Gavsiye Açıklaması

Ahmed Hulûsi

"MÜFERRİDÛN"

"Yâ Gavs-ı Â’zâm. Resûl ve Nebîlerin hâricinde kullarım vardır ki, onların hâllerine muttalî olamaz ne dünya ehlinden biri, ne uhrâ ehlinden biri, ne cennet ehlinden biri, ne azâb ehlinden biri, ne Mâlik, ne Rıdvan, ve ne cennet için halkettiklerim ve ne de cehennem için halkettiklerim!.."

Dünyada, Allah`ın bazı tecellîlerine mazhar olan öyle kullar vardır ki, onların hâllerine, kendilerinde izhâr olan ilâhî sıfatlara hiç kimsenin vukûfu mümkün olmaz.

Bir diğer deyiş ile bu zevât, "Vârisi Rasûlullah" olarak öyle bir sırra ve bu sırrın neticesi olarak öyle özelliklere sahip olmuşlardır ki, bunları dışarıdan bir kimsenin anlaması imkân dışıdır.

Bu hususa Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm şöyle işaret etmektedir:

"Benim öyle bir zamanım olur ki ne bir nebiyyi mürsel, ne de melekî mukarreb o hâlime vâkıf olamaz!.."

İşte yukarıda bahsedilen kişiler, Hazreti Muhammed Mustafa Aleyhisselâm’ın yaşadığı bu hâlden miras almış "FERDİYET" sahibi kişilerdir ki, bunların durumuna da şöyle işaret edilmiştir ashaba hitâben:

"- Müferridûn sizi geçti!."

"Ferdiyet" sahibi denilen zevâtın sayısı devre göre on - oniki civarında olup, Gavs`ın tasarruf dairesi dışındadırlar.

Zât tecellîsine mazhar kişilerdir. İdarî bölümde, sadece "Dİvân" toplantılarına katılan zevâttır. "Dİvân" ehli dışında kimse onları tanımaz. "Divân ehli"nin bir kısmı dahi onların hâllerine muttalî olamaz. Onlar Allahû Teâlâ’nın yeryüzündeki en değerli kullarıdır.

Bunlar, sadece Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm’a karşı sorumlu olan zevâttır.

Bilmeden, farkında olmadan, bunlardan birine rastlamak dahi insanın hayatı boyunca rastlayacağı en büyük nimettir. Onları üzen Allah`ı üzmüş, onların gönlünü hoş eden Allah`ı hoş etmiş olur.

Gavs-ı zaman’da olduğu gibi, bunlarda da zâtıyla tecellî eden Cenâb-ı Hakk, burada bir farkla, idarî tasarruf izhâr etmez. Ancak irfan, aynı irfandır!..

Bu zevâtın durumuna ne geçmişteki herhangi bir nebî, ne de herhangi bir melek vâkıf olamaz. Çünkü öylesine örtülüdürler ki, bu örtüleri bile bilmek çok büyük bir iştir.

"ALLAH DİLEDİĞİNİ KENDİNE SEÇER" (42-13)

âyeti kerîmesinin izâh ettiği mânânın yeryüzünde âşikâr olmasına vesile olan zevât dahi bir çok zaman bunlardır.

İstidatlı bir kişiyi tesbit ettikleri zaman, o kişi hangi yolda olursa olsun, alıp yetiştirirler. Çünkü önemli olan yol değil, hedeftir.

Gerçekte, bu "müferridûn" denilen zevât, sûret âlemi dolayısıyla, bu âleme izâfeten bu ismi alırlar. Oysa onlar, Hakk`ın zâtî sıfatları ile bu âlemdeki zuhûr mahallerinden başka bir şey değillerdir. Bundan daha ötesini söylemek de vardır, ama dar havsala kâselerini çatlatmamak için ötesine gitmeyelim.

Bu zevât, içinde yaşadığımız şu dünyada kimse tarafından tanınmadığı gibi, öbür âlemde de gene tanınmayacaktır kimse tarafından!..

Ne cennet denilen ortamın halkının lideri olan Rıdvan isimli Melek tarafından bilinir; ne de elbette onun altındakiler tarafından!.. Hele hele, cehennem ehli tarafından bilinmeleri tamamiyle imkânsızdır. Elbette, Cehennem halkının lideri Mâlik isimli varlık tarafından dahi bilinmeleri muhâldir.

&

"-Yâ Gavs, kim benden gayrıyla meşgul olursa, sahibi ateş olur kıyâmette."

Hemen bir hadîs-i şerîfi hatırlayalım:

"Ölen her kişi pişmanlık duyar. Cennetlikler, keşke daha yapsaydık, diyerek; cehennemlikler de yapmadıklarından dolayı"

Konuyu bu açıdan incelersek, görürüz ki, herkes, ya yapmayıp terkettiklerinden dolayı pişmanlık duyacaktır veya terkettikleri yüzünden!..

Ya da yeterli nisbette çalışmamasından dolayı!..

Bütün bunlara ilâveten bir de Allah`ı bilmemenin, bulmamanın ve erememenin getireceği pişmanlık vardır ki bunun üzüntüsünün haddi hesabı olmaz.

Ölümötesi yaşama intikâl etmiş bir kişi için, "vuslâta ermeden gitmenin" getireceği eksiklik kadar büyük ve korkunç bir eksiklik düşünülemez. Bunun çok minyatürize edilmiş misâlini vermek gerekir ise, şöyle bir benzetmeden sözedebiliriz:

Bir hapishanedeki en zavallı ve eziyet gören mahkûmu düşünün, bir de yeryüzündeki tüm insanlara ve mahlûkata hükmeden insanı düşünün.

Biri, kendi hakikatından mahrum kişinin hâlidir, diğeri de Allah`a ermiş kişinin hâli. Hiç mukayese edilebilir mi..?

*   *   *