Gavsiye Açıklaması

Ahmed Hulûsi

ZÂT`I TALEP

" Yâ Gavs-ı Â`zâm, Cennete nazar etme ki, beni vasıtasız göresin; ve Cehenneme de nazar etme ki, beni vasıtasız göresin."

Gerek cennet ve gerekse cehennemin bâtını esmâ âlemi, zâhiri ise ef`âl âlemidir. Ve bir diğer yönü itibariyle de “melekût âlemi”dir!..

Cennete nazar edenin hedefi cennet nimetleri ve dolayısıyla, fiiller perdesidir.

Cehenneme nazar eden de elbette ki idrâk ettiği ölçüde cehennem ve o ortamın getireceği azâblardan korkar!.. Ve bu korkuyla da bir takım yararlı çalışmalar yapmak mecburiyetini duyar; meşgalesi cehennem korkusu olur.

Bu duruma Râbiatül adeviyye merhumun şu sözü de bir derece açıklık getirir:

"Allah’ım, cehennem korkusuyla sana kulluk ediyorsam, cehennemine at beni. Ama yalnızca seni sevdiğim için, senin için kulluk ediyorsam, vuslatına erdir beni!.."

Nitekim bu konuda Yûnus Emre merhumun da şu dörtlüyü söylediği kitaplarda meşhurdur:

"Cennet cennet dedikleri

Birkaç köşkle bir kaç huri

İsteyene ver sen anı

Bana seni gerek seni!.."

Ehlullah daima Allah talebi üzerinde durmuş, cennet veya cehennem konusunun hakikat talibleri için en büyük perde olacağı üzerinde ittifak etmişlerdir.

Zirâ kişi ister cennet nimetleriyle meşgul olsun, ister cehennemde azâb verecek hususlar üzerinde durarak kafasını bunlarla meşgul etsin. Her hâlûkârda bu işin hakikatından perdelenmektedir.

Nitekim işte bu yüzden denmektedir ki:

"Yâ Gavs, cennet ehli Cennetle meşguldür; azâb ehli ateşle meşguldür!.. Sen ise "BEN"imle meşgul ol!.."

Cennet ehli, daima cennetin sayısız nimetlerini düşünerek, onları ne şekilde elde edebileceğinin hesabı içindedir. Bu yüzden de kafası hep cennet ve cehennemle ilgili fiillerle meşguldür. O nimetlerin sahibi kendilerini ancak ikinci derecede ilgilendirir.

Oysa, bu durumları dolayısıyla, öyle büyük bir nimeti elden kaçırmaktadırlar ki bunun lisan ile târifi mümkün değildir.

Zîrâ, hakikata ermenin, Allah"öz"ünde bulmanın getireceği öylesine sonsuz ve büyük bir nimet söz konusudur ki, yaşayamayana bunu dil ile anlatmak mümkün olmaz.

Diğer taraftan, cehennem ehli dahi, içinde bulundukları ortamın şartlarından dolayı öylesine sıkıntılarla karşı karşıya içiçedirler ki ızdırabı çekmeyene izah mümkün olmaz. Dolayısıyla, onların da artık o halde ve ortamda Allah ile meşgul olmaları, Allah`ı tanımaya fırsat bulmaları bahis konusu olmaz.

Ve böylece, her iki gurup da kendi içinde bulundukları hallerle yoğrulur giderler.

Cennet nimetlerinin bile Allah`a perde olması yüzündendir ki.

&

"- Yâ Gavs. Cennet ehlinden bazı kullarım, nimetlerimden sığınırlar bana; Cehennem ehlinin azâbdan bana sığınmaları gibi!.."

Cehennem ehli, cehennem ortamının oluşturacağı azâblardan dolayı şiddetle Allah`a sığınma mecburiyeti hissederler!.. Ancak bu yakarışları hiç bir müsbet karşılık almaz, çünkü “Allah`ın sistemi”ne ters düşmüşlerdir. Artık bulundukları noktada yapacakları hiç bir şey kalmamıştır, içinde bulundukları hâle katlanmaktan başka.

Bunun gibi, bir kısım cennet ehli dahi aynı şekilde Allah`a sığınırlar, cennet nimetleriyle Zât-ı ilâhî’den perdeli kalma hâlinden!..

Cennet ehlinden kimler bunlar?...İrfan sahipleri!..

Cennet ehli aslında birkaç sınıftır. Kezâ cennet de!..

Ef`âl cenneti, esmâ cenneti, sıfat cenneti ve zât cenneti olmak üzere dört cennetin mevcûdiyetinden sözedilir.

Ancak bu dört cennet birbirinden ayrı dört mekân şeklinde olmayıp, boyutsal tasniftir!..

Herkese bir dünya düşecek şekilde galaktik boyutlarda bir cennet sözkonusudur. Nitekim bu duruma bir hadîs-i şerîfte şöyle işaret edilmektedir:

"Cennete en son girecek kişiye, bu dünyanızın on misli büyüklüğünde bir dünya verilir ve orada dilediğini iste denilir!.."

Kısacası cennet ortamına gidecek her kişiye, üzerinde yaşadığımız bu dünyanın çok sayıda büyüğü birer dünya düşecektir!.. Ve bu insanlar, o yıldızlarda ya da boyutlarda; dünyada kendini tanıyabildiği nisbette, kendisine zevk verecek şeyler arasında yaşamına devam edecektir.

Herkes, ortak olarak ef`âl cenneti hâlini yaşayacaktır.

Esmâ cenneti ise bedenî değil, düşünsel zevkler cennetidir. Ki, dünya hayatı sırasında bu şekilde yaşamaya başlamış kişilere has bir yaşam şeklidir.

Sıfat cenneti ise bunun da üstündeki bir boyut olarak, kendi hakikatına ârif olarak yaşamış, hakikat ehlinin duyacağı zevklerin cennetidir.

Nihâyet Zât cenneti ise, dünya hayatında iken zât tecellîsine nâil kılınmış kişilerin yaşayabileceği bir cennet hâlîdir!..

İlahî sıfatlarla dünyada iken tahakkuk edenlerin yaşadığı cennet hâli "A`râf” ehlinin yaşadığı cennet hâli; sıfat mertebesinde irfan sahibi olup da dünyada tahakkuk edememiş kişilerin, orada bu sıfatlarla tahakkuk ettikleri cennet de "kesîb" olarak tanıtılmaktadır. Abdülkerim Ceylî hazretleri tarafından İNSAN-I KÂMİL isimli eserde.

Evet, işte bu dört sınıf cennet ehlinden ilk iki sınıf cennet ehlinin Allah`a sığınmasından bahsediliyor.

Çünkü Zât`a dönük perdelerden henüz kurtulamamışlardır ve bu yüzden de bildiklerine ulaşamamanın üzüntüsü içindedirler.

Ayrıca bu bahsedilen sığınma olayı, yanlış anlamayalım dünyada yaşarken olmaktadır. Bu konuda bilgi sahibi olup da, henüz gereğini yaşayamamaktan ileri gelen bir hâldir.

Çünkü cennette zâten kişiye üzüntü verecek hiç bir şey yoktur!.. Dolayısıyla, cennet ortamına geçildikten sonra, kimse, kendisinden daha üst durumda olanların hayat tarzından haberdar değildir.

Zirâ, kendisinde olmayan bir şeye başkasının sahip olduğunu düşünürse, onun yoksunluğunun üzüntüsü içine girer ki, bu durum da onun cehennem hayatı yaşamasına yol açar. Oysa cennet ehline ne bir üzüntü vardır, ne de keder verecek bir hâl!..

*   *   *