıdır.

Oysa, gerçek kişiliklerine erişmiş kimselerin şartlanmaları yoktur , ki bakış açıları olsun !..

Olaylara, bir açıdan değil de, her yönden bakan ise hükümden kaçınır!.. Çünkü, hükmün özünde, göresellik yatar !..

Bir şeyin böyle olması, o hükmü alması, daima başka bir şeye göredir!...

Ancak gerçekte, ortada olan tek bir gerçek ise, kıyaslanacak ikinci bir şey yok ise, bu durumda hâlâ hükümden sözedilebilir mi ?

-İnan, tam kavrayamadım meseleyi... !

-Aldırma, zorlama kendini !.. Zamanla, daha iyi nüfûz edersin...

- Peki, ya o duygulardan arınma aşaması şartlanmanın ?

- Evet, o da çok mühim !...

Dikkatle üzerinde durduğun zaman, pek çok duygunun altında şartlanmaların etkin güç olarak yer aldığını tesbit edebilirsin...

Meselâ, sahip olduğun şeye, başka bir şahıs el attığı zaman, kızarsın !.. Bu kızışının altında, o şeye karşı beslediğin sahiplik duygusu yatar !..

Sahiplik duygusu ise, sende, çevrenin şartlandırdığı hükümlerle meydana gelmiştir !.. Bunun da sebebi, seni çevrenin bu hükümlerle şartlandırmasıdır !..

Yâni, neticede, çevrenin çeşitli hükümlerle seni şartlandırmaları, sende çeşitli duyguların kaynağı olmuştur !

Demek ki senin, temelde çevre şartlandırmalarına dayanan değeryargıları dolayısıyla oluşan duygularından dahi arınman mecburiyeti vardır; ki böylelikle gerçek kişiliğine bir adım daha yaklaşasın !..

-Peki, bu şartlanmalardan da arınabildiğimiz anda gerçek kişiliğimiz ortaya çıkar mı ?

- O takdirde bir işin daha kalır !..

- Nedir o ?

- Tabiatını terk !..

- Yâni.. ?

- Huylarını, alışkanlıklarını terk !..

- Biraz daha açar mısın ?..

- Huyum bu canım, dersin ya meselâ... İşte bu huy dediğin, karakter adını verdiğin özelliklerinden de arınmak gerektir !.

Çünkü huy, tabiat adı verilen şeyler birimsel varlıkları meydana getiren farklılıklardır... Sen ise, birimsel varlığından arınıp, gerçek kişiliğinde yaşamını sürdürmek istiyorsun. Bu ise ancak birimsel varlığına ait olan her şeyden bilincini tamamıyla arındırmadıkça gerçekleşmez !..

-Tabiat nedir ?

-Birşey sana hoş gelir.. Niçin ?... Çünkü o şey, senin yapına, varoluş programına, biçimine uygundur... Ve sende, ister istemez, o şeye karşı bir meyil hâsıl olur..! Böylece sen, o şeye meyledersin... İşte bu "tabiat" denilen birimsel, bedensel özelliklerin sonucudur.

Veya aksini düşünelim... Sen bir şeyden hoşlanmazsın, ondan uzaklaşmak gereğini duyarsın... Ondan uzaklaşma gereğini duyman dahi, gene o şeyin yapına, yâni birimsel yapına uygun düşmemesidir !.. Yâni, tabiâtına uygun gelmemesidir !..

Oysa, izâfî yâni göresel ve birimsel yapından öte olan, gerçek kişiliğine döndüğün anda, herşeyin "ÖZBEN"den olduğunu, ve "ÖZBEN"in de "Sen"den ayrı bir şey olarak var olmadığını; dolayısıyla hoşlanmak veya hoşlanmamak diye bir şeyin "SEN"de meydana gelmediğini açık seçik müşahede edersin.

- Burada panteizm çıkmadı mı ortaya ?

- Panteizme göre, âlem, varolan parçaların toplamından ibaret bir bütün hâlindedir. Sen de bu âlemin bir parçası....der Panteizm!.

Oysa, burada ise, "Sen", yâni "ÖZBEN" asıldır; âlem, ise senin "özben"liğinde meydana gelen bir tasavvur, bir hayâl !.

- Nasıl, âlem bir hayâl mi ?

-Yo yoo, lütfen bunun üzerinde durma şimdilik !.. Bunu çok daha sonra konuşacağız. Daha çok erken... Aslında bundan bir ölçüde daha önce sözetmiştim... Ama anlayamadın !..

- Ama ortada var olan, elle tutulup, gözle görülebilen bir şey nasıl hayâl olabilir ?..

- Lütfen bir süre için bunun üzerinde durma !.. Ancak, sana şimdilik bir ipucu verebilirim.

Yaşadığın hayata nisbetle, rüya âlemi adını verdiğin âlem bir hayâl değil midir ?..

Rüyada, başka şeyleri elinle tutup, gözünle görmüyor musun ? Hattâ kokusunu almıyor musun ?.. Ve çoğunlukla, o rüyada, yaşama anında, o anın gerçek olmayıp, rüya olduğunu farkedebiliyor musun ?.. Çoğunlukla, ancak uyandığın zaman, yaşadığın, gördüğün o şeylerin birer rüyadan, hayâlden ibaret olduğunu farkedebiliyorsun!..

Öyle ise, gerçek olarak kabul edip, içinde yaşadığını sandığın şu âleminden, bir başka tür uyanma ile uyandığın zaman, bu yaşamın tamamıyla bir hayâlden ibaret olduğunu niye anlamayasın ?

-Sözlerin çok mantıkî... Hatta bir büyük zâtın şu sözü var: "İnsanlar uykudadır; ölünce uyanırlar !"

-Peki "ölünce uyanırlar" sözünden sen ne anlıyorsun!.. Maddesel bedenin toprağa dönüşüyle başlayan "ölüm" adını verdiğiniz şeyi mi ?... Yoksa daha başka bir şey mi ?

- Aynı zâtın bir de şu sözü var... Sanırım ki demin naklettiğim sözüne açıklık getiren bir söz: "Ölmeden önce ölünüz!"... Yâni, bedenin toprağa gitmesini gerektirmeyen bir şekilde; bilinen basit biyolojik mânâdaki "ölüm" gerçekleşmeden !..

- Yâni ?.

- Demek oluyor ki; bilinen basit şeklinin ötesinde, ikinci bir "ölüm" şekli daha var...

- Bu takdirde, insanların uyanmasını sağlayan "ölüm" de bu ikinci mânâda anlatılan ve bilinen "ölüm" şeklinin tamamıyla dışında, bambaşka bir şekilde hâsıl olan ölüm değil midir bu ?

- Evet, öyle...

Burada, uzun süredir sessiz sedâsız oturan Gönül söze karıştı...

- İyi ama insan ancak bu ikinci tip ölümle uyanabiliyorsa; ve bu uyanışın normal süregelen ölümle bir alâkası yok ise; bu takdirde, ölmüş kişilerin, pek çoğunun, ölmelerine rağmen uyanamadıklarını ortaya koymaz mı bu durum ?..

Elf cevapladı:

- Elbette !.. İnsanların büyük bir kısmının, bedensel yaşantıdan ayrılmayı gerektiren ölüme rağmen, ikinci mânâda "ölmemeleri" dolayısıyla "uyanamadıkları" ortaya çıkar bundan !..

- Peki öyle ise, bunlar hiç bir zaman uyanamayacaklar mı ?...

Diye bu defa Cem sordu... Elf, onu da cevapladı

- Sizden birinin bu konuda bir açıklaması yok mu ?...

"Her şey aslına dönecektir", açıklaması yapılmadı mı size ?

- Yâni, herkes neticede bu "ölümü" tadarak uyanacak mı ?

- Bak Cem, gene bilgi şartlanmasına sapıyorsun. Bana bu suali soracağına, meselenin özünü idrâk ederek, bu sualinin cevabını da kendin ortaya koysan !.. Böylece de idrâk sûretiyle ilerlemenden, şartlanma yoluna dönüşe geçmesen !..

- Haklısın Elf !... Ama görüyorsun ki, yılların şartlanma külünü öyle bir anda savurmak kolay olmuyor.

- Elbette Cem, içinizden kimler, neler yapmadı bu uğurda...

"Gerçek ölümü" tadabilmek kolay değildir !..

Yıllarla, insanlık içinden çıkıp mağaralara mı kapanmadılar; dağlara mı çıkmadılar; çöllere mi açılmadılar; hücrelere mi girmediler...

Bütün bunları boşu boşuna mı yaptılar !.. Yoksa deli miydiler?...

Evet "deli" diyenler oldu çevrelerinde onlara; ama onlar, hiç aldırmadılar ve gerçeğe gittiğine inandıkları yolda tereddütsüz yürüdüler. Ve neticeye erdiler de !..

Ama tekrar halkın içine döndükleri zaman, büyük çoğunlukla erdikleri "gerçeği" olduğu gibi halka açıklamadılar !..

Kimi, pek azından sözetti, Kimi de hiç etmedi...

Halkın anlayışına, şartlanmalarına ters düşen bazı "gerçek"leri açıklayanlar ise bunun pahasını çok ağır ödediler... Kimi asıldı; kimi ateşe atıldı; kimi kovuldu; kiminin de derisi yüzüldü !.

Halk, şartlanmalarına karşı çıkan herkese çok ağır cezalar verdi !.

Halkın içinde, ancak onların şartlanmalarına uygun bir hayat tarzı sürdürenler yaşayabildi !.

- Peki burada şu soru geliyor akla... Niçin, gerçeği bulan kişi halka ters düşüyor ?

- Halk ister ki, alışageldiği şartlanma düzeni sürüp gitsin !... Toplumun her ferdi, bu şartlanmaların kurallarına tamamıyla uysun!..

Halbuki, gerçeğe eren kişide, ne şartlanma bulunur; ne şartlanmadan doğan değer yargısı, ne de şartlanmalara dayanan bir duygu !..

Bu durumda, o kişinin davranışlarına yön veren tamamıyla aklı ve ilmi olur !.. Bu defada, daima akla ve ilme dayanan davranışları toplum kabul edemez, ve böylece başlar çekişme !..

-İyi ama, bu kişi yaşadığı ortamda, çevreye uyup; buna karşılık iç dünyasında tamamıyla hür olarak hareket ederse, hiç bir mesele çıkmaz... ?

-Elbette !.. İşte zâten bunun içindir ki, "gerçeğe eren" pek çok kişi, ermiş oldukları bu gerçekleri topluma yansıtmamış, hatta kitaplara bile geçirmemiştir !..

- Bu takdirde halka nasıl yararlı olabiliriz ki ?...

- Yerinde bir sual... Ama, senin problemin, bugün için bu sual değil ki !.

Önce sen, kendini tanıdın mı, "özünü" bildin mi, yüzeysel yaşamdan gerçek yaşama geçebildin mi, ki toplumu bu yolda etkilemeyi düşünebilesin?..

- Haklısın... Ama insan bir an için istiyor işte !... Güzeli, iyiyi, gerçeği çevresiyle paylaşmak istiyor , elde değil !

-Peki ama, tüm beşerî şartlanmalardan nasıl arınabiliriz ki, gerçek benliğimizi bulabilelim ?...

Diye suali bu defa Gönül yapıştırdı:

- Aslında çok basit!...

Diye Elf cevap verdi ve devam etti:

- Her şeyi, "Tek" birden ibaret olarak görerek !..

- İyi bir fikir... ama , bizim, "çok"a, "bir" adını vermemiz ile, "çok" , "bir" olmaz ki !..

-Aksine; mevcudât, "Tek" den ibaret olmasına rağmen; siz beş duyu ile bloke olmuş beyinleriniz yüzünden taktığınız çeşitli isimler dolayısıyla, ayrı ayrı şeylerden oluşan bir çoklukla karşı karşıya olduğunuzu sanıyorsunuz!..

- Nasıl yâni ?

-Size bir misâl ile anlatmaya çalışayım... El vardır, ayak vardır, burun vardır, kulak vardır, dudak vardır, göz vardır, diz vardır, boyun vardır; dediğim zaman, aklınıza, saydığım bu isimler dolayısıyla ayrı ayrı şeyler gelir!.

Ve size, bütün bunlar bir bedenin parçalarıdır, dediğim zaman da bunların birleşerek bir bedeni meydana getirdiğini düşünürsünüz !. Yâni, parçalar birleşerek bir bütünü meydana getirmiş şeklinde anlarsınız...

Halbuki ise, size şöyle söze başlasaydım:

Bir bütün olan bedenin çeşitli kesimlerine, çeşitli isimler takılmıştır... Bu isimler dolayısıyla, beden, bir bütün olmasına rağmen bilmeyen tarafından, ayrı parçalardan meydana gelmiş bir şey gibi anlaşılabilir.. Bu aldanıştan kaçınmak gerekir !.

İsimlerin çeşitliliği, tek bir parçadan ibaret olan bütünün, bütünlüğüne asla halel getirmez !...

İşte, evren de böyledir..

Uzayıyla, yıldız kümeleriyle, gezegenleriyle ve gezegenlerin kendine mahsus varlıklarıyla tam bir bütünlük içinde olan tümel bir varlık hâlindedir.

Evrende mevcut olan enerjiyi, insan vücûdundaki hücreler nisbetinde görün!

Evrende düzeni meydana getiren bilinci ise, insan bedeninde eserini gördüğünüz şuur olarak anlayın.

Uzayı ise evren bedeninin beyni olarak kabul edin. Ve uzayın boyutsal derinliğini ise, bu beynin hâfıza merkezi olarak değerlendirin.

İşte, sizin benliğiniz, gerçekte bu "benlik"tir !..

Bedeniniz, yani gerçek bedeniniz, bu kâinatın tamamıdır.

Aklınız ise, bu kâinatın tamamında mevcut düzeni yürüten tümel akıl, yâni kozmik bilinçtir.

Yaşadığınız şu dünya hayatı ise, kozmik bilinçten ibaret olan gerçek benliğinizin bir rüyasından ibarettir!...

Uykudan uyanarak, gerçek benliğine kavuşan için rüya sona erer !.

-Ya uyanamayanlar ?..

-Onlar içinse rüya, dünya-âhiret, cennet-cehennem, adları altındaki özel rüyalar hâlinde devam eder.

Tâ ki bu rüyalarında her an biraz daha gerçeğe yaklaşalar ve nihâyet uyanarak gerçek benliklerine kavuşalar !..

- Peki, biz bu "TEK"i görme işlemini nasıl gerçekleştireceğiz?

- Onu da gelecek sohbetimize bırakalım istersen... Hem saat geç oldu sizin için, hem de kafanız yeter ölçüde yoruldu !..

Özde !

- Özde Elf !..

Elf, bir anda ortalıktan kayboluvermişti... Bir süre karşılıklı bakıştılar Cem ile Gönül... Sonra, Gönül söze girdi:

- Eğer bu adamın olağanüstü görüntüleri olmasa, deli saçması diyeceğim geliyor bütün bunlara...

Şu ana dek duyageldiklerimizin, kabul edegeldiklerimizin o kadar ötesindeki anlattıkları, bir türlü aklım kavrayamıyor !... Ya sen ?... Anlıyor musun bu dediklerini ?...

-Zaman zaman anlattıklarının tümünü kendimde buluyor gibiyim!..

Sanki ben, kâinatın özünde, ona yön veren kuvvet gibi buluyorum kendimi !.. Hayâlimde, sanki benim elim, kolum mesâbesinde oluyor dünya ve sâir gezegenler !..

Ama hepsi de çok kısa sürüyor ve tekrar bu halime dönüveriyorum... Bırak öyle hâle gelmeyi, bu hissediş bile çok muazzam bir duygu yaratıyor insanda !..

- Cem belki anlattıkları çok cazip şeyler... İnsanı tesir altına almasını da çok iyi biliyor; ama anlattıklarının gerçek olduğuna aklın yatıyor mu senin ?.

- Bak Gönül, gerçekte söyledikleri akla ve mantığa değil, şartlanageldiğimiz şeylere aykırı görünüyor !..

Gerek günümüz biliminin ortaya çıkardığı veriler, gerekse dinlerin çok eskilerden beri söyleyegeldikleri fikirlerin tevillerine hiç de ters düşmüyor...

- Ne gibi ?...

- "Ben Hak`kım" diyen ve bunun için organları parçalandıktan sonra katledilen Hallacı Mansur`un; yine, "Ete- kemiğe büründüm, Yunus diye, göründüm !." diyen Yunus Emre`nin; "tanrı mı gönüldür, gönül mü tanrı", diyerek bir gerçeğe dikkati çeken Mevlâna Celâleddin`in, ve daha diğerlerinin işaret etmek istedikleri, hep aynı "gerçek" niye olmasın ?...

- Ama onlar, bir dinî inancın neticesinde erdiler o gerçeğe?...

- Esas olan, erişilmiş olan şeydir; yol değil !.. İsim değil !...

Mühim olan o gerçeği bulabilmektir, hangi yoldan olursa olsun!..

- Ama o senin bahsettiğin kişiler birer evliyâdır... Ve onların dışında da bu sözleri söyleyen yoktur !. Bu takdirde, bu gerçeğe ancak o yoldan varılır hükmü ortaya çıkmaz mı?

-Bak Gönül, öncelikle şunu farket... Çevrende senin tanıdığın ne kadar insan var ! Yani, fikirlerini de tanımak sûretiyle... Düşün... Ya ondur, ya da yirmi... Bilemedin bol keseden atalım yüz !... Ya geriye kalan, bulunduğun mahalledeki insanlar... Bulunduğun şehirdeki milyonlarla insanlar... Ülkendeki milyonlarla, ifade edilenler; ve nihâyet mensup olduğun dindeki yüzmilyonlarla ifade edilen kitle !..

Bunların hangi birinin gerçek düşünce dünyasına vâkıfsın ?.. Hangi birinin nasıl bir dünyası olduğunu bilebiliyorsun ?..

Oysa, hemen hüküm verirsin.. Canım dünya âlem böyle düşünüyor, diye... Halbuki ne kadar havada kalan bir hükümdür bu !..

Aslında, kişilerin veya fikirlerin taraftarları hiç bir zaman öyle milyonlarla, hele hele yüzmilyonlarla asla ölçülmez !.. Çünkü, o yüz milyonlarla ifade edilen, hele hıristiyanlık âlemi gibi milyar kelimesi ile ifade edilen büyük kitlelerin çok büyük bir çoğunluğu sadece ve sadece etiket birliğindedir.

Hangi dinden veya görüşten olursa olsun insanların önemli bir kısmı, o işin özüne asla vâkıf değildir... Düşünmeden futbol takımı tutar gibi taraftardırlar !.. Yaptığının nedenini, nasılını, başını, sonunu ve gayesini hiç bilmez. İnsanların sadece ilkel bir şekilde kendileriyle övünme meselesi yaptıkları basit bir oyundur !..

Misâl olarak seni alalım ele!.. Müslümansın!... Ama, İslâm Dini’nin îtikadına vâkıf mısın ?.. Hayır !

- Niye hayırmış ?.. Allah`a da inanıyorum, Peygamberine de !.. Kur’ân`ı da kabul ediyorum... Öldükten sonra yaptıklarımın hesabını vereceğimi de kabul ediyorum. Daha ne..? Orucumu tutuyorum; namazı kılamıyorsam, bu benim eksikliğim; onu da Allah ya affeder, veya başka bir şekilde neticeye bağlar; onun bileceği iş !... Benim bir takım emirleri yapamamam da dinsiz veya başka bir dinden olmam demek değildir herhalde ?...

- Lütfen sözlerimi anlamaya çalış... Benim burada konuşmak istediğim, senin dinin îcaplarına uyman veya uymaman değil...

Aslında, bence mühim olan da senin bu dediklerin hiç değil !..

Bir kere, neye ve ne ölçüde inandığındır önemli olan... İster sen, ister bir hıristiyan, ister musevi, ister totemist olsun, inandığı şey hakkındaki bilgisidir mühim olan.

Düşün, biri var, inandığı tanrısı yedi kat göğün üstünde bir koltukta oturuyor ve oradan dünyayı idare ediyor !..

Veya, dünyayı ve içindekileri yaratmış da ondan sonra ne yapacaklarını seyre dalmış hiç karışmıyor !..

Veya yarattığı insanların yaptıklarını beğenmeyip, insan şekline girip dünyaya geliyor, ve bakıyor ki insanlar laf anlamıyor, ne hâliniz varsa görün, deyip çekip gidiyor !!!...

Böylesine akla ve mantığa hitâp etmeyen, kâh işe karışıp, kâh uzaktan seyreden bir tanrının, efsanevî Yunan tanrılarından ne farkı var ?...

Hattâ, imajlarda vücut bulan bu tanrı anlayışının, totemistlerin totem anlayışlarından ne farkı var ?...

-Affedersin ama, sen işi mugalataya döktün !.. Benim inancımı, tutup yerlilerin totemistlerin inancıyla kıyasladıktan sonra seninle hiç bir şey konuşamam ben !..

- Rica ederim anlayışlı ol Gönül !..

Bu kadar tahsilli ve kültürlü oluşuna rağmen, bu adam ortaya çıkana kadar, hiç düşündün mü inandığın tanrının, hangi işlerine karışıp, hangi işlerinde seni kendi başına bıraktığını ?...

Nerede olup seni nasıl seyrettiğini; başına gelen hangi işleri onun düzenleyip; hangi işlere de hiç karışmadığını ?...

Senin şu andaki mevcûdiyetinin, onunla ilgisini ?

-Canım bütün bunları düşünmemiş olmam, benim inanmamamı gerektirmez ki !.. Yemek de yer insan; ama yemek yemesi için mutlaka yediği nesnenin nasıl oluştuğunu, yedikten sonra bünyesinde ne gibi değişiklikler geçireceğini ve kendisini nasıl canlı tuttuğunu bilmesi îcap etmez !.. Benim böyle kuvvetin varlığına inanmış olmam yeterlidir.

-Tatlım, ben sana inancının yeterli olmadığını söylemiyorum ki!.. Benim anlatmak istediğim, senin kendi varlığın ve içinde yaşadığın şu evrenle ilişkin ve geleceğin konusunda bir bilginin olmayışıdır !..

Körler yürüyemez, diye bir kural yoktur !.. Bir insan görerek de yürür, görmeden başkalarının târifiyle de yürür !.. Arkadaki fark, biri daha hızlı gider hedefe, öteki çok daha yavaş !.. Biri yürüdüğü yolu görerek, ötekiyse görmeden gider !..

- Allahaşkına şimdi meseleyi din meselesi hâline sokma !..

Din bir vicdanî inanış meselesidir. Kimsenin kimseye bu yolda baskı yapması sözkonusu olamaz !.. İsteyen inanır, isteyen inanmaz... İsteyen inandığını yapar, isteyen de yapmaz mesûliyeti kendine aittir! .

-Canım nereden nereye getirdin sözü... Kişilerin inanç ve inandıkları gibi yaşama hürriyetine ben senden daha fazla bağlıyım. Ben, senden daha fazla karşıyım insana zorla bir şey yaptırılmasına... ve başkalarına karışmadıkları sürece, istediklerini yapmalarına engel olunmasına !..

Zorbalığın, kuvvet zoruyla karşındaki şahsa bir şey yaptırmanın, hayvanların yaşamlarında görülen şeyler olduğuna ben de inanıyorum... Ama ne çare ki, insanlar bu hayvânî yaşamdan da birtürlü kendilerini kurtaramıyorlar.

- Tamam öyle ise sen çık kurtar onları !..

- Aman bırak canım !.. Kim insanlara şartlandıkları fikirlerin veya inançların ötesinde yepyeni ufuklar açmaya çalışmışsa onun başına gelmedik iş kalmamıştır !..

"Dünya dönüyor" dediği için zehir içirilenden tut ; İsa`sına, Musa`sına, Hz. Muhammed`ine kadar hepsi de ortaya çıktıkları zaman olmadık belâlarla karşılaşmışlardır !..

Her, yeni fikri ortaya atan kişi, eski fikirler üzerine menfaat binalarını kurmuş kimseler tarafından karalanmaya ve hattâ yokedilmeye mahkûmdur!

Gerçek şahsiyetlerini bulamamış kimseler, çevrelerindeki kalabalıklarla kendilerini ayakta tutmaya çalışırlar !..

Kalabalıklarının azaldığını görenler ise, eksilmeye başlayan menfaatleri dolayısıyla, o kalabalıklarının azalmasına sebep olan kişilerle savaşa girerler ve onları ortadan kaldırmak için akla hayale gelmedik dolaplar çevirerek kendilerini ayakta tutmaya çaba sarfederler !..

-Bravo !.. Reyimi sana veriyorum !.. Çok güzel konuştun, Cem!..

Topluma hiç benzemeyen yapına ve tek başına kalmış olmana rağmen, kendi fikir ve hissedişlerin istikametinde yürüme azmin olmasa sıradan insanlardan hiç farkın olmazdı !.. Ve beni de asla bağlayamazdın kendine !.. Ama şekerim, lütfen kendini fazla yorma ve fikirlerini halka açma !.. Çünkü sen daha çok seneler lâzımsın bana... Haydi yatalım şimdi de... Yarına hazırlanalım...

*   *   *