Evrensel Sırlar

Ahmed Hulûsi

ÜÇÜNCÜ GÜN

Cem son dersini de verdikten sonra, hızlı bir şekilde okuldan çıktı. Kaçıyordu sanki kalabalıktan, beşerî münasebetlerden !..

Gerçekte şu an için Elf`le görüşme yolunda büyük bir arzusu da yoktu... Sadece sâkin bir yerde kendi kendine kalmak ve aldığı yeni bilgileri düzenleyebilmek düşüncesindeydi...

Bir dolmuşa atladı ve şehrin merkezine indi... Oradan sahile doğru yürüdü... Ve bu defa da kentin ileri bir koyuna kalkan şehir hattı vapuruna bindi. Hava oldukça sıcaktı... Vapurun yan tarafına açığa oturmuştu... Sıcak havaya karşın, biraz da vapurun hızı dolayısıyla tatlı bir esinti vardı...

Kravatını çözdü, çıkardı, katladı ve çantasına yerleştirdi... Böylece, kendini, beşeriyetten yana biraz da özgür hissetti !.. Ve daldı...

Acaba, her şeyin izâfi (göresel) olduğu bir evrende, gerçek diye bir şey olabilir mi idi ? Her şeyin varlığı, bir diğer şeye nisbetle, bir diğer şeye göre idi... En basitiyle, yaza nisbetle kış, soğuğa nisbetle sıcak, teke nisbetle çok, sonluluğa nisbetle sonsuz...

Ya, bu izâfeti yani göreselliği meydana getiren dar görüşlülük ortadan kaldırılırsa.. ? O takdirde halâ ayrılıklar mevcut olabilir bilir miydi ki ?..

Gerçekte, bilimin eriştiği gibi, madde açısından bakılınca zıdlar, ve zıdların birleşmesinden doğan birlik ve bu birliğin çeşitli safhalarda aldığı değişik bir görünüm değil mi âlem ?..

Su... ısınınca buharlaşıyor... bulut oluyor... çok soğuyor, yoğunlaşıp buzlaşıyor... Veya karlaşıyor... yere iniyor, eriyor, eriyor su oluyor... Ve sonra aynısı... Aslında su, bilimin gelişmediği devirlerdeki insanlar için o devre göre bir misal... Ya günümüzde...

Enerji... Bilimin bugün bile tespit etmekten âciz kaldığı yüksek frekanslı (titreşimli) dalgaların, devamlı dönüşümlerle en basit atom olan tek çekirdekli ve elektronlu hale dönüşmesi, bunun diğer atomlara dönüşmesi ve böylece, birin çok hâline ilk geçişi; sonra moleküllerin ve nihâyet basit maddelerin ortaya çıkışı... Sonra, iki ayrı asidin bir hayat adını ve şeklini alarak hücrelere dönüşmesi ve nihâyet evrenin en gelişmiş hücreler topluluğu olan insan beyninde zirveye çıkış... Ve zirvedeki bu beynin, zamanla tekrar inişe geçerek nihâyet toprağa dönüşü ve... Evet ve.. ?

Ya, "insan" dediğimiz şey nasıl hâsıl oldu ve ne oluyor ?.. Bedenin gelişimi içinde nasıl hâsıl oluyor... Ve nihâyet tekrar toprağa dönüyor...

İşte "insan" dediğimiz varlık ?.. O nasıl oluştu ?... İnsan toprağa dönüşüyor mu ?...

-İşte zaten çözümü sizce en güç olan nokta da burası...

Diyerek Cem`in yanında Elf peydah oluverdi... O da kendisi gibi oturmuş ve ayaklarını da vapurun koruyucu demirlerine uzatmıştı...

Cem bir an irkildi ve hemen toparladı kendisini...

-Özde !..

-Özde Cem !.. Alıştın selâmlaşmamıza..

-Hoşuma gitti... anlamı özellikle... Lütfen, şu deminki sorunun cevabını verir misin.. ? En çözemediğim hususlardan biri o çünkü...

-Haklısın... Üst yapı yaşamına geçerek bu oluşumu seyredebilenlerden gayrısı, bu sırra vâkıf değildir !.. Zâten, onlar da bu oluşumu yazmamışlardır !..

Anlatayım...

Tümel akıl, bir birimin bir mânânın oluşmasını irade ettiği anda; o birim o varoluş gayesini gerçekleştirecek enerji olarak hayata atılmış olur... O birimin burada kaderi sözkonusudur...

Bazı birimler ta insanlığa kadar ulaşır... Bazıları ise daha evvelki noktalardan dönüşe geçerler... O birim, insan olmak üzere varolmuş ise, enerji-ışın atom-molekül-hücre yapılarından geçerek yâni bu dönüşümleri tamamlayarak nihayet insan halini alır.

Bu geçiş safhalarının her birinde, o birimin gayesi, sadece içinde bulunduğu aşamayı tamamlayabilmektir...

Meselâ, salt enerji hâlinde iken, bu hâli tamamlayıp çok yüksek frekanslı bir dalga boyu olmayı diler... Bu olduktan sonra, daha yoğunlaşmayı diler ve nihâyet dönüşümler onu atom olma hâline getirir... Atom sürecinin bir sonrası maddeleşmesidir... Maddeleşmeden sonra nebatlaşmağa geçer... Nebatlaşmanın sonu insan olması mukadder olanlar için insanların yediği hayvanlardan olmaktır... Ondan sonrası ise hayvanlık ve nihâyet insan vücuduna geçiştir... İnsan vücuduna geçtikten sonra ise, hedef bir sperm olabilme aşamasına gelebilmektir. Sperm olduktan sonraki en büyük aşama ise bir yumurta ile birleşerek, nihâyet insanlığa ilk adımı atabilmektir...

Yâni senin anlayacağın, bir insanın bu hâle gelmesi aslında dokuz aya değil çok daha uzun senelere uzanır...

-Ya ölünce ne oluyor insan...

-Şuraya dikkatini çekerim... İlminiz bu hususa bir nebze yaklaşmıştır da... İnsan olduktan sonra, beyin her an devamlı olarak mikrodalga yayar dersiniz... Aslında sizin insan dediğiniz üst yapı bu şekilde teşekkül eder... Ölüm ötesinde, siz bu mikrodalgalardan oluşan hologramik yapınızla, hayatınıza devamedegidersiniz...

-Yâhu, gene aklımı allak bullak ettin !.. Peki, hani insan, ruh ve bedenden ibaretti; ve beden ölünce, ruh kalıyordu...

-Öyle ya işte!... Gene, beden ölünce, yani kullanım dışı kalınca, geride maddesiz olarak bir üst yapı kalıyor ya... Sen buna "ruh" adını ver ne olur?..

-Ama ceninin ana rahminde üç kırk geçirmesinden sonra "ruh nefh edilmesiyle" canlı denilen bir hâl alması, şeklinde izah edilen husus var ya!..

-Bu, o ceninin kendi kendine olan şuuruyla, ve kozmik ışınların genetik dizini etkilemesiyle kendi rotasını çizme idrâkının hâsıl olmasından ibarettir. (1) Ama bunu siz dışarıdan anlayamazsınız!.. Ve bu, ne sizin anlamanız, ve ne de ispatı mümkün olamayacağı için, sembolik bir ifade ile o şekilde anlatmışlardır.

-Peki o durumdaki bir varlık nasıl bunu tespit edebilir ?..

-İnsan için, iyi veya kötü, güzel veya çirkin sıfatlarını veren bir başkasıdır. Aslında herkes kendine göredir.

İnsanın iyi-kötü tanımlanması, dediğim gibi bir diğerine göredir... O ceninin de, kendi fıtratına göre bir idrâki, ve o idrâka göre de bir yolu vardır. Ama o zaman bu, henüz dışarıdan anlaşılmaz... Kişinin tabiatı, yani huyu karakteri bu kendi çizdiği yol üzere gelişir... Ve böylece bir şahsiyet ortaya çıkar. İşte bunun başlangıcı, o ceninin dördüncü ayıdır. Ama siz bunu dışarıdan tespit edemezsiniz... Nasıl ki hastalandığınızda, o hastalık bir takım eserleri ile dışa vurup sizi ikaz etmeden anlayamıyorsanız, ama o devreye kadar o mikroplar içten içten yayılıyorsa, o cenindeki iç gelişmeler de buna benzer...

(1)Bu konuda geniş kapsamlı bilgiyi "KENDİNİ TANI" ve "İNSAN ve SIRLARI" isimli kitaplarımızda bulabilirsiniz. A. Hulusi.

-Peki insan gerçekten bedenin dışında mı teşekkül ediyor ?.

-Bakın, "insan" kelimesi, bir isimden ibarettir; ve siz bir takım vasıfların toplamına bu ismi veriyorsunuz...

Bizse, "birim" kelimesini kullanırız.. Her "birim"in gayesi vardır. Bir noktadan çıkar, bir daire çizer ve tekrar o çıktığı noktaya döner. Birim, çıkış noktasından, sadece bir gaye ile ve bir hedefe yönelik olarak hareket eder.. Bu gaye, bazısında kısadır, bazısında uzun. Bazısı çıkış noktasına ışınsal yapıda döner, bazısı atomlaşmadan, bazısı nebatlaşmadan, bazısı hayvanlaşmadan ve nihâyet bazısı da insanlaşmadan sonra döner...

İşte bir birim, insanlaşmayı tamamlarsa o zaman "insan" ismine hak kazanır ve bu gibilerin arasında bu isimle anılır. Ama gerçekte o, bu ismi kazanmadan evvel de, bize göre mevcuttur ve bir birim olarak gayesine uygun çizgide yürümektedir.

-Ya öldükten sonra ?..

-Bunu daha evvelce de konuşmuştuk ama bir kere daha tekrarlayalım... İnsan adı verilen birim, fikirleriyle ve oluşturduğu mikrodalga hologramik yapıyla evrende bir yer tutar; ve bedenle alâkası kesildikten sonra, bu yapısıyla hayatına devam eder... Bu defa ki hayatta onu yönlendiren, eski bedenli yaşamındaki bilgileri veya şartlanmalarıdır...

-Bu bilgilere şartlanma demiyor muyuz ?..

-Bilgi, sende yerini bulur ve onu içinde hissedersen; ve seni tatbikatında aynı neticeye götürürse, bilgidir !.. Ama aldığın bilgi, sende zâhirde kalırsa; veya kısmen tesiri altında kalıp hissediyormuşçasına yaşamana rağmen, bilginin gereğini tatbik edemiyorsan, yahut tatbik ettiğinden netice alamıyorsan, idrak yok şartlanma var, demektir...

Gelelim öbür noktaya... evet... Dünya yaşamında, beşeriyet şartlanmasından kendini kurtarıp, özbenliğini bulabilmişsen, özbenliğinin kuvvetleriyle öbür yapıda yaşamına devam edersin. Yani, sizin lisânınızla âhirette cennette olursun...

Bu sırra vâkıfsan, "Hak" bildiğin şeyin, kendi "özün" olduğu idrâk etmiş; "Hak`"ka ait diye bildiğin vasıfların "kendi" vasıfların olduğunu farketmiş olursun; ve o vasıfların hakkını vererek yaşamına devam edersin... Bu arada da kendi "özüne" doğru yolculuğun devam eder.

Ve nihâyet, tümel akıl`dan çıkıp; O`nda kendini, kendinde de O`nu bulmuş olarak, çıkış noktana dönüş olursun !..

Aksi halde ise, çeşitli kendine ters gelen hallerle karşılaşırsın, bunları aşacak kuvvetler verilir ve neticede o kuvvetlerle bir takım gerçekleri idrâk edersin, sonunda gene aynı gerçeğe rücû edersin.

- Ekstra bir sual ?..

"Özben"liğimi bulabilmem için ne yapmam lâzım ?..

-Bütün toplumsal şartlanmalardan; ve onlardan hâsıl olan değer yargılarından; ve de bunlardan oluşan duygulardan kendini arındırman şarttır !..

-Bunu biraz daha açar mısın lütfen ?..

-Gelenek, görenek, âdet adını taktığınız, örf-anâne dediğiniz kurallar içinizde birer şartlanma olarak meydana gelmekte değil midir ?.. Ve hep kendinizi bir "beşer" olarak kabullenmekten doğmakta mıdır ?.. Ve duygu bu dahi, hep bu toplumsal şartlanmaların neticesinde hâsıl olmakta mıdır?..

Öyle ise, kendini bulabilmen için, herşeyden evvel gerek hayvânî ve gerekse beşerî duyguları terketmen gerekir !.

Ama bu duygular da durup dururken ortaya çıkmaz. Bir takım beşerî ilişkiler sonucunda ortaya çıkar...

Beşerî ilişkiler ise, hep o toplumun şartlanmaları istikametinde meydana gelir. O takdirde, senin, her çeşit duygulanmalardan sıyrılabilmen için de, evvelâ o toplumsal şartlanmalardan sıyrılman gerekir ki; şartlanmalardan doğan olaylar seni etkilemesin ve sende bu yolda duygular peydah ederek seni özbenliğinden uzaklaştırmasın.

-İyi ama, içinde yaşadığın toplumun şartları ve şartlandırması açık !..

Bütün bunlara karşı çıktığın zaman, sana ya deli derler, ya da toplum içinden çıkman gerekmez mi ?..

-Sizden evvelki devirlerde, bu işi insanların arasında uzaklaşmak sûretiyle yaparlardı... Belli bir süre dağa, bir mağaraya veya çöle giderler ve orada bu toplumsal şartlanmalardan ve onlardan hâsıl olan duygulardan tümüyle kurtulmanın mücadelesini verirlerdi... Hattâ böyle olanlara el-ân deli dendiği de bir vâkıadır. Ne çare ki bunun başka yolu da yoktur... Kesin olarak yoktur demeyeyim... Vardır, vardır ama çok daha uzun bir zaman alır...

Şöyle ki, içinde yaşadığın cemiyetin şartlarına görünüşte uyarsın, onlar görünüşte değer ifade ediyormuş gibi olur !.. Ama sen, iç dünyanda, ne o şartlanmalara tâbisindir, ne de o şartlar senin için bir değer ifade eder. Ve kesinlikle de içinde yaşadığın şartlar sende bir duygulanma meydana getirmez. Bu da neticeye götürür ama dediğim gibi hem uzun bir yoldur, hem de çeşitli tehlikeleri vardır.

-Ne gibi meselâ ?

-Sen, tam kendine göre şartlanmaların tesiri altından çıktığını sandığın bir anda, hiç farkında bile olmadan, gene öyle bir şartlanmanın altına girersin ki beşerî münasebetler dolayısıyla, bunun farkına bile varmazsın !.. Bu, senin için korkunç bir ayakbağı olabilir. Ve en fenası da bunun bir bağ olduğunu farketmemendir... Toplum dışında iken ise bu tehlike ortadan kalkar.

-Bu takdirde toplumsal şartlanmalardan kurtulmak için toplumu terketmek farz gibi bir şey oluyor yâni..

-Yoo, onu demedim !.. Toplum içinde yaşamını sürdürürken bunu başarabilenler de vardır aranızda. Ama bunun güç olduğunu söyledim sadece... Esasen kuvvetli azim ve irade yanı sıra, bir de yanına bu konuda bilgili tecrübeli bir arkadaş bulursan çeşitli güçlüklere rağmen gene de hedefe vâsıl olabilirsin.

-Bak şimdi aklına ne geldi... İnsanın, daha doğrusu birimin, bu toprak, nebat, hayvan gibi safhalardan geçip insan olması tenâsuh yâni reenkarnasyon görüşüne benzemiyor mu ?..

-Bu dediğin görüşün aslı materyalizme dayanır. Ancak daha sonra spritualizmle de karışarak daha değişik bir hâl almış ve nihâyet bugün bildiğiniz mânâya ulaşmıştır.

-Özür dilerim burasını anlayamadım... Reenkarnasyon ile materyalizmin ne alâkası var ?..

-Maddeci görüşe göre, herşey daima bir devridâim içindedir... Cansız canlıya, canlı cansıza dönüşür durur. Bu dönüşüm ise gerçek mânâda reenkarnasyonun özüdür. Daha sonra bu dönüşüm spiritualist yâni mâneviyatçı görüşte, mânevi varlıklar kabûlü hâline dönüşmüş ve oradan da bu mânevi varlıkların tekamül için tekrar tekrar dünyaya yâni madde âlemine gelmesine kadar uzanmıştır.

-İyi ama maddecilerin devridâim görüşü, yâni cansızın canlıya kadar dönüşümü görüşü yanlış mıdır ?... Deminki izahına göre..? Yâni insan bedeninin geçirmiş olduğu toprak-nebat-hayvan-insan gelişimine göre.. ?

-İşte yanılma buradan çıkıyor zaten !..Onlar, bir gerçeğin çeşitli bölümlerine vâkıf oluyorlar, ve tamamını ihâta edemedikleri için de görebildikleri bu parçanın diğer bütünlerini, imâjlarında şartlanma ve zanlarına göre tamamlamağa çalışıyorlar !.. İşte burada da yanılma başlıyor...

Tıpkı, filin hortumunu tutan körün fili yılana benzetmesi gibi !..

Gerçekten aynı merkezden teğet geçen içiçe sonsuz sayıda dairenin durumuna benzer âlemdeki varlıklar. Hiç birinin çapı, bir diğerine benzemez... Her biri, diğerine nisbetle merkezden daha uzak veya daha yakındır. En dıştaki ise daima içtekileri ihâta eder !

Dediğim gibi... Aynı merkezden teğet geçen, içiçe geçen daireler... Bu daireler varlıkların rotasıdır. Çıkış noktaları, kozmik bilincin imajıdır.

Bu noktadan çıkan varlıklar, merkeze en uzak noktadan dönüşlerini yaparak tekrar çıktıkları merkeze dönerler. Ama kimisi maddeleşmeden bu devri tamamlar, kimisi topraktan, kimisi nebattan, kimisi hayvandan, kimisi de insan bedeninden geçtikten sonra bu noktaya döner. Öyle ki... İnsan bedeninden geçenler dahi birbirlerinden çok farklı daireler çizerek dönerler o noktaya...

-Peki en geniş daireyi kim çizmiştir veya çizecektir ?

-Dünyanızda yaşamış olan çok değerli birisidir O!... DABADDAH deriz biz O`na... Numûne varlıktır o !.. Âlemde, noktaya en uzak, yâni salt enerjiye en uzak kalan madde dünyasında ortaya çıkışı ve insan olarak varoluşu, âlemdeki diğer varlıklara bir işarettir. Ama bu işareti siz dünyalılar anlayamazsınız !..

-Bir dakika !..Kimdir bu DABADDAH?..Hiç duymadım ismini?..

-“DABADDAH”, onun bizdeki adıdır. DünyaNIZdaki yâni insanlar arasındaki adı ise başkadır... Ama bunu söyleyemem !.. Ancak, sen, bilgi depolamanı tamamladığın zaman, onun kim olduğunu rahatlıkla görebilirsin elindeki donelerle...

-Niçin ismini söylemiyorsun ?..

-Çünkü ismini söylersem, onu kendin gibi gördüğün için, fikirlerini de şartlanmaların istikametinde yorumlarsın. Bu yorumlama ise seni bir gerçekten ebediyyen mahrum bırakır.

Şartlanmalar etkisiyle onun hakkında bir hüküm vermemen ve onun ikazlarını şartlanmaların ötesinde gerçek yönüyle kavraman ve değerlendirmen için DABADDAH`ın aranızdaki adını söyleyemem. Yâni senin iyiliğin için!.

-Hiç söylemeyecek misin ?

-Bilgi depolaman tamamlandığı anda onu sen tanıyacaksın !.. Tüm şartlanmalardan kurtulmuş olmanın en belirgin işareti onu tanıyabilmendir...

-İnsanlığa yol gösterdiğini söyleyen sayısız insan yaşamıştır dünya üzerinde !.. Bunların hangi birine inanmak gerekir ?..

Bugün bile sayısını bilmediğimiz insan aynı şeyleri iddia ediyor... Kime inanalım ?..

-Önce bunların arasında başlı başına komplike bir sistem getirmiş olanları ayırmak gerekir...

Her şeyi, baştan sona anlatamayanların, komplike bir fikir sistemi olmayanların, başkalarına yol gösterici olmağa hakkı yoktur !.. Zira, onlar daha şartlanmalardan kurtulamamışlar ve gerçeği bütünüyle görememişlerdir ki.

-Ama bunları doğru dürüst araştırmanın imkânı yoktur ki... Hangi birine gitsen, önce bana körükörüne inanacaksın ve kendini tamamıyla bana bırakacaksın, diyor...

-Gerçekten birisinin öğretilerinden faydalanabilmek için, kendini ona terketmek yâni bilgi kapılarını tamamıyla ve peşin hükümsüz olarak ona açmak şarttır !.. Ama, bu iş hiçbir zaman öyle şıp diye olmaz...

İçlerinde öyleleri vardır ki, çeşitli yollarla gerçeğe dair aldıkları bilgileri, sırf insanları istismar ederek yaşamak için kullanırlar...

Öyleleri vardır ki, gerçeği bilirler, ama onları insanlara yayabilme kâbiliyetinden yoksundurlar...

Öyleleri de vardır ki, hem gerçeğe vâkıftırlar, hem de o gerçeği başkalarına nakledebilme kâbiliyetine sahiptirler...

Esasında bu iş çok su kaldırır !.. Kuvvetli bir mantık, karşısındakileri yanlış üzere rahatlıkla sürükleyebilir veya susturabilir, âciz bıraktırır !..

Meselâ, senin olmasını beklediğin bir işini olmadığı zaman, olmamasında hayır vardı diyerek avutabilir. Veya karşılaştığın ters bir işten, böyle olmasında hayır vardır, sonra bu işten dolayı sevinebileceksin, diyerek teselli edebilir...

Aslında, kâinatın düzeninde dalga sistemi hâkimdir. En üst noktaya çıkışla en alt noktaya iniş !.. Bu gerçeği bilen birisi karşısındakileri rahatlıkla tesir altına alabilir.

Meselâ işi iyi gidene yapamayacağı bir şeyi teklif etmek. Nasıl olsa, iyiliği kötülük takip edecektir. O kişi o teklifi yerine getiremeyince, işte bak, benim dediğimi yapmadın neticede başına bu geldi demek !.. Ve kötülüğü, kendisine rağmen yapılan işe bağlamak; karşısındakini bu yoldan şartlandırarak etki altına almak !..

Buna karşılık kötü durumda olana, sabret iyi günler yakın, başına yakında iyi bir iş gelecek, diyerek çıkış noktasına işaret etmek. O nokta geldiğinde ise; o noktanın gelişi zaten gidişatın tabiî seyridir; onu kendisinin ona ulaştırdığına karşısındakini şartlandırmak. Böylece onu kendine bağlamak!.

Veya, ender kişilerde zıtlar prensibi gereğince sürekli ters gidişi, bir hikmete mebnî olarak göstermek...

İnsanları, belirli kişilerin kendilerine bağlamalarının en geçerli noktası; o kişinin, kendisini, her yaptığı işin bir hikmete bağlı olarak ortaya çıktığına inandırabilmektir. Zaten buna inandığı zaman insan, eliyle kendini teslim etmiş demektir !..

-Olağanüstü davranışlar, insanı çok büyük ölçüde etkiler ama aynı ölçüde aldatabilir de... Ve bu yoldan aldanmak çok daha kolaydır !..

Büyüleme-hipnotize metoduyla, yâni karşısındakini, tesir altına alan özel metoduyla çeşitli olağanüstü davranışlar gösterebilir !..

Veya, maddenin sırlarına vâkıf olma metoduyla, meselâ Hind fakirlerinin yaptığı gibi çeşitli madde üstü hâkimiyet yolları ortaya koyabilir !.. Ve bunlar da, büyük ölçüde kendini tanımamış insanı etkiler... Ama, bütün bunlar o kişilerin gerçeğe vâkıf olup olmadıklarına bir ölçü olamaz.

Nitekim, aranızdan bazıları bu hususta, "gerçek mânâda üstünlük, madde sahasında olağanüstülüklere sahip olmak değil, ilmî üstünlüklere, sırlara sahip olabilmektedir" demişlerdir...

"Gerçek kerâmet kevnî değil, ilmî olanıdır" sözü buna işaret eder !..

Gerçek ilim ve hâl sahipleri ise, asla sorulardan kaçmaz ve karşısındakini, ilmî özüne kadar, gidebildiği ölçüde götürür. Her şeyin izahını yapabilecek güçte olur !.

-Ama konuşmamızın evvelinde demiştin ki, gerçeğe vâkıf olan olağanüstü güçlere de sahip olur !.. Sahip bir kişi ise, tersine bakışla gerçeğe vakıf olmaz mı ?..

- Gerçeğe vâkıf olan, olağanüstü güçlere sahip olabilir; ama, her olağanüstü güçlere sahip olan, gerçeğe vâkıftır olmaz !..

Çünkü, bir çırak ustasından bir şey yapmayı görüp öğrenebilir ve taklîden aynı şeyi yapmağa devam eder... Ama bu demek değildir ki, o kişi de yaptığının sebeplerine inebilmiştir...

Mühim olan, yaptığının her noktasını neden, niçin ve nasıl yaptığına vâkıf olabilmektir... Yoksa, o şeyi sadece yapmak mârifet değildir !..

Üstelik, o şeyi neden, niçin ve nasıl yaptığına vâkıf olan bir şahsın, onu yapagitmesi de îcâbetmez !.. Hattâ hiç bile yapmayabilir...

Bunun ötesinde, sebepsiz yapmağa kalkması, tecrübeye kalkışması mânâsına gelir ki, bu da bildiğinde şüphesi olduğuna işaret eder. Yâni o şey hakkında kesin bir bilgisi olmadığını anlaması gerekir !..

Meselâ kendisinin madde ötesi bir varlık olduğunu, yâni benliğinin madde ötesinde teşekkül ettiğini ve maddede dilediği gibi tasarruf edebileceğine kesin olarak inanmanın ötesinde, vâkıf olan birisi, dilediği anda su üstünde yürür !.. Çünkü bu yakîn onda korkuyu, şüpheyi ve vehmi attırmıştır.

Ama, bu yakînin ötesinde, o bilgiye sahip olan birisi, böyle mi acaba diyerek denemeye kalkıştığı zaman, o anda o görüşü beşeriyetiyle yaşamış olur... Bu durumda ise, şüphe içinde, vehim ve korku ortaya çıkar. Bu duygular ise onu böyle bir şeyi başarmasına mâni olur. Ve suda yürümek yerine, suya batar ! Yâni, bu suda yürüyüş, o anda gayri ihtiyarî olmalıdır. Hiç bir şey düşünülmeden !..

Yâni, beşeriyet vehminden kendini kurtaramamış; beşeriyet kayıtlarından ve şartlanmalarından, yâni kendini madde olarak tanıma şartlanmasından kurtulamamış kişi henüz kendi özünü tanımış sayılmaz.

-Peki bu şöyle olamaz mı ?..

-Nasıl ?..

-Bu idrâka gelmiş birini buldun... Ona teslim oldun, ve inandın ki o sana herşeyi yaptırabilir... Ve bir nehir kenarında, su üzerinde yürürken o, sana da gel dedi. O anda ona güvenerek, teslimiyetle, içine şüphe gelmeden yürüyüverdin... Böylece sen de onun gibi yürür gidersin !.

-Evet bu olur !.. Ama ötesini getirmez kolay kolay !.. Meselâ diyelim ki, ilme yâni evrenin sırlarına vâkıf olmayan birisinden, körükörüne teslimiyetle bu gerçeği öğrendin. Sonra da aynı şeylere devam ettin !..

Diyelim ki madde üzerinde tasarruf yolunu tuttun... Suda yürüdün... ateşi tuttun... havada uçabildin !.. Bunun ötesinde, kendinin ne olduğunu, âlemin ne olduğunu, âlemle "ben"liğinin bağlantı noktasının ne olduğunu nasıl bilebileceksin ?..

-Onu da öğretir !..

-İşte burası imkânsıza yakın zordur !.. Zira o hareketleri yaptığın zaman öğreneceksin ki, o işleri yapan, her türlü kayıttan ve bağdan âzâde bir benliktir. Dilediğini yapabilmeğe muktedir olan "ben"lik yapmaktadır bu işi...

O zaman, o benlik, kimden ne öğrenecektir ?.. O benliğin bir şeyi öğrenmesini kabul edersen, bu defa da tanıdığın, o benlik olmaz ve beşeriyet duyguları karışır işin içine; ve kayıtlar ve bağlar süregider... Böylece gene işler karışır !..

-Burada mühim olan ne, o takdirde ?

-Mühim olan şu... Önce kendi benliğine tam olarak vukûf kazanabilmek; sonrada dolayısıyla âlemin sırlarına vâkıf olmak !.. Yâni, hem öze hem de dışa dönük bir ihâtanın tam olması !.. Bu gerçekleştikten sonra, bir takım fiîlleri veya olağanüstünlükleri ister yap, ister yapma... Bu hiç mühim değil !..

Zaten, olağanüstülükleri isteyerek yapma ihtiyacını duymak, beşerî duygular altında ortaya çıkacağı için, çoğu zaman bu gerçekleşmez bile !.. Ve bunu bilen birisi, kendisinden böyle bir talepte bulunulduğunda, karşısındakini çeşitli sebepler ileri sürerek reddeder !..

Olağanüstü durumlar, ancak ihtiyarsız olarak ortaya çıkabilir... Aksi takdirde, mutlaka beşerî duyguların neticesine olur ki, bu da gerçekleşmez !..

-Peki, tekrar az önceki noktaya dönelim... Karşımdaki öğreticiye nasıl güvenebilirim, nasıl faydalanabilirim.

-Evvelâ şunu bilmelisin ki, özünü bilmek gayesiyle gittiğin kişiden, kendini yetiştirmek için gerekli olan bilgiler dışında hiç bir şey talep etmemelisin.

Zira, böyle bir talep sadece kendi kendini aldatmana yol açar!.. Bu gibi taleplere karşı, gerçeğe vâkıf kişi, sadece karşısındakileri çeşitli şekillerde oyalamakla gün geçirir !.. Zîrâ, her insanın hayatı iyi ile kötü, güzel ile çirkin, hoş ile hoş olmayan hâdiseler arasında geçer gider.

Sen o şahsa bu yolda başvurduğun zaman, hakikat diliyle dersin ki;”ben oyalanmak , aldatılmak istiyorum..Sen beni beni avut, oyala, aldat, tesellî et”...

O da hâdiseye göre, seni ya oyalamak, ya aldatmak, ya avutmak, ya başından savmak için "zamanı değil", "böyle olmasında bir hikmet vardır", "seni imtihan içindir", "yaptığın hatanın cezasıdır" gibi, hâdiseleri bir takım kalıplara koyarak, sunar !.. Ve gerçekte, bunu sen kendi kendine hazırlamış olursun !.. Oysa, ortada ne ceza vardır, ne mükâfat !..

Diyelim ki bir yolculuğa çıktın, şimdi olduğu gibi vapurla gidiyorsun... Göz zevkini bozan bir harâbeyle karşılaşmanı şimdi beni kızdırmana, ya da çok sevdiğin bir manzarayla karşılaşmanı beni sevindirmene bağlayabilirim !.. Şâyet, sende bu yolda bir eğilim görürsem !.. Ama, gerçekte ise, bu vapurun tabiî seyri sırasında görülen manzaralardır o harâbede, hoşuna giden manzara da !..

Bunun gibi, insan hayatı boyunca çeşitli hâdiselerle karşılaşır... Gerçekte, bu hâdiselerden gaye, hep kişinin özünü bulmasına vesile olup, ibret olmasıdır !..

Ama sen kendini, ille de, bunlar benim başıma filanca, falanca tarafından geliyor kaydına sokarsan; elbette karşındaki de seni bu yoldan kullanır !.. Ve her bir hâdiseyle karşılaşmanı sen ona bağlar; o da böylece seni kullanır gider...

-Ya ne yapmam lâzım ?..

-Karşılaştığın bütün olayları insan bedeniyle yaptığın yolculuğun tabiî seyri olarak görüp, iyi-kötü ayırımını kaldırman gerekir ilk başta !.. Böyle yapınca ortadan kaldırılması îcâbeden bir şey de görmezsin, o hâdiseden dolayı başvurulacak biri de !.. Böylece de kendini çok önemli bir şartlandırmadan kurtarır; kendini kayıtlayan en büyük boyunduruklardan birini ellerinle boynuna geçirmezsin.

-Ya o kişinin fonksiyonu ?..

-Ondan, sadece özünü bulmanın ilmini sorarsın, ve kendinde tespit edebildiğin şartlanmalarından nasıl kurtulmanın yollarını öğrenmeğe çalışırsın...

Ayrıca, kendinde göremediğin çeşitli şartlanmaları da, açıklığa kavuşturmasını istersin... Böylece de, zamanını boşa israf etmekten sakınır, boş düşünceler ve duygularla avunarak gününü geçirmeyenlerden, ayrıca da hızla hedefine ulaşanlardan olursun.

-Peki gerçeğe vâkıf kişilerin, olağanüstü güçleri dolayısıyla diğer insanlar üzerinde tasarruf özellikleri yok mudur ?.. Bu yoldan onların karşılaştıkları hadiselere tesir edip yön vermezler mi ?..

-Bu mümkündür !.. ama, son derece ender olur !..

Her kişinin kendi yörüngesi tespit edilmiştir...

Her insan, kendi yörüngesi üzerindeki çıkış noktasına doğru seyreder. Birisinin, bir başkasına müdahalesi, yâni olağanüstü gücünü kullanarak müdahalesi demek istiyorum, ancak bir beşerî duygu neticesinde hâsıl olur... Bu ise, zaten gerçeğe vâkıf kişi için mümkün değildir !..

Yâni, gerçeğe vâkıf kişinin, beşeri şartlanmalar neticesinde hâsıl olan duygularla olağanüstü gücünü kullanması mümkün olamaz !..

-Peki ama, onun başkasıyla ilgili olarak olağanüstü gücünü kullanması dahi, öbür kişinin tabiî seyri içinde karşılaşacağı bir manzara ise ?..

-İşte burada ince bir nokta var !.. Buna dikkat et...

Dediğin gibi bir durum olabilir. Ancak bu da, dediğin gibi tabiî seyrin bir îcâbı olarak ortaya çıkar !..

Dikkat et, tabiî seyrin îcâbı olarak ortaya çıkar !..

Yâni, o kişinin veya talep edenin istekleriyle, tabiî seyirde meydana gelen bir gelişme sonucu olarak değil !..

İşte, bunu yanlış anlayan kişi, tabiî seyrin îcâbı olarak tesbit edemeyen kişi, böyle bir durumda kendi kendini karşısındaki kişiye bağlamış ve kayıt altına sokmuş olur ki; bu da özüne vukûftan kendi kendini alıkoymaktan başka bir şey olmaz.

-Peki şimdi olağanüstü hâdiselerle bile karşımızdaki bir şahıs, bizim hayatımızda değişikliğe yol açsa, gene de onu bu işin fâili olarak görmeyecek miyiz ?

-Fiilin bizâtihi ondan çıktığını gördüysen, bunu kabul edebilirsin. Ama buna rağmen, hiçbir zaman bu işi ona bağlamamalı; özünün, tabiî seyrin îcâbı olarak, onun eliyle, bedenin üzerinde bir yönlendirmesi olarak meseleyi değerlendirmeli, özünden o hâdise sebebiyle koparak bir kayıt altına girmeyi kabullenmemelisin.

-Yâni, mesele şu oluyor anladığım kadarıyla...

Beni özüme, gerçeğe, âlemin sırlarına ulaştıracağını sandığım bir kişiyi bulduğumu kabul ettiğim zaman, onun ile arkadaşlığa veya ahbaplığa başlayacağım... Ondan özbenliğime döndürücü, beşer şartlandırmasından kurtulmama yardımcı olucu bilgileri talep edeceğim...

Tabiî buna karşılık, ben de bir takım hizmetlerde bulunacağım!... İnsanlık görevim olarak !.. Zira, her insan aldığının karşılığını, elinden geldiği nisbette karşısındakine ödemek zorundadır !..

Ama bu arada, karşılaştığım hâdiseleri de, hiçbir zaman, ne yaptığım bir hareketin cezası, ne de mükâfatı olarak kabul etmeyeceğim !.. Bütün olayları, sadece idrâk gelişmemi sağlayan çeşitli vesileler olarak kabullenip; bunlardan dolayı ona sığınmayacağım !..

Ancak onunla, bu hâdiselere karşı olan tutumu tartışıp, o olaylara karşı olan tepkilerimin hangi şartlanmalar altında ortaya çıktığını öğrenip, o şartlanmaları tespit ederek terk yollarını araştıracağım...

-Ve neticede, tekrar benzeri bir olayla karşılaştığım zaman, bu defa ki reaksiyonum bir şartlanmanın, şartlanma hükmünün neticesi olarak ortaya çıkmayıp, özüme karşı o hâdisenin taşıdığı değere göre olacak !..

-Ve böylece de günden güne, kendini şartlanmalardan, bu şartlanmalardan doğan değer yargılarından, ve bunların sende meydana getirdiği duygulardan kurtarıp, gerçek kişiliğini bulmuş olacaksın !.. Oldukça iyi anlamışsın meseleyi !..

-Yâni, burada, karşındakine körükörüne teslimiyet değil, onunla tartışarak eksiklerini idrâk etme metodu geçerli oluyor.. ?

-Evet, İşin en mühim tarafı da bu !.. Kendini başkasına köle ederek hürriyet arama değil; tartışma ve idrâk yoluyla izâfî, göresel kişilik vehminden arınıp, gerçek hüviyetine geçme.. Ve bu yolculuk sırasında da öğreticine, karşılıklı dayanışmanın îcâbı olarak hizmet verme !..

-Peki, şimdi bu toplumsal şartlanmalar, beşerî şartlanmalar deyimlerini biraz daha açıklığa kavuşturabilir misin lütfen.. ?

-Elbette ama bir başka görüşmemizde... Bu defalık da bu kadar..

-Ne zaman ?..

-Sırası geldiğinde...Zaman da bir şartlanmadır, bunu unutma !.

-... ! ?

-Özde !

-Özde Elf !...

*   *   *