Evrensel Sırlar

Ahmed Hulûsi

İKİNCİ GÜN

Yemekten kalkalı yarım saat kadar olmuştu... Cem, salonda televizyonun karşısındaki koltuğa gömülmüş, ayaklarını pufa uzatmış, güya haberleri dinliyordu... Aslında, sadece gözleri bakıyordu üzerinde görüntüler dolaşan renkli cama !..

Kafası dün geceki beklenmeyen misafirde idi... Bilgisayar gibi çalışıyordu durmamacasına!

Zaten bütün gün sarhoş gibiydi.. Okulda her zamankinin aksine izahlı olarak ders bile anlatmamış, belli bahisleri öğrenciler arasında tartıştırarak zamanı doldurmuştu...

Hattâ durgun hali bazı öğretmenlerin de dikkatini çekmiş, sormuşlardı; "Hasta mısın, nedir bu durgun hâlin?..." diyerekten.

Aslında hastalık hâlinde bile böyle durgun olmazdı o.... Vücudu bitkin bir halde yatardı yatakta, ama kafası devamlı çalışırdı... Çeşitli suallerin cevabını arar dururdu...

Dedesi o devrin din âlimlerindendi... Babası ise, âdeta "bir âlimden bir zâlim çıkar" sözüne örnek olacak şekilde dine aldırmayan biriydi... Annesiyse babasının bir zıddı...

İşte böyle karışık bir ailede, kafasında binbir sualle yetişmişti Cem...

Suallerinin cevabını bulmak için kâh dinî kaynakları karıştırmış, kâh çeşitli felsefî görüşleri incelemişti... Ama, hangi yola girse, cevaplanamayan pekçok sualle karşılaşıyor, tatmin olamadığı için de o yoldan başka bir yola atlıyordu...

Zaten bu yüzden Felsefeyi bitirmiş ve askerliğini yaptıktan sonra da lisede felsefe öğretmenliği ile hayata atılmıştı...

Artık öğretmendi !..

Öğretmendi ama, kendisinin hâlâ bir öğrenci olduğunun ve hakikati aradığının farkındaydı...

Askerden geldiği yıllarda, hakikati arama merakı onu bir tarikata bile sokmuştu... Tarikatın şeyhi onu beğenmiş ve "Sende büyük kâbiliyet var, kısa zamanda Hakk`ın lutûf ve inâyetiyle hakikate erişirsin" demişti...

Ancak bir süre sonra kafası daha da karmakarışık olmuştu...

Yaptıkları bütün iş, verilen birtakım duaları okumak, birtakım kötü ahlâkı terketmekti! Ama bütün bunlar onun kafasındaki suallerin cevabını vermeğe yeterli değildi ki !..

Onun anlayışına göre tasavvuf, tarikat, bir iyi ahlâk derneği değil; varlığın hakikatını, vücudun aslını, özünü bildiren bir çalışma düzeni olmalıydı...

Onun kafası devamlı olarak şu suallerin cevabını arayış içinde idi:

- Nereden geldim ?...

- Neden geldim ?...

- Nereye gidiyorum ?...

- "BEN" kelimesiyle işaret edilen orijin varlık nedir ?...

Dinci görüş bu sualin cevabını çok basit bir şekilde veriyordu:

"Sen Tanrıdan geldin... O seni yoktan varetti... Dünya`ya imtihan için yolladı... Dünya`da başkalarına iyilik edersen seni cennete, kötülük edersen de cehenneme atacak..."

Ana temasıyla bütün dinlerin verdiği mesaj bu idi...

Ancak, Musevîliğin, "Kabala" adını taşıyan sırlar kitabının işaret ettiği bazı hususlar ile; Müslümanlığın, "tasavvuf" adını alan görüş sistemlerini benimseyen kişilerin ifadelerine göre, daha da değişik bazı şeyler söyleniyordu...

Buna göre, insan, Allah`ın bir görüntüsü idi... Her şey Allah`ın istediği gibi oluyordu... İyi-kötü diye bir şey de yoktu gerçekte!.. Olanlar, sadece olması gereken şeylerdi işte o kadar !..

Ölümden sonra ise, yaşanılan hayatın bir başka benzeri devam edecekti!

Maddeciler ise daha değişikti bu suallere cevap verirken...

Evren dâimi bir dönüşüm içinde !.. Madde zamanla tek hücreliye, oradan çok hücreliye dönüşür, daha sonra hareketli canlı varlıklar oluşur, derken hayvanlar ve daha gelişmiş varlıklar olan insanlar... Ve nihâyet onlar da ölürler ve bu böylece sürüp gider...

Çok basitleştirilmiş olarak bu temel fikirler arasında dönüp duruyordu insanlar...

Bir de olağanüstü bazı hâdiseler nesilden nesile akıp geliyordu... Çeşitli dinlerin devirlerinde yaşamış birtakım insanların olağanüstü kuvvetlerinden sözediliyordu...

Hıristiyanların azizlerinden, müslümanların evliyalarından, yogilerin olağanüstü davranışlarından örnekler veriliyor, su üstünde yürümelerinden, ateşin içine girip yanmamalarından, havada uçmalarından, bulundukları yerden çok başka bir yerde olup biteni görmelerinden vesaire vesaire...

Ama bunların da hiç birinin izahını yapabilen yoktu... Kimi tanrının hîbesi diyordu, kimi de yöneldiği varlığın...

İşte böylece felsefe içinde dalıp gitmiş olan Cem, birden karşısından gelen sesle irkiliverdi...

- ÖZDE Cem !..

- Merhaba Elf !.. derken ayağa fırlayıverdi Cem...

Sağ tarafında, yerden bitmiş gibi görünüvermişti dün akşamki yabancı... Görünüşü aynıydı...

Hemen içeriye seslendi..

- Gönül bak misafirimiz geldi !..

- Geliyorum...

Cem, geçen görüşmeden aklına takılan ve bu defa da karşılaştığı kelimeyi sordu Elf`e...

- "Özde" diyorsun; ne demek bu ?..

-Birimin karşısında gördüğünü, kendi özünde bulması mânâsınadır!.. Gerçekte bir ayırım olmadığına işaret eder...

Ben, "senin özünde" mevcudum; sen de "benim özümdesin" anlamına da alınır...

Bizde, iki birim karşılaştığında ve ayrılırken söylenir...

- Peki, ama, sen sırf akıldan ibaret bir varlıksın... Biz ise et-kemik ve ruh karışımı... Nasıl olur da "özde" bir oluruz ?...

Cem`in bu suali, Elf`in görünümünde bir rahatlık meydana getirmişti...

Sanki "Benim de anlatmak istediğim buydu işte..." der bir hava içerisinde arkasında duran koltuğa oturdu... O arada Gönül de içeri girmişti...

- Hoş geldiniz...

- Hoş bulduk !..

Dedi Elf, her harfi tam heceleyerek... Sonra da söze devam etti...

-Siz kendinizi nasıl bilirsiniz... Et-kemik ile ruh karışımı bir şey değil mi?

-Evet... Bize eskilerden nakledilen bilgiler bu yoldadır !..

-Buna, eskilerin, yani sizden evvelkilerin, kendilerinden sonra gelenleri şartlandırması diyebiliriz değil mi ?..

-Diyebiliriz bir bakıma.. ?

-Et- kemik olan kısmı görebiliyorsunuz, ama "RUH" adını verdiğiniz nesneyi görebiliyor musunuz ?...

-Hayır !.. Ama eserlerinden varlığını anlayabiliyoruz...

-Buraya bütün dikkatini vermeni rica edeceğim... Eserlerinden varlığını anlıyoruz: dedin... Yâni, varlığını anlamanız, eserlerini görebildiğiniz ölçüde oluyor demektir bu... Ya eserlerini göremediğiniz yanı.. ?

- Elbette ki o hususta bilgisisiz !..

- Bu takdirde, siz "ruh" ismini bir bilinmeyene; daha doğrusu bildiğinizi sandığınız bir bilinmeyene vermiş oluyor musunuz ?..

- O çıkıyor ortaya !..

- Yâni, demek oluyor ki, siz daha ne tür bir varlık olduğunuzu bilmiyorsunuz...

- Bildiklerimizin dışında kalanıyla bilemiyoruz...

- Peki bu takdirde, bilmediğiniz kadarını, yâni bilemediğinizin ölçüsünü tespit edemediğinize göre; bildiklerinizin bilmediklerinize oranını söyleyebilir misiniz ?..

- Hayır bunu söyleyebilmemiz için bilmediklerimizin tamamının ne kadar olduğunu görmemiz gerekir !..

- Bu da şu an için mümkün olmadığına göre...

- Kendimizi bu şartlar altında bilmemiz mümkün değildir; mânâsı çıkıyor..

- Evet !.. Bir şeyi baştan sona tamamıyla bilmedikçe, o şeyin doğruluğu da hiç bir zaman söz konusu olamaz...

Zîrâ, kısmen kendi sahasında doğru olan bir şey, bütüne nisbetle eğri olabilir...

Meselâ üzerinde yaşadığımız yeryüzü, size bir düzlük olarak gelebilir!.. Nitekim, insanlar asırlar boyu, dünyayı düz bir tepsi gibi kabul edegelmiştir...

Ama ne zaman ki üzerinde yaşadığı dünyanın üstüne çıkmıştır, bütünüyle görebilmiştir, o zaman kesinlikle müşahede etmiştir ki, dünya düz bir tepsi gibi olmayıp, küre biçimindedir... Üstten alttan basık bir küre değil mi?

- Ama bunu görmeden de söyleyebilenler vardı !..

- İspat edemediği için ona "deli" diyenler çok çıkmıştı...

Gönül söze karıştı:

- İyi ama, bu noktada, aşağı yukarı bütün bildiklerimiz hep bu şartlanmalar değil midir ?

- Çok iyi bir noktaya temas ettiniz...

Şartlanma nedir, ne değildir... Önce bunu belirlemek gerekir...

İnsan beyni doğuştan her türlü bilgiye açıktır... Tıpkı boş bir teyp bandı gibi... Sonra ilk veriler bu banda kaydolmaya başlar...

Bir şeye dokunur, annesi "cıs sıcak" der; ve o bilir ki, beynine ulaşan o impalsın adı sıcaktır !.. Sonra benzeri bir dalga beyne ulaşınca beyin hemen hükmü yerleştirir: "sıcak" !.. Sonra soğuk... sonra sert... sonra iyi... sonra kötü... sonra daha komplike veriler ve nihayet bu proglamlama istikametinde oluşmuş bir beyin!..

Eğer, araştırma, düşünme, değerlendirme devreleri bu beyinde faaliyete geçmemiş ise; artık o kişi tamamıyla şartlanmalarıyla ve güdüsel dürtüleriyle yaşayan; sanki toplumun programlamış olduğu bir robot olarak geçer gider bu DünyaNIZdan !..

Fakat, bundan daha mühim bir husus var... "İnsan" adını almış bulunan varlığın ne olduğunu bilmeden, onun hangi şartlar altında ve nasıl şartlandığını bilebilmek mümkün değildir ki !..

Onun için isterseniz önce "insan" denilen varlığın gerçek yapısı üzerine eğilelim ve ondan sonra onun şartlanmalarının nasıl meydana geldiği üzerinde duralım...

- Peki siz, bizi yani "insan"ı nasıl tanıyorsunuz?.. Size göre, biz neyiz?

Diye Cem ana noktaya gelinmesini işaretledi...

- Size bunu anlatmağa çalışayım... Ama baştan söyleyeyim ki, yıllardan beri süre gelen şartlanmalarınıza ters düşen pek çok hususla karşılaşacaksın... Ancak hiçbir şekilde buna karşı çıkma!..

Zîrâ, dinlediğinde ilk anda sana ters gibi gelen her nokta, açıklandığında görürsün ki asla çelişkili değildir. Çelişki gibi gelirse, bekle ve dinle... Mutlaka onun izahı gelecektir...

Gelmez de araya başka bir husus girerse, bu defa sor...

-Ya sizin bu anlatacaklarınız da bize göre bir şartlanma olmayacak mı?.

-Şartlanma, bölük pörçük bilgi kırıntılarından, kıyaslama yoluyla kendi anlayışına nisbetle bir hüküm çıkartıp; bunu başkalarına empoze ederek, onları da o bilgilerle kayıt altına almadır.

Şartlanmaya dayanan birikim komplike bir sistem değildir ve cevabı verilemeyen pek çok sualler ihtiva eder. O zaman da dersiniz ki, bu gün için bu sualin cevabını veremiyoruz !..

Oysa şartlanmalardan doğan bilgilerle değil, saf gerçeklerle yürürseniz, komplike bir sistemle karşılaşırsınız; ki bu yoldan neticeye ulaşan bir kişinin cevabını veremeyeceği sual kalmaz...

Şartlanmış bir insan, tek noktaya doğru derinleşen sualler karşısında bir noktada durur ve cevap veremez hâle gelir...

Gerçeği bulmuş kişinin ise cevap veremeyeceği nokta olmaz... Ne kadar derine dalsanız, o ölçüde cevapla karşılaşırsınız...

Bu da onun, bütün sisteme vâkıf olmasından ileri gelir...

Gönül söze karıştı...

- Şeyy... Şu insana dönsek nasıl olur ?.. Şimdi, biz nasıl bir varlığız?

- Bilin ki, sizin "BEN" kelimesiyle işaret ettiğiniz şey, ne bu et- kemik toplamı olan beden, ve ne de "RUH" adını verdiğiniz yapıdır...

"BEN" ve "BEN"e ait özelliklerin meydana geldiği bu beden, neticede nasıl bu "BEN"in özelliklerinin ortaya çıkmasına vesile olan ve bir süre sonra terkedilecek olan bir tür araç ise...

"RUH" dahi aynı şekilde "BEN" dediğiniz yapının yüklenmiş olduğu bir araç, ya da taşıyıcı gibidir !..

Gerçekte, "BEN" kelimesiyle işaret edilen varlık, öyle bir "ÖZ" varlıktır ki, o "ÖZBEN"lik noktasında tüm evren ve içindekiler tek bir bilinçten ibarettir !..

Ne çare ki, siz, bu "ÖZBEN" deki, evrensel kozmik bilinç düzeyini yaşamaktan mahrum ve perdeli bir haldesiniz... Ve içinde bulunduğunuz şu şartlanmışlık düzeyinde de bu gerçeği yaşamanız asla mümkün olmaz.

- Yâni "BEN" bilinç miyim?... Ya "Nefis" nedir?

- "BEN" ile "NEFİS" veya "NEFS" hep aynı şeydir!... Bilinç!... Ya da akıl!..

Gönül sordu:

-"BEN", dediğim zaman aklımı mı kastediyorum gerçekte yâni?..

- Gerçeği bilene göre evet!.. Ama, bu gerçeğe vâkıf olmayan biri ise karşınızdaki, o takdirde, o, "BEN"i kendi anlayışına, idrakine göre değerlendirir ve "RUH"`a atfeder, ya da et-kemiğe...

- Burada demek istediğiniz şu, anladığım kadarıyla...

Diye söze karıştı Cem..

-"BEN" kelimesiyle işaret edilen sadece bir "bilinç"... Bu bilinç, aklettiği şeyleri "beyin" ile bir varlık haline getiriyor ve beden ile de zahire çıkartıyor... Öyle mi ?..

Yâni, asıl varlık “sırf bilinçten” ibaret oluyor bu hesapça ?...

- Sırf "bilinç"ten ibaret, derken bunu, şunun için söylüyoruz... Ta ki bu varlık, bir "biyolojik bedenle"; yahut "ruh" adı verilen mikrodalga bedenle kendini kayıt altına almasın...

Şöyle izaha çalışayım bunu... Akıl, fikir, idrâk gücü, hâfıza, şekillendirme, hayâl, vehmetme ve nefis gibi özellikler burada bir tek !..

- Bir dakika... Burasını anlayamadım !..

Diye Elf`in sözünü kesti Gönül... Kafası karışmıştı... Sorusuna devam etti:

- "İnsan", dediğimiz zaman bunun "bilinç"ten ibaret bir varlık olduğunu söylemiştiniz... Şimdi ise bilinçle birlikte idrâk, hafıza, fikir, şekillendirme gibi şeyler de saydınız...

- Evet, gerçekten, biraz karışık gelir ilk defa karşılaştığınız için bu bilgiler... Ne çare ki başka türlü anlatmam çok güç... Bu sebeple biraz daha genişletmeğe çalışayım meseleyi...

Size, "insan", "salt bilinçten" ibarettir derken, zihnî fonksiyonlardan sözediyordum... Nitekim bu saydığım özellikler hep "şuur" türünden birbirinin tamamlayıcısı olan fonksiyonlardır. Ve bunların hepsini, kısaca "bilinç" kelimesiyle ifade ederiz. Gerçekte ise, akıl ayrı bir özelliktir, hafıza ayrı bir özelliktir, nefis ayrı bir özelliktir!. Ama bunların tümü bilincin öğeleridir.

- Bu özelliklerin toplamı da "insan" adını almaktadır....?

- Evet... Meselâ, "nefs", "BEN"lik duygusudur... Ama, bunu gurur diye anlamayın!

Bir varlık düşünün şimdi... Bu varlık öncelikle, "kendini" bilmektedir... İşte bu biliş, "nefsi" yâni varolan benliği dolayısıyladır.

İkinci olarak, algılamakta olduğu meseleleri unutmayıp saklar ve sırası gelince değerlendirir... Bu da hafızası olmasındadır.

Ayrca algılamakta olduğu meselelerin içine dalıp, bunlar vesilesiyle yeni şeyler bulmaya başlar, yani fikre dalar...

Sonra, gerçekten var olmayan, fakat var kabul ettiği şeyleri düşünür, yâni "vehmeder"... Onlara bir yaşantı verir, hayâl kurar; hayâl içinde onları ayrı ayrı sûretlendirir böylece "şekillendirmiş" olur...

İşte bütün bunlar, "insan" adını almış bulunan zihnî fonksiyonlardan ibaret varlığın, varlığını teşkil eden özelliklerdir... Bilmem şimdi biraz toparlanabildi mi ?

- Bu hesapça, "insan" denilen varlık, tamamıyla, madde ötesi bir varlık olarak mevcut oluyor...

İyi ama bu takdirde, doğmadan, yani bedene bürünmeden evvel bu özellikler gene kendisinde mevcut olması îcâbeder... Oysa biz küçüklüğümüzü bile tam olarak bilemiyoruz... Değil ki doğmadan önceki hayat.

Bunu nasıl izah edeceksiniz ?

-Bütün bu özellikler, kişinin varlığını meydana getirir dedik. Ancak bu özelliklerin faaliyete geçişi, o kişinin beden yapısıyla uyumlu olarak meydana gelir. Daha evvel bu özellikler sıfır durumdadır. Onun için de bize bugün bir şey ifade etmez o haliyle...

-Peki ölümden sonra ne olur insan ?..

Diye biraz merak ve biraz da şüpheyle karışık olarak sordu Gönül...

Ve devam etti:

-Âhiret var, cennet var, cehennem var, deniyor ve biz de buna inanıyoruz .... Nasıl oluyor bu ?.. Yoksa böyle bir şey de mi yok ?

- Bu tamamıyla anlayış ve kişinin idrak durumuna göre anlatış meselesi !..

İçinizde, yâni insanlar arasında, bu işin iç yüzüne vâkıf olan pek çok kişiler gelip geçmiştir. Ama onların çok büyük bir kısmı çevrelerindeki insanların anlayışına göre hitap etmeyi tercih ederek, gerçeği sembollerle anlatmayı seçmiştir...

"ÖLÜM" dediğiniz hâl, "insanın biyolojik bedeniyle olan bağının kopmasıdır".. Dolayısıyla o diğer insanlar için "yok oldu" hükmünü alır; ve bu yüzdende "ölüm" yok oluş olarak kabul edilir... ve hattâ bu yüzden işin içyüzünü bilmeyenler tarafından, ölmüş bulunanlar, ileride bir zamanda, dirileceklerini yâni , yeniden varolacaklarını sanırlar!

Biyolojik bedenin kullanım dışı kalmasıyla kişi, biyolojik bedenlilere GÖRE " yok" olur!

Dolayısıyla, o diğer insanlar için "yok" hükmüne girer. Ama bedenli insanlara kıyasla, onun "yok" hükmü alması demek; gerçekten onun "yok" olması demek değildir !..

Zaten, evrende bir şeyin "yok" hükmünü alması, diğer bir şeye göredir. Gerçekte ise, ne var hükmü mevcuttur, ne de yok!..

Şartlanmalar ve beş duyunuz yani kesitsel algılama araçlarınız "var" ve "yok" hükümlerini doğurmuştur !.. Bir şeye göre "yok" hükmünde olan, diğer bir şeye göre "var" hükmünü alır !..

Ancak meseleye şartlanmalardan ve beş duyudan öteye geçmiş olarak bakmak gerekir, bu gerçeği görebilmek için.

Evet, "ölüm" dediğimiz halden sonra, insan "cebrî yaşama" girer. Dünyadaki İhtiyarî yaşam sona ermiştir artık..

- Ne demek "cebrî yaşam" ve "ihtiyarî yaşam"?..

-"İhtiyarî", yâni seçenekli dediğimiz yaşam, kişinin herhangi bir iş karşısında o işi yapmak veya yapmamak, şöyle veya böyle yapmak gibi seçimleri kendine göre tercih ederek yapması ve yaşamını bu minval üzere sürdürmesi demektir.

"Mecburî yaşam" ise, karşılaştığı hallerde, o hallerin îcâbını yerine getirmesi mecburiyeti içinde yaşamına devam etmesi demektir.

Ölümötesinde insanlar, dünyada edindikleri bilgiler, edindikleri şartlanmalar ve kendilerini tanımaları ölçüsünde davranışlarını otomatik olarak ortaya koyarlar. Aynen uykuda gördükleri rüyada olduğu gibi !..

Zevkler ve acılar da bu otomatik davranışların tabii sonucu olarak duyulur.

Eğer insan, kendini tanımış, kendindeki kuvvetleri idrâk etmiş ve bunları değerlendirmesini öğrenmiş ise, karşılaştığı hallerde otomatik olarak bu kuvvetlerini kullanarak her şeyin üstesinden gelir ve bu da ona tabii olarak zevk verir. İşte o zaman hayatı sembolik ifade ile cennet hayatı şeklinde tanımlanabilir.

"İnsan" cennet için varolmuş olan varlığın adıdır; "insansı" ise cehennem ortamında yaşamak için varolmuş varlığın adıdır!... Her biri kendi ortamına kavuşacaktır!.

İnsansı”, şu hayat içinde kendini tanıyamamış, kendinde mevcut kuvvetleri bilememiş; şartlanmalardan doğan değer yargılarıyla yoğrulup, öz cevherini bu yolda boşa harcamıştır; ölümden sonraki hayatta da herşeyi bu ölçüler içinde karşılayacağı için, yaşamı devamlı kendine ters gelen olaylar içinde geçer; ve bu yüzden de sürekli acı çeker!.. Bu, sembolik ifadesiyle, cehennem hayatı olur kendisi için.... Ancak ayrıca fizik olarak da kendisine azâb verecek bir ortam içindedir.

-Sonsuz olarak böyle mi devam eder ölüm ötesi hayat ?..

Diye Gönül sordu:

Hayır!.. Sonsuz denecek kadara uzun bir zamandan sonra; her insansı karşılaştığı hallere karşı değer yargılarını değiştirmeğe başlar; ve böylece de o şartlanmayı terketmekten ötürü kendisindeki bir kuvveti tespit eder. Bu kuvvetlerin tam olarak bulunması hâlinde ise yaşamı acılı bir yaşam olmaktan çıkarak, zevkli bir hayata dönüşür. Ama dediğim gibi bu sonsuz denecek kadar uzun bir süre alır...

-Elf bütün bunları sen nasıl bilebiliyorsun ?

Diye Cem merakla sordu...

-Size bedensel yapınız ve şartlanmalarınız dolayısıyla örtülü olan bu gerçekler, aslında bize tamamıyla açıktır... Çünkü dediğim gibi gerçeğin örtüsü tamamıyla göresel değerlerle şartlanmalar ve bilgisizliktir.

Bizde ise şartlanma diye birşey olmadığı gibi; tekâmülümüz de sadece bilgi birikimiyle meydana gelir. Bu sebeple de evrenin sırlarına bizim vâkıf olmamıza şaşmamak gerekir..

-Peki, kendini tam olarak bilebilen bir insan neler yapabilir ?

Diye Gönül sordu bu defa:

-Suyun veya toprağın altında hiç bir şey yemeden içmeden ve nefes almadan aylarla kalabilir; ateş onu, istediği zaman, yakmaz; dilerse su üzerinde yürür veya havada uçar; dilediği anda, dilediği yerde olan hâdiseyi yanındaymışçasına seyredebilir veya o hadiseye müdahale edebilir !

Hattâ ve hatta bütün bunlardan öte olarak, bir ölüyü diriltip, bir süre yaşatabilir...

- Ama bu tanrıya mahsus değil midir ?...

- Size bugün için şöyle söyleyeyim...

Kozmik bilinç, kendisini insanlara ayna yapmıştır!.. Veya daha anlaşılabilir şekilde söyleyeyim, insanlar "Mutlak Tek"in kuvvetlerine bir aynadır!.

İnsanlar, kendilerini tanıdıkları ölçüde, kozmik bilince ait olarak bilinen kuvvetler ve özellikler insandan aşikâra çıkar.

-Dur bir dakika lütfen bu noktada !..

Diye, Cem, Elf`in sözünü kesti... Kafası oldukça karışmıştı...

O güne kadar okuduklarını, öğrendiklerini, duyduklarını kafasından resmi geçit ettirdi... Ne demek istiyordu Elf...

Baktı ellerine, yere, karşıya kütüphaneye...

Dalgın dalgın sonra söze girdi:

-Şimdi bizim panteist görüş vardır... Bu âlem gerçekte sayısız parçaların birleşmesinden meydana gelmiş bir bütündür, der... İnsan da bütünün bir parçası... Her şey doğar, büyür ve ölür...

Tabiat kendi kendini idare etmekte, ihtiyaç duyduğunu meydana getirmekte, gerek kalmayanı da imhâ etmektedir... Evrende geçerli olan doğanın kanunudur... der panteist görüş... Tanrı fikrini de reddeder!..

Öte yandan buna yakın görünen, ama gerçekte tamamıyla ayrı bir görüş olan İslâm Tasavvufunun "Vahdeti Vücûd" yâni " Varlığın Tekliği" görüşü vardır.

Âlem, bir tümel varlıktır ve bu Tek yapı bir tek bilincin yönetimindedir!. İnsan da bu bütünün, âlemdeki bir parçasıdır. Âlemi yöneten bilinç, insan adıyla kendi özelliklerini ortaya çıkarmaktadır. Yâni, insanda konuşan Tanrıdır, gören Tanrıdır, o hareketleri ortaya koyan Tanrıdır der... Tanrı evrenin gerçeğidir, der !..

Bazıları, evren, evet Tanrının vücududur ama, Tanrı gene de evrenin ötesindedir, der !.. Bilinmezliğe iteler tanrıyı böylece...

Şimdi sen bunlardan hangisinin doğruluğunu söylemek istiyorsun ?

-İnsanların içinde, her devirde gerçeğe yönelenler ve onu bulabilenler çıkmıştır. Bazen de gerçeğe yaklaşıp, o gerçeğe erişemeden ömrü tükenenler olmuştur.

Bunların her biri eriştikleri neticeleri, insanlara, eriştikleri gerçek nispetinde bildirmiştir.

Ne var ki, insanlar bu gerçekleri şartlanmaları ışığında değerlendirme yoluna gittikleri için, yollarını sapıtmışlar ve çeşitli varsayım bataklıklarında ömürlerini hebâ edip gitmişlerdir.

Sana meseleyi şöyle izah etmeğe çalışayım...

Kozmik bilinç bir devirde tam anlamıyla kendi özündeydi... Öyle ki, bilinç kelimesinin ifade ettiği fonksiyonlar bile sıfır hâlindeydi...

Sonra "hiçlik" diye ifade edebileceğimiz bu hâlinde iken, herşeyi yapabilecek "hep" diye ifade edebileceğimiz "tümel aklı" var saydı, veya vehmetti!

Yâni, sonra, insanlar tarafından, "Tanrı" diye adlandırılacak her şeye sahip olabilme gücünde "tek mutlak aklı" var etti...

Ama dikkat et ki, bütün bunlar kendi varlığında oldu, kendisinin dışında ayrıca değil !..

Sonra, bu tek "kozmik bilinç" hayâl ettiklerini çokluk haliyle görmek istedi ve kendi indinde, hayâlinde içinde yaşadığımız âlemi meydana getirdi... Ve o âlemin içinde de kendini seyretmek istediği anda, akıllı birimi ortaya çıkardı.

Şimdi dikkat et bu noktaya !..

Sonradan var olan Adem’e nisbetle, Adem’e göre, bu âlem gerçektir, ortada mevcuttur... Buna karşın, Adem’i ve Adem’den evvel âlemi meydana getiren, "kozmik bilince" nisbetle, her şey bir hayâldir; yâni sanal varlıktır!..

Yani, bütün bunların kendi başına tam bir varlıkları yoktur !..

Ve, insanın âlemde zuhûru dahi iki merhalededir. Kozmik bilinç, kendi özelliklerini seyretmeyi düşlediği anda, bunu yeryüzünde "insan" adı altında yapmağa karar verdiği için; ki bu safhada evren mevcuttur. Ve bu mevcut oluşu dahi, kozmik bilincin, ilminde, kendi kendine bakışı dolayısıyladır!.

Bundan sonra, “Akl-ı Evvel”, yâni “Kozmik Bilinç”, hayâlinde âlemi meydana getirmiştir ki, buna büyük hayâl de diyebiliriz; ki bu, sonradan hâsıl olan insana göre, hayâl olmayıp, gerçek hükmündedir...

Ve nihâyet, bu âlemde enerjiden atoma, atomdan tek hücreye, çok hücreye ve nihâyet bedene kadar gelişme olmuş ve bu defa çoğulcu m?nâda insan meydana gelmiştir.

Şimdi insanda âşikâr olan, kozmik bilincin, yâni bizim deyişimizle tümel aklın imajları olduğuna göre, insanlıktaki müsbet-menfi, şartlanmalı-şartlanmasız oluşumlar, nasıl, neden meydana geliyor...

İzaha muhtaç bir diğer husus da bu...

Evrendeki gelişmeler, iki çeşittir... Bizi, Setri`lileri ve insanları içine alan gelişmeler; dünyalarla ilgili tabiî gelişmeler... Tabiî gelişmeler belirli sistemler içinde olur...

Meselâ suyun devri dâimi, yâni buhar oluşu yağış haline gelişi gibi... Bunun çok geniş ölçüdeki misâli de ışınsal yapıdadır... Enerjinin ışınsal yapı haline gelişi, atoma dönüşmesi, maddeleşmesi ve sonra yeniden ışınsal yapıya ve oradan da enerji hâline gelmesi devri daimi gibi...

-Bunu anlayamadım işte... Enerji, nasıl maddeye kadar dönüşüyor ve sonra tekrar enerji haline gelebiliyor... Bu biraz karışık geldi...

Diye Cem sordu Elf`in sözünü keserek...

Elf bu soruyu da cevapladı:

-Aslında fikir yoluyla bunu idrakiniz çok güçtür... Bu gün insanların fevkâlâde büyük bir kısmı bundan haberdar bile değildir...

Çok basit bir şekilde izaha çalışayım belki anlayabilirsiniz...

Kozmik bilinç, yâni tümel akıl, hayâlinde bir şeyi var ettiği anda, hayâl âleminde o şey enerji olarak açığa çıkar... Bu enerji, dalga boyları dediğimiz kendine has bilinçli birimler ışınsal yapı hâlinde, çeşitli yoğunlaşma merhalelerinden geçerek nihâyet atomlaşır... O dahi, kitleleşerek, çeşitli gayesine uygun maddeleri meydana getirir ve nihayet ölümü yâni dönüşümü hasıl olur...

Ölümü hâsıl olduğu anda; gerçekte, o tekrar ışınsal yapıya dönüşmüştür, ama bunu siz tespit edemezsiniz... Ve bu yoldan sonunda tekrar enerji hâline gelir ve böylece aslına dönmüş olur... Ve bir sonraki imajın temel elemanı olarak yeni bir oluşum hâline gelmeği bekler...

- Valla hiç anlayamadım ben bu işi...

Diye Gönül söze karıştı...

Kafası bir acayip olmuştu... Hatta durmuş gibiydi...

Elf devam etti:

-Anlayamamanız son derece doğaldır !.. Bütün bunları anlayabilmeniz için, Gönül`lüğünüzden tamamıyla sıyrılıp; öz yapınızda, evreni kapsayabilecek bilinç düzeyine ulaşmanız gerekir ki, ondan sonra bütün bu sırları müşahede edebilesiniz...

Evet, biz kaldığımız yerden devam edelim... Dünyalarla ve evrenle ilgili gelişmeler işte bu sistemler içinde oluşur...

İnsan ve Setri`liler türünden varlıklarla ilgili gelişmeler de gene iki yoldan olur... Bireysel gelişmeler, toplumsal gelişmeler... Bireysel gelişmeler sürekli olarak şartlanmalar sonucunda her an karşılaşılan hadiselerdir... Toplumsal gelişmeler ise savaş gibi, deprem gibi, kasırgalar, tayfunlar gibi hadiselerdir ki bir toplumu etkiler...

- Siz bu bireydeki gelişmeleri nasıl anlıyorsunuz ?

-Bu şöyle olur... İnsanlara, iyi-kötü, müsbet- menfi gibi ayırımlar şartlandırılır; ayrıca, onun tabiatına uygun olan şeyler hoş gelir, tabiatına uygun olmayan şeyler de ters gelir...

İşte bu şartlanmalar ve tabiatı, insanı belirli bir yolda çeşitli davranışlara sürükler... Ve bu şekilde de hayatın hareketli bir şekilde idâmesi olur... Tabiî, diğer insanlarla münasebetler bu şartlanmalar ve tabiata uygunluklar neticesinde gelişir ve cemiyetler meydana gelir...

Bunlar gerçekte benzer şartlanma gruplarıdır.

Bir de toplumsal gelişmeler vardır...

Bunlar ise, insanların içinde bulunan bazı kişiler vasıtasıyla olur. Bu kişiler, kendi hakikatlarını bilmiş olup, öz yapılarının sahip olduğu güçlerle evrende dilediğini yapabilen, hadiselere dilediği şekilde yön verebilen hakiki mânâdaki insanlardır.

Bunlar, insanlığın yeryüzünde görülüşünden bu yana mevcut olmuşlardır... Hatta efsanelerdeki, meselâ Yunan Tanrıları diye bilinenlerden bazıları bile böyledir !..

Onlar, kendi hakikatlarına vâkıf, özgüçlerini kullanabilme yetisine kavuşmuş kişiler olarak, dünya üzerinde tasarruflarda bulundukları zaman, hakikata vâkıf olmayan topluluklar tarafından tanrı gibi kabullenilmişlerdir!.

Çünkü yaptıkları işler, toplum tarafından tanrıya yakıştırılan işlerdir.

Ancak daha sonraki devirlerde, insanlar tanrıyı maddeden uzaklaştırarak imaja soktukları için, aynı işleri yapan kişilere bu defa aziz, rahip, evliyâ gibi isimler takmışlardır... Ancak gerçeği, bu isimlerden soyutlarsan, hepsinde de aynı esasın geçerli olduğunu görebilirsiniz...

İşte bu gibi kişiler, zaman zaman topluma yeni istikametler tâyin için veya yeryüzünde belirli dengeyi sağlamak için, büyük hadiseler meydana getirirler... Bunlar da toplumsal gelişmeler olur..

-Bireysel yaşamda iyi-kötü, hoş-nâhoş, sevindirici-üzücü pekçok hâdiselerle karşılaşıyoruz...

Çeşitli inançlara göre de bunlar imtihan olarak veya ceza-mükâfat nitelendiriliyor... Böyle mi ?..

Diye sorarak Elf`in sözünü kesti burada Gönül ?

-Bakın, az evvel anlattığım gibi, iyi-kötü, hoş- nahoş değerlendirmeleri toplumun sizi o yolda şartlandırmasından ileri gelir !..

Şâyet, siz toplumun şartlanmasından kendinizi sıyırabilirseniz, o defa göreceksiniz ki, sadece yaşamın îcabı olarak, çeşitli zamanlarda, çeşitli hadiselerle karşılaşmaktadır varlıklar !..

Sizin iki ayağınız var... Ama birini bırakıp da sadece tek ayağınızla sürekli olarak yürüdüğünüz vâki mi ?.. Hayır !..

İşte hâdiseler dâima biri diğerine tebdil olarak gelişir... Tıpkı geceyi gündüzün, yazı kışın takip ettiği gibi...

Kendini bilen kişi, ne yazı kış yapmağa çalışır, ne de kışı yaz hâline getirmeğe. Bunun yerine her birinden ayrı ayrı zevk almağa çalışır...

Bunun gibi kendini bilen kişi de, başkalarına göre üzüntü verici olan her hâdiseden de zevk almağa çalışır, sevindirici olandan da !..

Halbuki çevrelerinde egemen olmak isteyen kişiler, bu tabiî seyirleri, kendi yücelikleri için basamak yaparlar ve kişinin karşılaştığı halleri bir ceza veya mükâfat diye nitelendirerek; karşılarındakileri bu yoldan şartlandırarak, arzuları doğrultusunda ve çıkarları istikametinde sürüklemeğe çalışırlar.

Kendini bilen ve gerçeğe vâkıf olan kişi, her türlü hâdiseyi, adım atarken sağ ayağını sol ayağının takip etmesi kadar normal sayar; ve kendisini hiç bir olayın kaydı atlına sokmayarak, hayatını sürdürür...

Bu durumda, o kişi için, artık ne imtihan diye bir şey kalır, ne ceza, ne de mükâfat. Artık o hâdiselerin ve şartlanmaların üstündeki "özben" liğine yönelmiş birimdir !..

-Peki bu imtihan, veya ceza-mükâfat görüşleri tamamıyla uydurma mıdır ?

- Hayır !.. Bu fikirlerin ortaya atılışının sebebi, kişileri belirli bir istikamete yürüterek, şartlanmalardan kurtarmaktır... Ayrıca, neticeye ulaşamayan kişileri de belirli noktalarda frenleyebilmek gayesine bağlı olarak çalışır.. Ama bunu, bazı kişilerin kendi menfaatleri istikametinde kullanarak istismar etmesi de elbette ki mümkündür.

Cem sözün burasında araya girdi ve anladıklarını kontrol etmek istedi...

- Şimdi anlattıklarınızdan şunu anladım ben... İnsan, toplumsal şartlanmalardan kendini kurtarabildiği anda, iyi-kötü, güzel-çirkin, veya yanlış-doğru, zıtlarının şartlanmalarından da kendini kurtarır ve bu kayıtların üzerinde yaşamağa başlar.

Böylelikle de kendisini üzecek, azâplandıracak hâdiselerin fevkinde bir hayat sürer...

Bu yaşayış içinde, varlığının müstakil bir birim olmayıp, tümel aklın oradaki bir aksettiricisi olduğunu da farkederse, bu defa tümel aklın sahip olduğu şeylerin aynen kendi özünde olduğunu da anlar ve dahi bu yolda ilerledikçe neticede özünü bulmuş olur ki; bu da kişisel varlık yönünden tam anlamıyla bir yokluk, veya bir hiçliktir... Bilmem doğru anlamış mıyım ?

-Kısmen böyle... Bu gecelik, bu kadar olsun !.. Zîrâ, daha fazla uzamasıyla bu görüşmemizin sizi yoracağını düşünüyorum...

-Yarın akşam mı görüşeceğiz tekrar ?.

-Öyle mi arzu ediyorsun ?..

-Hayır !.. Yarın üçten sonra dersim yok... Dilersen buluşabiliriz... Arayı fazla açmak istemiyorum da...

Gönül söze karıştı:

-Ama ben ne olacağım ?... O saatte bankadan çıkamam ki ?..

Cem cevapladı onu:

-Şekerim, görüşmemizi ben sana anlatırım sonra ve böylece de tartışarak daha iyi meseleye nüfuz edebiliriz...

- Özde !..

- Özde !

Ve Elf olduğu yerde kayboluverdi...

Cem ile Gönül hiç kıpırdamamacasına kaldılar bir süre öyle...

Beyinleri âdeta bir elektronik beyin gibi çalışıyordu !..

Neden sonra Gönül yerinden kalkarken konuştu:

-Haydi Cem yatalım artık... Öyle iki-üç konuşmayla kavranılacak şey değil bu anlatılanlar... İyisi mi uykuda kendi kendine yerleşsin hepsi yerli yerine...

-Sana bir şey söyleyeyim mi, biz ya tamamıyla aklımızı oynatacağız, ya da kimsenin anlayamadığı bir gerçeğe vakıf olacağız bu işin sonunda...

-Senin oynatacağına aklın kesiyor mu ?

-Canım lâfın gelişi söyledim !.. Ama şu da bir gerçek ki, insanlar anlayamadıkları, idrak edemedikleri şekilde kendilerine hitâb eden pek çok kişiyi delilikle suçlamışlardır... Aslında, onların bu delilik suçlaması, kendilerinin basiretsizliklerinin açık bir itirafından başka şey de değildir !..

Böylece konuşarak yatak odasına gelmişlerdi...

Saat bire yaklaşıyordu... Hiç konuşmadan, ama düşünceli bir şekilde soyundular, yatak kıyafetlerini giydiler ve uzandılar...

Yorulan dimağları kısa bir sürede faaliyete ara vermiş, uyuyakalmışlardı...

*   *   *