Hazreti Ebubekr Es Sıddık

Ahmed Hulûsi

HAZRETİ EBU BEKR`İN HASTALIĞI

Ancak gene o günlerde, halkın bütün bu hislerini söndürüp, onları yeni bir üzüntüye boğan hadise de Medine`ye ulaşıverdi...

YüceIslâm`ın ulu ve eşsiz Halifesi Hazreti Ebu Bekr es Sıddık, bir sabah aniden, çok yüksek bir ateşle yatağa düşüverdi...

Rasûlü Ekrem`in ölümötesi hayata, sevdiklerinden bir çoğunun olduğu yere intikal edip, Hazreti Sıddık`ı kendisinden ayrı bırakışı, Sıddık`ı Ekber`i müthiş bir manevi çöküntüye uğratmış, günden güne erimesine sebep olmuştu...

Bundan başka, Hilafet mevkiine geçirilmesi dolayısıyla; çeşitli isyan, irtidat hareketleri, yalancı peygamberlerin türemesi, Irak`ın fethi ve Suriye seferi gibi insanüstü çalışma isteyen meselelerle karşılaşması; O`nun gibi zayıf nahif bünyeli, yaradılıştan ince bir ruh yapısına sahip, hassas insanı büsbütün yitirmiş , eritmişti...

Artık ömrünün son günlerini yaşadığını hissediyordu...

Hissediyordu, yakında dünya zindanından kurtulup, sevdiklerinin yanına ulaşacağını...

O sabah yıkanıp da dışarı çıkması, soğuk alması; hep ölüm denen beden ve boyut değişiminin, ecelin gelmesinin bir sebepler, bahaneler perdesiydi...

Allah`a tam manasıyla aşık bir insandı!... Zerre kadar gözü yoktu, ne dünya yaşayışında ne de malında!..

Sonraları yaşayan birisi onun hakkında şöyle demişti:

-Ne Hazreti Ebu Bekr, dünyayı ve içindekileri istedi; ne de dünya ve içindeki fani şeyler O`nu..

Bir gün birisi O`na şu suÂli sormuştu:

-Allah`ı idrak etmek mümkün müdür?... Allah`ı hakkıyla idrak etmemiz istendiğine göre bunu nasıl başarabiliriz?

O büyük irfan ehli "SIDDIKİYET" kemalatının getirdiği şu cevabı verdi:

-Allah`ı idrak, idrak edilemiyeceğini kavramaktan ibarettir!..

Öylesine güç, öylesine olgun bir imana sahip idi ki; peygamberler hariç yeryüzünde yaşayan bütün insanların imanı terazinin bir kefesine, O`nun imanı da diğer kefesine konsa, O`nun tarafı ağır basardı.

Rasûlü Ekrem, batını en mahrem tarafları ile O`na açmıştı!..

Burada bir de şu çok önemli tesbiti vurgulamak istiyorum...

Bir kısım duygusal veya şartlanma yollu muhabbetle Hazreti Âli ve Hazreti Ebubekr`i birbiriyle kıyaslıyan kişilerin, bu tavırlarıyla ilgili olarak şu gerçeği bilmemiz zorunludur..

Hazreti Ebu Bekr, Efendimiz aleyhisselamın iki yaş küçük arkadaşıdır... Birlikte büyümüşler; birlikte yeyip içmişler; birlikte benzer düşünceleri paylaşmışlardır...

Hatta Resulullah aleyhisselam bu konuda bir gün şöyle demiştir:

-Ebu Bekr ve ben atbaşı gitmekteydik, fakat rabbim beni beni tercih etti!..

Böylesine çok yakın iki arkadaşın paylaştıkları sırların neler olabileceğini artık ancak irfan ehli olan anlar!..

Hazreti Âli`ye gelince ise...

Hazreti Resulullah aleyhisselam rasûl olduğunda, Hazreti Âli henüz bir çocuktu!.. Buluğa eriş ve tüm delikanlılık safhası Resulullah`ın mükemmel terbiyesi ve O`na Allah ahlakını kazandırmasıyla değerlendi!..

Deruni ve sır ilimlerin hepsini bizzat kaynağından edinmek fırsatını elde etti... Bunlarla da Velayet kemalatının zirvesine ulaştı... Onun batıni kemalatını bugün pekçok veli hayal bile edemez!..

Kısacası biri Rasûlullah aleyhiselamın sayısız kemâlini ve hâlini paylaşan en yakın arkadaşı; diğeri ise O muhteşem zatın kemâliyle yoğrulmuş ve şekillenmiş olağanüstü kemalat örneği!..

Eğer birazcık basiretimiz varsa, bu ayrı kulvarlarda yürüyerek insanlığa ışık tutan ve sonsuza dek de yardımcı olacak olan bu çok değerli zatlar hakkında kesinlikle ayırım yapmayız!

Bu gerçeği kısaca vurguladıktan sonra gelelim konumuz olan Efendimizin en yakın arkadaşına gene...

Bu üstün imanı, bu ihsan edilmiş batın nimeti dolayısiyle, Rasûlü Ekrem O`na, Sıddık olduğunu müjdelemiş, o makamı kazananların dahi büyüğü olduğunu bildirmişti...

Sıddık`ların da büyüğü, en yükseği, yani; "Sıddık-ı Ekber".

O, artık o büyük günün, kurtuluş gününün yaklaşmış olduğunu hissediyordu...

O, artık sevdiklerine kavuşacağı günün çok yakın olduğunu hissetmekteydi...

İşte bu sebepledir ki, ateşinin yüksek olduğu bir anda yanına yaklaşıp da:

-Sana doktor çağırsak iyi olacak?.

Diyenlere:

-Doktor bana baktı!..

Cevabını verdi...

Anlamadılar.. Veya anlamak istamediler... Sordular:

-Eeee, ne dedi doktor?... Ne tavsiyede bulundu?

Doktorun tavsiyesi, insan oğlu için çok önemli bir ilaç idi.

İmansızlık denen hastalığa müptela olanların veya iman denilen hassası zayıf olup, her şeyi sadece kendi gücü ile kazanabileceğini, yapabileceğini sanan; ve böylelikle, bütün gücünü kuvvetini, vaktini ona harcayıp, esas yapılacak işi unutan; bu yüzden de ileride çok pişman olacak kişiler için, çok, ama çok hem de pek çok muhtaç oldukları bir tavsiye idi, O`na bakan doktor`un tavsiyesi...

Hep beraber kulak verelim bu tavsiyeye...

Hep beraber dinlemeye çalışalım bu tavsiyeyi..

Hep beraber anlamağa çalışalım bu tavsiyeyi..

Sonra da bütün gücümüzle; anladığımız kadar da olsa,yolumuzu aydınlatmaya çalışalım bu tavsiye ile...

Evet,Islâm`ın ulu ve eşsiz halifesi, Rasûlü Ekrem`den sonra en büyük insan, Ebu Bekr es Sıddık Hazretlerine her mevcudatın, TEK MUTLAK Doktoru; en sevdiği yaratığının, efendimizin en yakın arkadaşına şu tavsiyede bulundu:

-"BEN DİLEDİĞİMİ YAPARIM !"

Hastalığı; kendisini, sevdiklerine, sevdiklerinin yanına gitmesi için geçmesi lazım gelen kapıya, ölüme götüren şey artıp da, dışarı çıkacak hÂli kalmayınca, imamet mevkiine Hazreti Ömer`i geçirdi...

Kendisinden sonra, o mevkii dolduracak insanın, ancak O olabileceğini, Rasûlü Ekrem de söylemişti hayatta iken zaten.

Daha sonra, Ashabın ileri gelenlerini çağırtarak, gene de onların payı bulunmasını istedi ve Hazreti Ömer`i kendisinden sonra Halife tayin edeceğini, bu husuta ne düşündüklerini sordu:

-O`ndan ehil olan yoktur içimizde!..

Dediler, danıştıklarının hepsi de...

 *  *  *